* You are viewing Posts Tagged ‘basın komiklikleri’

Montauk Canavarı uzaylı mı? komedisi

montauk canavarıBasın cehaleti dur durak bilmeden sürüyor…

Montauk Canavarı diye Bir şey çıktı. Güzide gazetelerimiz bunu da haber yapmakta gecikmediler. Hem de ne haber!

Fotoğrafın gerçek olup olmadığı bile belli değil; ama uzaylı olabileceğini tespit etmişler!

Hem şu “uzaylı” ne demek? Eğer uzayda biryerde yaşamak birini ya da birşeyi uzaylı yapıyorsa, biz de uzaylıyız! Ya da bunlar, uzay boşluğunda avare gezen, “gezegensiz”, belki de gezegeninden sürülmüş, diplomatik tabirle “persona non grata” canlılar mıdır?

Herneyse; dönelim habere…

Bizim uzaylı elemanın el yerine toynakları olduğu için, garibim uygarlık geliştirecek kapasite değil. Ha, şunu da iddialı edebilirsiniz, biz nasıl Sputnik’le köpek gönderdiysek, onlar da kendi hayvanlarını göndermişler…

İyi de, biz uzaya çıkınca neler olabileceğini bilmediğimiz için köpek gönderdik. Nitekim, Mars’ı keşfetmek için “Bobi, git bi bakalım Mars’ta neler oluyor,Mars’lı görürsen de ısırma yoksa sana yemek vermeyiz” demedik!

Başka bir gezegene keşif görevine, hayvanlık edip hayvan yollamanın alemi yok! Üstelik, başka bir gezegene keşif yapan bir uygarlığın “ula o gezegende ölüp kalmasak lo” diyecek hali de yok.

Kaşif hayvanın aracı da yok; belki son anda yok etmiştir.

Ya da, bu onların koyunu gibi bir hayvan, ne bileyim, arkadaşlar Montauk Canavarı kebabı yaparken tutamadılar, uzayda aracın kapısını açıp kaçıverdi, sonra bize doğru meteor gibi düştü.

Nasıl,mantıklı değil mi? Bu ihtimali de habere ekleyin!

Yalnız bir sorun var; atmosfere girince yanması gerekiyordu!

5 Magnum çubuğu biriktirin, Lost dizisinin yakışıklı ve güzelleriyle Magnum, Ülker Golf ya da Algida dondurmanızı afiyetle yalayın! (Ali Saydam’a da selamlar)

josh hollowayBu nasıl başlık dediniz değil mi?

Belki de demediniz. Hatta belki, aylar sonra, bu yazıya Magnum çubukları, Algida dondurma ya da Volkwagen Golf ile ilgili sürüyle yorum gelecek…

Papaz büyüsü adıyla bir yazı yazdım, büyüden medet uman tayfayla dalga geçtim, bırakın yorumu, haftada en az bir kere bana da büyü yapsana ne istersen veririm diye mail alıyorum.

Anlayacağınız üzere, bu yazı Algida dondurma, Magnum çubukları ya da iki yala bi götür tarzı dondurma kampanyaları ile ilgili değil. Elbette, 4.paragrafa kadar sabredemeyen, hatta daha ilk cümlede sinyali almayan birçok konu salağı yorum da yapacak.

Hadi bir daha söyleyeyim, bu yazı dondurma ya da Lost dizisi ile ilgili değil. Bakmayın Josh Holloway fotografına.

Konu başlığı olarak dondurmalı birşeyler seçtim, çünkü şuradaki vakıayı son derece düşündürücü, bir o kadar da acı buldum:http://www.farketing.com/fikirler/2004/12/algda_seicilik.html

Hoş, ben de daha azıyla yetiniyor değilim. Renault Koleos’u tasarladığım için teşekkür edildim. Gaste gazetesini beğenenler de,beğenmeyenler de arzu,istek ve şikayetlerini müteaddit defalar yorum olarak gönderdiler. Gaste gazetesinin hem sahibi, hem yazı işleri müdürü, hem de insan kaynakları departmanının başı olduğum için, yazılan yazılar ve iş istekleri de bana gönderildi.

