PayPerPost sistemi Türkiye’de işlemez; ama bloglar inanılmaz etkili bir pazarlama aracıdır!
Türkiye’de bazı blogcu arkadaşlar, kendi aralarında organize olarak, ABD’de uzun zamandır varolan PayPerPost sistemini hayata geçirmeye çalışıyorlar.
Hemen söyleyeyim; başarısız olacaklar. Neden başarısız olacaklarına birazdan geleceğim; ama bilmeyenler için PayPerPost sistemini birazcık anlatayım.
Artık blogların “yeni Mor İnek” olduğunu duymayan kalmadı (dolayısıyla artık bloglar Mor İnek değil!). Maziye dönelim biraz; blog’un bir pazarlama fenomeni haline gelmesi Sun Microsystems’ın sihirbaz CEO’su Jonathan Schwartz ile başladı. Bu müthiş PR başarısını farkeden diğer CEO’lar da blog yazmaya giriştiler. Hatta Türkiye’de de bir CEO blogumuz var; Microsoft Türkiye’nin başındaki Çağlayan bey’in blogu. Ben açıkçası oldukça başarısız buldum; renkler ve tasarım çok kötü ve bana bu piyasanın içinde biri olarak hiçbir şey vermiyor. Daha da kötüsü, sadece bir blog okuru olarak ziyaret ettiğim zamanda da sıkılıyorum. Sanki şirket içindeki belli insanların ortak memo’su gibi bir havası var.
Jonathan Schwartz, çok farklı bir şey yaptı: son baktığımda yorumlar kapalıydı, ancak blog’un ilk açıldığı zamanlarda gerek müşterilerden, gerekse benim gibi Sun hayranlarından çok sayıda yorum alıyor, önemli bir kısmına cevap veriyordu. İnsanlar, Sun’ın onları dinlediğini farketti. Sırf bu bile kendi başına çok önemli bir psikolojik etkiydi; iki ürün ve firma arasında, sizi dinleyeni seçersiniz.
Şirket çalışanları tarafından yazılan blog’lar, genelde şirketinizin olumlu bir izlenim yaratmasını sağlar, ama takdir edersiniz ki, bunun satışa etkisi sınırlıdır. Zira, kimsenin “malım aslında kötüdür” demeyeceğini herkes bilir. Satış kararı almanız için biraz daha fazla bilgiye ihtiyacınız var.
TV ve basın reklamları malınızı sattırmaz. Sadece şunu derler; “eğer laptop alacaksan, bizim marka da üretiyor, aklında olsun!”. İstediğiniz kadar ballandırarak anlatın, gerçekten “şok” bir fiyatınız yoksa, o reklam size satış yaptırmaz, sadece belli bir farkındalık yaratır. O da, yüzlerce reklam arasında belli reklamları seçebilen okuyucular için.
Özellikle pahalı ve fonksiyonel bir ürün satın alırken, dikkat edin, en belirleyici etken, bu alanda bilgili, güvendiğiniz bir insanın söyledikleridir. (Fonksiyonel dememden kasıt şu; tek taş pırlanta yüzük alırken kimseye “yüzüğünden memnun musun?” diye sormazsınız doğal olarak, beğendiğinizi alırsınız!)
Ben daha galeriye gidip, satıcıya “bu araba iyi midir?” diye soran ve ikna olup satın alan birini görmedim. Arkadaşlarım ve babamın arkadaşları bu konuda beni epeyce taciz etmişlerdir; çünkü yakın zamana kadar gerçekten bu konuda uzman ve meraklı biriydim.
İşte burada devreye bloglar giriyor. Blogların okuyucuları, site ziyaretçilerine göre çok daha sadıktır. Örneğin, yazılarıma yapılan olumlu ya da olumsuz tüm yorumlara yanıt yazarım. Zaman zaman hatalı olduğumu farkeder, özür dilerim. Birçok okuyucumla aramda güvene dayanan bir ilişki vardır, örneğin ileride yapacağım bir işte biyolog’a ihtiyacım olsa, tereddütsüz Serkan’a danışırım. Hukuk alanında Samed ve Adil bey var, uzman bir Photoshop’cu arıyorsam Yassaman’a, tasarımcı arıyorsam Serhan’a giderim. Eğer önemli bir iş teklifi hazırladıysam ve imlama güvenmiyorsam, Zühre’den kontrol etmesini rica ederim. Tanıdığınız ve becerileri ispatlanmış insanlar varken, yabancıları aramazsınız.
