Köşe yazarı nedir, ya da ne olmalıdır?
Gazete okumuyor, yerli kanalları takip etmiyorum. Hatta, Türkiye’yi dış basından izliyorum. Bunun faydası yok değil; en basit örnek, düşen Atlasjet uçağı haberini, Reuters sayesinde yerli kanallardan 1-2 saat önce almış olmam. (Ki haber CNN Türkiye üzerinden Reuters’e girdiği halde)
Temel olarak gazetelerle ilgili iki sorunum var: birincisi, hayat siyaset ve Türkiye’den ibaret değil. İkincisi, yazılar son derece sığ. Elbette, birkaç kaliteli köşe yazarını tenzih ederim.
Hemen birinci sorunumu biraz açayım: aldığınız birçok gazetenin logosunun altında, “günlük siyasi gazete” türünden birşeyler yazar.
Siyasetle ilgilenmeyen, bununla neredeyse hava atabilen bir güruh varki, onları hiç hoş göremiyorum. Ankara’da oturan 550 adam, geleceğiniz, alacağınız eğitim, tedavi olacağınız hastanenin kalitesi gibi hayati konularda kararlar alıyor ve siz bu kararlara en azından fikir beyan etme ve itiraz hakkınızla iştirak etmiyorsanız, bence koyundan farksızsınız.
Öte yandan, hayat siyasetten ibaret değil. Hatta, bu hayatın sadece küçük bir kısmı.
Gerçek şu ki, dünyada siyaset, kendi başına havada sallanan bir vakıa filan değil. Siyaset, toplum, bilim, hatta sanat tarafından şekillenen bir alan. Bir örnek vereyim: Japonya’da hakim sınıf olan Samuraylar, kendi siyasi nüfusları zayıflamasın diye, neredeyse 100 yıl ülkeye tüfek girişini yasaklıyor. Gelgelelim, tüfek bir şekilde giriyor ve bu sınıf korkunç bir yenilgiye uğruyor. Bu örnek, basit olarak bilim ve teknolojinin siyaseti nasıl şekillendirdiğine güzel bir örnektir. Siyaset, dünyanın gerçeklerine ancak belli bir süre direnebilir; sonunca o gerçekler tarafından şekillenmek zorunda kalacaktır.
Türkiye’de bu konuda son derece sağlıksız bir bakış açısı var; insanlar ya siyasetle tamamen alakasız, ya da onu herşeyin üstünde görüyor. Türkiye, çok uzun onyıllar boyunca kendini dış dünyadan izole edip, Türkiye içinde, kendi vatandaşına karşı “herşeye muktedir, güçlü devlet” imajını korumayı başardı. Ancak, Özal’la başlayan ve AKP ile hızlanan dışa açılma süreciyle, “dünyanın gerçekleri” ile yüzleşmek zorunda kaldı. Bu kaçınılmazdı. Nitekim, Sovyetler ve Çin gibi, son derece kapalı ve faşist-komünist rejimler bile halk baskısına karşı duramadılar. Bizde bu açılma, halk baskısı yoluyla değil, batının kurum ve değerlerine uymak zorunda kalma baskısıyla oldu. Bu, kötü bir baskı değildir.
Bunca laftan sonra söylemek istediğim şudur: ne kadar direnirseniz direnin, bir ülkenin iç siyaseti bile, en nihayetinde dünya ile birlikte şekillenecektir, şekillenmek zorundadır.
Bu durumda, siz siyaseti herşeyin kaynağı olarak görürseniz, dünyadaki ekonomik, fikri, sosyolojik ve bilimsel-teknolojik olguları kavrayamazsanız, 1 sene sonraki siyasi tabloyu da görmeniz olası olamaz. Yaptığınız şey, kahve siyaseti olur.
İşte bu kahve siyaseti yüzünden, köşe yazarlarının çoğunu okumam, sevmem.
Bugün çoğu köşe yazarının e-mail adresi yoktur. Olanlarında %99′u atılan maillara cevap vermez; hatta okuduklarından bile şüphe duyarım. Çünkü az-çok hemen hepsinde, Internet’i küçümseme hastalığı vardır.
Yine çoğu, GNU felsefesinin ortaya koyduğu yarı-sosyalist ve başarıyla uygulanan iş modelini anlamaz, hatta bilmez bile.
Köşe yazarlarının çoğu bilimle filan da ilgili değildir. Birçoğu mühendisleri kaba saba, donuk bulur mesela.
Çoğu sosyolojiyi, psikolojiyi merak edip inceleme zahmetine girmemiştir; AKP’ye %47 oy çıkınca inanamaz, halkının yarısını basitçe “göbeğini kaşıyan ayı” ilan eder.
İlhan Selçuk gibi solcu olma iddiasında olan biri statükoyu savunur ve CHP’yi, hatta MHP’yi yere göğe koyamaz.