Eskiden şaka filan sanırdım,değilmiş.

Ülker Golf’ü de,sırf Ali Saydam’a dikiz buraya koydum:http://arsiv.sabah.com.tr/2006/05/21/yaz101-30-129.html

Fotografı seçen her kimse,ya şakacılığından ötürü alnından öpmeli, ya da kulağından tutup kapı önüne koymalı. Tamam,yazıyı okumadan Golf adına dikiz araba fotografı koyuyorsun da, arabaları da tanımıyorsun. (Fiat Bravo,Volkswagen Golf değil!)

Eee Ali Saydam, Internet çocukları hakkında atıp tutmak kolaydı, ama bak şimdi bizim masaya meze oldun;)

Taraf gazetesi Fethullahçı mı??

Cumhuriyet’de Hikmet Çetinkaya,tamamen ispatsız varsayımlar üzerinden, Taraf Gazetesi’nin “Fethullahçı olabileceği” fikrine varmış.

Herhangi bir ispat bir yana, akla yakın şüpheler filan bile içermiyor yazısı…

İddia şu; Alkım gibi kendi yağıyla kavrulan bir yayınevi, nasıl gazete çıkarırmış? O kadar parasının olması “zormuş”. Yasemin Çongar neden eski bir dışişleri görevlisi olan eşini terkedip Taraf gazetesine geçmiş falan filan…

Falan filan diyorum,ciddiye alınacak hiçbirşey yok.

Lakin Cumhuriyet’in kaygısı elbette anlaşılır şeydir; nitekim satır aralarında bunu görüyoruz. Hikmet Çetinkaya, Taraf’ın liberal ve yansız duruşundan rahatsız. Aslında, “taraf olan”, Taraf gazetesi değil, Cumhuriyet…

Cumhuriyet, AKP düşmanlığından prim yaptı ve yüksek fiyatına rağmen, son aldığım rakamlara göre 500.000 gibi bir tirajı var. Bu, herzaman en iyi ihtimalle orta sıraları zorlamış Cumhuriyet için muazzam bir tiraj…

Bakın, Taraf, 1 milyondan vazgeçip, “sokaktaki insanın” alabileceği bir fiyat etiketiyle geri dönüyor. Cumhuriyet’ten çok daha ucuz. Elbette, ucuz diye Cumhuriyet okuyucusu Taraf’a geçmeyecektir ama, Cumhuriyet’i adaletten ve özgürlükten yana, hatta solcu(!) sanan bazı yeni okuyucular, Taraf’ı deneyebilirler.

Türk basınından bu tip kavgalar hep olmuştur ve olacaktır; çünkü insanlar kavgadan hoşlanırlar. Gelişmiş ülkelerde bu kavgalar entelektüel bir zeminde olur; öyle olmasa dahi, sataşmalar hoş ve zeka doludur, okurken keyiflenirsiniz.

“Fethullahçıların 8 milyar doları var,demekki gazete alıp idare ederler” paranoyası üzerinden bir gazeteyi, hele hele Taraf Gazetesi gibi bir gazeteyi hedef göstermek ayıp şeydir.

Ne yaptıklarını, kim olduklarını az çok bildiğim Ahmet Altan ve Alper Görmüş var en azından. Ahmet Altan, hem maddi güç,hem de kişilik olarak onun bunun parasına tenezzül ederek kendini satacak adam değil. Kaldı ki bu adam, inandıklarını savunmak adına hapse girmeyi göze alan biri. Alper Görmüş’ün dergisi basıldı, belgelerine ve bilgisayarlarına el konuldu. Birilerini arkalarına almış olsalar, herhalde bunca sıkıntıyı çekmezlerdi!