Blog okur ve yazarları zaman içinde şebeke haline gelirler ve aralarında doğal olarak komün ilişkileri gelişir. PayPerPost, bundan yararlanmayı düşünen bir sistem. Sisteme dahil olabilmek için bazı kriterler gerekli; örneğin belli bir hit sayısı istiyorlar, içeriğiniz İngilizce olmalı, ayrıca yazılacak her makale müşterinin kriterlerine uymak zorunda. Sözgelimi, Ferrari ile ilgili bir makale yazmanız istendiğinde, o makalede çevreden ve Ferrari’nin kötü yanlarından bahsetmeniz olası bile değil doğal olarak!
PayPerPost, paranızı tıkır tıkır ödüyor. Bir İngiliz arkadaşımın blogunda 2 makale yazmış ve parasını onun üzerinden de olsa, zamanında alabilmiştim.
Gelelim bu sistemin neden Türkiye’de işlemeyeceğine…
Türk blog camiası, dünyaya göre çok küçük. Üstelik, bir İngilizce blogu milyonlarca insan takip edebilirken, yerli blogları dil nedeniyle sadece Türkler takip edebiliyor. Doğal olarak, belli bir süre sonra blogcuların neredeyse hepsini tanıyor, tanıyamadıklarınıza da aşina hale geliyorsunuz. (Aslında bu şirketler için cazip; bizde güven daha fazla)
Şimdi ben böyle bir servisin logosunu bloguma koysam ve belli ürünleri o logoyu koyduktan sonra övsem, doğal olarak birçok insan bana olan güvenini kaybeder, hatta küser. Kaldı ki, fiyat ne olursa olsun beğenmediğim birşeyi övecek kadar düşürmem kendimi. PayPerPost’da bunu yaptım, ama ne adımı kullandım, ne de onlar benim okuyucumdu. Biraz bencilce belki ama:)
Türkiye’de bunu deneyenler prestij kaybına uğrar. O arkadaşlara samimi olarak bunu yapmamalarını öneririm, çünkü hepsi belli bir isme sahip insanlardır. Hem kendilerine, hem anlaşacakları şirketlere zarar verirler. PayPerPost’ta, okuyucu kitlesi o kadar büyük ki, 1 milyon insanın o blogcunun “kiralık kalem” olduğunu anlaması birşeyi değiştirmiyor. Kaldı ki, çoğu insan PayPerPost’un ne olduğunu bilmiyor bile.
Ben artık “dürüst reklamın” vaktinin çoktan geldiğine inanıyorum. Bu ahlakidir ve yapılmalı: örneğin Asus size bir laptop göndermiş incelemeniz için, iyi yanları yanında, örneğin ağır ve pahalı olduğunu yazabiliyorsanız, Asus bu konuda sizi serbest bırakıyorsa, bu ilişkide herkes kazanır. Asus, dürüst bir firma olarak tüketicinin güvenini kazanır, siz dürüst bir yazar olarak kazanırsınız, okuyucu da doğru dürüst bir değerlendirme okuduğu için kazanır. Üstelik,kimse mükemmel ürün peşinde değil, çünkü öyle bir şey yok. Hepimizin aradığı bazı kriter var; örneğin çoğu insan hafiflik ararken, bu beni zerre kadar ilgilendirmiyor.
DÜZELTME: Sevgili Hasan Karaboğa‘nın uyarısıyla, adını vermeden eleştirdiğim sistemde "payperpost" tarzı bir seçenek olmadığını farkettim. Önemli bir hata bu tabi, özür diliyorum. Aslında, bu yazdıklarımı "proaktif bir uyarı" olarak kabul edebilirsiniz; zira çoğu blog yazarı da bu fikirde. Yine de,reklam şebekelerinin bu kadar çoğalma ve bölünmesine karşıyım; pazar çok küçük olmasına rağmen ABD kadar reklam şebekemiz var. Elbette fikir olarak doğru bir fikirdir ama birlikten kuvvet doğar diyorum; özellikle de ticaret ahlakın yerlerde süründüğü dar bir piyasa varken.
