dune.jpgDavid Lynch en sevdiğim yönetmenlerden biri, hatta sadece o kadar da değil. Tuhaf, yaratıcı ve anormal zeki biri. Lumiere’in kamerasıyla ünlü yönetmenlerin 30 saniyelik çekimler yaptığı bir projede, David Lynch’in çektiği filmi gördüm ve ağzım açık kaldı. 30 saniyede öylesine muhteşem bir film çekmiş ki, projedeki diğer namlı yönetmenler budala, hatta ahmak durumuna düşmüşler! Ağzım açık kaldı, tüylerim diken diken oldu.

Dune’u bir türlü seyredememiştim ve benim için utanç vesilesi olmuştu. Birkaç ay önce DVD’sini aldım, seyrettim. Film çok uzun, ya da acaip sıkıcı olduğu için bana öyle geldi. Bitiş jeneriğini görene kadar, “Lynch bu, son anda bir numara yapar filmi kurtarır” dedim ama nafile. Film bittikten sonra, sigara yakıp boşluğa daldım ve “neydi bu?” diye sordum kendime. Lynch’in favori oyuncularından Kyle McLahlan bile, müsamerede oynuyor sanki. Yul Bryner’ın veliahtı olarak gördüğüm Patrick Stewart, sünnet düğünlerinde kamera kendisine dayanıp da rahatsız edilen yaşlı nineler gibi. Sanki Lynch parasını alamamış da, “hadi çocuklar filmi sabote ediyoruz” demiş. Zaten bir numara beklemediğim Sting, kazmalığın doruğunda…

Senaryo da, film kadar berbat. Gezegenin birindeki baharatı çıkarmak için savaş var. Burada, baharat hasadı yapan dev makinaları, devasa tırtıllar avlıyor. Filmi seyretmeden önce, büyük felakete uğramış insanlığın tek gıda kaynağı sanmıştım baharatı, öyle değilmiş. Uzayda gezinen tuhaf bir yaratık var. Ona baharat verince, yaratık osuruyor ve osuruğuyla uzay-zamanı büküyor. O zamanda, herhalde evrende geriye sarıyoruz, daha iyi zamanlara geliyor uygarlıklar. Konunun orası tam bir muamma. Frank Herbert yazmış yazmış, herhalde bakmış işin içinden çıkamıyor “..çarım böyle hikayeye” deyip koyvermiş.