Genel olarak Türk basını, kıta Avrupa’sındaki sosyolojik olayları görmez, görse de yorumlayacak birikimi yoktur. Almanya, Avusturya gibi ülkelerde özellikle 90′lardan sonra tırmanışa geçen faşist eğilimleri gördükçe bunların nedenini salt “bizim Türkler ter kokuyor canım” diye yorumlayabilir; Fransa’daki getto direnişlerini “çapulcular vandalizm sevdasına kapıldı” diye teşhis eder.
O yüzden, bu adamların çoğu okunmaya değer bir şey yazmaz, yazamaz.
Gelelim sığlık konusuna.
Sığlık, köşe yazarlarının büyük çoğunluğu, “çok yönlü olmaya” özendiğinde ortaya çıkar. Örneğin, sinemadan bahsetmeyi, izlediği filmin gösterildiği sinemanın koltuklarından bahsetmek sanır. “Efektler çok iyiydi, konuştum sahibiyle en iyi ses sistemini getirtmişler” gibi fevkalade yorumlar yapar. Çünkü sinemadan bahsedecek bir birikimi yoktur. Çoğu insan da bu adamları ciddiye alır; çünkü yazdıklarını anlayabilmektedirler! Öyle ya, “koskoca” köşe yazarının yazdıklarını anlamak bir gurur vesilesi olmalıdır! Köşe yazarı da bu olguyu çok güzel anlamış ve sömürmenin yolları üzerinde uzmanlaşmıştır!
Bahsettiğim köşe yazarlarının çoğu kitap filan da okumazlar; çünkü gece hayatından, manken bozmaları ile takılmaktan, orada burada yiyip içmekten vakit bulamazlar.
Bir de, Umberto Eco’nun köşe yazılarına bakın. Bizde de Çetin Altan gibi, Engin Ardıç gibi büyük üstadlar da var. Bu listeye 10 kişi daha ekleyebilirim. Ama hepsi bu kadar. Ki maalesef Engin Ardıç’ta, Internet’i ıskalamıştır.
Ben köşe yazarının vizyonu, kültürü ve beyni olanını severim!
Haberin kralını Reuters’den alıyorum ve yorumlayacak zekaya da sahibim; bir aklıevvel, bana haberi yorumlamaya çalışmasın.
O haberi alıp, “dünya gerçekleri” ile, enine boyuna harmanlayıp değişik bakış açılarıyla ve saf gerçekle ortaya koyamıyorsa, yaptığı safsatalarla gözümü yorup vaktimi harcayacak değilim.
Bir köşe yazarı, bilgisayarların nasıl olması gerektiğini de yazabilmeli, iyi şaraptan ve zeytinyağlı dolmadan da anlamalı, evrim teorisini de açıklayabilmeli, siyasi akımların neden yükseldiğini de görebilmeli. Bunları yapamıyorsa köşe yazarı olmasın; zira ondan alacağım bilginin katmerlisini bilgisayar mühendisinden, sosyologdan, biyologdan, ev kadınından, degüstatörden de alırım ben!
Elbette bunların hepsinde uzman olamaz, olmasına da gerek yok zaten. Ama siyaset gibi safsata üretmenin, demagoji yapmanın kolay olduğu bir alanı seçip, atıp tutmak da yok! Siyaset yazacak adam, dünyayı, insanları, bilimi, sanatı, tarihi de bilecek. Üstelik, her gün siyaset yazma ucuzluğu da yapmayacak.
Köşe yazarı, rönesans adamı olmalı; bilirkişi değil.
levent soyarslan :
Ara 02, 07 at 6:21 pmEvet bende merakla bu üçlemeyi bekliyordum. Ve geldi. İlki olan bu yazıya istinaden kısa bir eklenti daha da doğrusu bir özet geçmek isterim:
Özetle bir köşe yazarı entelektüel olmalıdır! Bu olmazsa olmazdır. İkinci safha ise asıl önemli olandır ve çok azı buna sahiptir. Bir köşe yazarı aydın olmalıdır. Genci ise en azından aydınlanma yolunda olmalıdır.
Aydın ve entelektüel farklı şeylerdir aman dikkat! (sözlüklere bakmayın sakın)
Popülist yaklaşımla prim yapan bu “köşe kapmacacıların” bir çoğu entelektüel olabilecek bir zekaya sahip değiller. Kalanların bir kısmı zekiler ama entelektüel değiller. Ondanda geri kalanı entellektüel ama aydın değiller.
Evet Barış bende saydım durdum ama 10 tane aydın köşe yazarı çıkaramadım hala.
(Türkiyede sol neden gelişmedi yazına -bu çok önemli yazına- bu sabırsızlıkla beklediğim trilogyden sonra yorumlarımla katılacağım)
www.tusul.com :
Ara 04, 07 at 3:55 pmKöşe yazarı nedir, ya da ne olmalıdır?
Gazete okumuyor, yerli kanalları takip etmiyorum. Hatta, Türkiye’yi dış basından izliyorum. Bunun faydası yok değil; en basit örnek, düşen Atlasjet uçağı haberini, Reuters sayesinde yerli kanallardan 1-2 saat önce almış olmam. (Ki hab…