Bir diğer eksi, daha bir fiyat politikası olmadan açıklama yapılmış olması; şahsen ben Google’dan aşağı yukarı ne kazanabileceğimi bilirken, soru işaretinden ibaret bir sistemle şansımı en fazla birkaç gün denerim; o da özel merakımdan dolayı. Samimi tavsiyem, bu girişimi yapan arkadaşların, örneğin Reklamstore gibi, iyi kötü belli seviyede tecrübe yaşamış kuruluşlarla ortak çalışması. Zira gerçekten Google’a bir rakip gerek ama bunun için çok ama çok ciddi bir pazarlama çalışması yapılması gerektiğini, sistem kurulunca reklamverenlerin akmadığını unutmamak gerek.
baturica :
Tem 27, 07 at 4:10 amblog reklam şebekesinden bahsediyorsun değil mi? Bence bir kaç noktada hatalı düşünüyüorsun. Ama senin gini düşünen fazlalıkta.
Genel sistem işleyişlerde oluşan hatlar ve üç kağıtlar uzun zamandır gündemimizde biliyorsun. Bu negatif hava aslında bir şeylerin kaynamaya ve blog dünyasının bir level daha atlama sancısının başladığına delalet.
Ve belirtmeliyim ki bu sistemi krmak için gizliden gizliye çalışmlarımı sürdürüyordun. Tabi ki aynısı değil ama birileri çıkıp yaptı. Buna hiç üzülmedim. Birileri benden hızlı davrandı ve yaptı. Ben kaybettim. Ama üzüldüğüm nokta ise başarısız olma ihtimallerinin yüksek olması. Çünkü sistemlerinin ayakları yere basmıyor. Bu da yeni yeni oluşacak böyle bir piyasanın baştan kokmasına sebep olacak.
Aslında bu arkadaşlar acele etmişler. ben böyle hatalara düşmemek için sabırla bekliyordum.
Bu arada çok önemli bir tahminde bulunmak istiyorum. Günlerdir tartıştığımız blograzzi’nin gerçek amacı bu bence. Önce mevcut sistemiyle blog dünyasında saygın bir yer alıp sonra bloglar için reklam sistemi kurcaklardı. Ama son günlerdeki tartışmalar planlarını bozdu.
Barış Atasoy :
Tem 27, 07 at 4:19 amBöyle düşünmemin nedeni şu: bu Türkiye’de yapılırsa çivisi çıkar. Dünyanın en adi malına 30 sayfa methiye düzerler. Sonra da kan gövdeyi götürür.
Dediğin konuda bende farklı düşünmüyorum,aslına bakarsan bazı suni olarak yükseltilen bloglar bence bunun sinyalleri. Atıyorum, bu bloh Technorati’de birinci olsa, dünyanın en çok takip edilen sitesi olsa, yine de Türk reklamcısı için cazip değil; çünkü birçok konuda aklıma geleni çekinmeden yazıyorum. Oysa bizim insanın suya sabuna dokunmama alışkanlığı vardır, dolayısıyla Türkiye’de çok radikal geçinen şirketler bile buraya reklam vermeye korkarlar. Aslında sizin içinde aynısı geçerli.
Serkan Altuntaş :
Tem 27, 07 at 7:18 amReklam veren geri dönüşü yine reklamı vermesine aracılık eden kuruluşun gözüyle okuyor. Bağımsız reklam ölçüm kuruluşları var ama firmanın hakla ilişkilerle ilgili uzman barındırmaması ve tüm işi reklam ajansına ihale etmesi bu sonucu doğuruyor.
Nasıl ki dergiye verdiği reklamın içinde geçen e-posta adresi bilgi alınabilir bir adres olamayabiliyorsa aynı şey bloglarda da geçerli olacak.
Reklam veren çıkarsa -çıkabilir- bir süre bu tür yazılar takip edilir. Ödenen para karşılığını buluyor mu diye bakılır. Ondan sonra sadece başlıklar okunur “bizimle ilgili yazmışlar” dedikleri zaman faturayı öderler.
İçeriğin kaliteli olup olmadığı, yani yazarın gerektiğinde ürünü eleştirebilmesi, yine yazarın ahlak anlayışına bağlı olur. İsteyen paranın kölesi olur firmaların peşinden koşar. İsteyen ziyaretçiye tam olarak istediğini verir ve aklı başında firmalar zamanı geldiğinde onun peşinden koşar.
Barış Atasoy :
Tem 27, 07 at 8:03 amReklamla ilgili şöyle bir sorun var: Birçok şirketin halkla ilişkiler bölümü lafta var ve çalışmıyor. Daha dün gece gelen bir teklif için 1.5 sayfa mail atıp gönderdim, sonunda da “lütfen bana nasıl ulaştığınızı yazın” dedim. Cevap yok.
Reklam şirketi geliyor, şirketle anlaşıyor, şirket de mecburi ve sıkıcı bir işi birine verdiği için rahatlıyor. Harcadığı paranın geri dönüşü nasıl oldu, bu oran yeterli mi, daha iyi ne yapılabilirdi, bunların cevabının arandığından son derece şüpheliyim. Reklamların kalitesizliği şüphelerimi doğruluyor. Sanrıım bahsettim; bir laptop reklamında pil ömrü 3 saat 70 dakika yazıyor! Bu adamların ciddi çalıştıklarına inanmak mümkün mü?
Reklam şirketleri Internet’ten haberdar değiller.
Daha kötüsü, şirketler de değil. “Herkes yapmış bizde eksik kalmayalım” mantığıyla siteler yapıyorlar mesela. Giriyorsunuz siteye, boş boş laflar; “misyonumuz”, “vizyonumuz” lakırdısı. Ürün hakkında doğru dürüst bilgi yok. Soru sorsan cevap yazan adam yok. Hatta bırakın onu, verdikleri email adresine mail atıyorsunuz,”böyle bir mail hesabı yok” diye geri geliyor. Daha da yazarım ama başka bir yazıda anlatacağımdan kısa kesiyorum.
baturica :
Tem 27, 07 at 11:41 ambugün döktürüyorsun valla barış. Oturup bunca şeyi nasıl yazıyorsun anlamıyorum. Birde yazdıkların boş şeyler değil.Üstelik yazdıklarınada durmadan yorum yetiştiriyorsun. Hani ögü dikiş nakış dantel oya anlatsan tamam derim ama hpsi kafa işleri. Helal olsun.
ellerin ve beynin dert görmesin.
Şu son yorumunda yazdığın misyon vizyon falan filan varya en tilit olduğum şey. Banane kardeşim senin misyonundan vizyonundan onlar seni alakadar eder. benim aradığım şey hizmetin , ürünün hakkında bilgi. Sitlerini yaptırmışlar amcasının oğlununa mahalle bakkalının kızına. Çünkü kendimden biiyorum. Koskoca reklam ajansıyız müşterilerimize bizimle değil profesyonel bir web tasarım şirketiyle çalışın yada bizim çözüm ortaklarımıza yönlendirelim biz genel kopseti yönetiriz ama tasarlamayız diyoruz. Adam kalkıp bizim ustabaşının oğlu bu işlerden anlıyormuş, o bize yapacak bir site diyor. İşte tam o noktada adama reklam işlerinde bizimle değilde çaycının kızıyla çalış demek geliyor içimden.
Barış Atasoy :
Tem 27, 07 at 1:20 pmSağol baturica.
Aslında kendimi birsüre örgü olayına vermeye karar verdim. Bilhassa dantel. Bir masa örtüsü 1-1.500 YTL filan ediyormuş, bu bilgisayar, ınternet mevzularında o para yok:)
Yakında çeşitli ev geliştirme projelerimle okuyucu kitleme seslenmeye başlayacağım. İlk projem “suni bok” olacak. Dekoratif, renkli bir bok bu; sifonu çekince de gitmiyor.
nahnu :
Tem 28, 07 at 3:51 ambarış atasoy, sanırım blog kazanı’nda da belirtilmiş, ama burada zikretmekte fayda görüyorum.
bloglama.com’un amacı tek başına reklam verenin ilgisini çek(e)meyen güzel blogları bir yerde toplamak; onları reklamverene, reklamvereni onlara ulaştırmaktır.
reklam çeşitleri arasında “şimdilik” pey-per-post gibi bir seçenek bulunmamakta. ilerde bu seçenek dahil edilirse bile, bunu uygulayıp uygulamamak elbette opsiyonel olacaktır.
dolayısı ile yukarıda bahsettiğiniz şeyler bizim reklam şebekemizden ziyade, gelecekte pey-per-post reklamları uygulamayı düşünen türk bloggerlarına yönelik bir eleştiri olmuş.
bloglama.com daki şu anda uygulanan reklam seçenekleri süreli veya gösterime dayalı reklam olarak belirlendi. ayrıca isteyen reklamveren özel olarak istediği bir/bir kaç bloga sponsor olabilecek.
ilk etapta reklamveren çeşidi veya verilen reklamların sektörel dağılımı çok çeşitli olmasa bile uzun vadede her blog sahibi, özelleştiği blog konusunda bir reklamveren bulabilecek. aynı şekilde reklamverenler de reklamını yayınlamak istediği konuda/konularda özelleşmiş bloglara ulaşabilecek.
iyi niyetliyim şahsen ve umutluyum. 2008′in ikinci çeyreğinde rantable bir şekilde çalışır diye düşünüyorum.
özetle “blogların sorunu para kazanamamak değil, ama kazansalar hiç fena olmaz” düşüncesini doğru bir yaklaşım olarak kabul ediyorum
Barış Atasoy :
Tem 28, 07 at 5:35 amBen kesinlikle sitelerin ve blogların para kazanması gerektiğine inanıyorum. Bu tabi İngilizce yazılmış çok popüler bir blog kadar olamaz belki ama, en azından hosting masraflarını çıkarmalı, ya da adam fotograç çekiyorsa, yıllık fotograf giderlerini karşılamalı. Örneğin gezi blogu yaptıysam, şehir içi gezileri finanse edebilmeyelim en azından, Mallorca’ya filan gitmişim o ayrı tabi:)
Barış Atasoy :
Tem 28, 07 at 5:41 ampardon,devam ediyorum: ben bu fikrinizi reklam şirketleri ve reklamverenlere anlatırken çok zorlanacağınızı düşünüyürom.
Evet; zaten başlıktada göreceğiniz gibi eleştirim payperpost sistemine, ama farklı birşey getirmeyecekseniz,zaten sizin yaptığınızı yapan Reklamstore gibi yerli şirketler var. Görüşün onlarla,özel yüzdeyle reklam alın. Ticaret yapacaksanız, birilerine güvenmeniz lazım ve herşeyi sıfırdan yapmak gereksiz.
Bakın mesela şu güzel bir fikir olur, mesela bu ara Praktica çok reklam yapıyor, küçük bir banner yapılır mesela bu sitedeki fotograflar Practica ile çekilmiştir gibi, praktika bedava makine dağıtır. Her zaman para olmak zorunda değil, üstelik şirketlerin daha çok işine gelir.
Daha da fikir yok:) kendim yaparım belki:P
Ben sadece payperpost sistemine karşıyım, zaten farkındaysanız bende google reklamı filan kullanıyorum.
ismi meçhul blogcu :
Tem 28, 07 at 7:34 amTürkye’de birgün bir insanın kendi çabaları içerisinde tamamen yeni bir hizmet görebilecekmiyiz. Digg: Oyyla - Technorati: Blograzzi Webrazzi:techcrunch - Bloglama:PayPerPost ve daha eminim bunun listesi uzar gider. Bukadar taklit ediyoruz adamlar bize göbekleri ile gülüyor ya (:
Barış Atasoy :
Tem 28, 07 at 8:08 amFarklı olarak,hizipçilik yorumu katıyoruz bu tip servislere:)
Ama şunu da unutmamak gerek, bunlar İngilizce servisler ve ciddi bir yabancı dil problemi var. Hatırlarsanız mynet bugünlere sadece Türkçe mail hizmeti vererek geldi. MSN olmasa, hala birsürü insanın hotmail hesabı olmayacaktı. Tabii aynı şekilde, MSN alternatifi de yaratamayarak çok büyük bir stratejik hata yaptı mynet.
Her alanda üretimin son derece az olduğu bir kültürde, elbette üretimin çoğu taklit olacaktır, bunda beklenmeyen birşey yok.