Fethullahçılar bir gazeteyi “satın alsa”, sokaktaki çocuk bile bilirki, bu gazete Taraf olmaz…

Düşünün ki, fikirlerinizi geniş kitlelere yayma çabanız var ve gidip çok az kişinin okuduğu, okuyucu kitlesi de öyle sloganla,şovenizmle gaza gelmeyecek kadar aklı başında, dünya görüşü sizinkine zıt bir gazete seçiyorsunuz!

Bu Fethullahçı dediğiniz kesimi de hafife almak olur; kafaları bu kadar çalışmıyorsa zaten korkup endişe duymanız da yersiz!

Bahsettiğim yazı da budur; ben de başka bir siteden aldım:

39 yaşında gazete patronu olmak ve günlük gazete yayımlama yürekliliğini göstermek öyle her babayiğidin yapacağı iş değildir…

“Zaman gazetesi” bayilerde 20-25 bin satar ; YAYSAT üzerinden ise yapılan “abone geçişiyle” 600 bin satıyor gibi gösterir…

Akın İpek’ in gazetesi “Bugün” parasız dağıtılır…

“Taraf gazetesi” nin satış değeri ise 1 YTL’dir…

Bir dostum dün telefon etti ve şu soruyu yöneltti bana:

“Bugün Türkiye’nin belli başlı yayınevleri var. Örneğin Can, Remzi, Bilgi, İnkılap gibi. Yayımladıkları kitaplar çok satıyor. Ancak hiçbirisi günlük gazete çıkarmayı göze almıyor. Yayıncılık başka, günlük gazete çıkarmak başka…”

Dostum haklıydı!..

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Etyen Mahcupyan hem Zaman yazarıydı, hem de “Taraf gazetesi” nde at yarışı tahminleri yapıyordu.

Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Yasemin Çongar , ABD Dışişleri’nden emekli olan eşini Washington’da bırakıp İstanbul’a gelmişti…

Üstelik “Milliyet” gibi bir gazeteden ayrılıp “Taraf” a geçmek için.

Çok iyi bir “söyleşi” yazarı olan Neşe Düzel “Taraf” ı tercih edip Radikal’den ayrılmıştı…

Burada bir üç nokta koyayım…

***

Neşe Düzel “ocaktan yetişen” Fethullahçı Hüseyin Gülerce’ ye soruyor:

“Amerika sizin (yani Fethullahçıların) Kürt meselesine yaklaşımınız konusunda ne düşünüyor?”

Gülerce:

“Biz Kürt meselesinin demokrasi içinde, eşit vatandaşlık yoluyla çözülmesini istiyoruz. Bu Amerikan sistemi zaten. Onlar da eşit vatandaş olarak yaşıyorlar.”

Bu sözleri nasıl yorumlarsınız?

Amerikan sistemi ve demokrasi içinde eşit yurttaşlık…

Gülerce, ABD’de eyalet sistemi olduğunu bilmez mi? Yoksa Fethullahçılar eyalet sistemini mi savunuyor Türkiye’de?

Şimdilerde moda şu : Üniter devlet yapısı içinde demokratik hak ve özgürlükler…

Ulus devleti “iğdiş” etmenin tek yolu laf cambazlığı oldu benim ülkemde…

Şimdi yine üç nokta koyduğumuz konuyu yeniden ele alayım…

“Taraf” ın sahibi 39 yaşındaki Başar Arslan’ ın iki kardeşi var.

Babaları Ahmet Arslan emekli öğretmen. Ankara Zafer Çarşısı’nda kurduğu yayınevini 36 yıl sonra “Artık yeter, çalışmıyorum” diyerek 1997 yılında oğullarına verir.

Sav doğruysa ABD’de İngilizce, Brezilya’da Portekizce, İspanyolca öğrenir…

Peki Fethullah Gülen’ i tanır mı ABD’de?

Bilemem(!).

Bildiğim, Zaman gazetesinin, “Taraf” ı övüp göklere çıkarmasaydı.

İşkillenmiştim!..

***

Gazeteleri gazeteciler çıkarır…

Yazı yazmak, röportaj yapmak ayrı bir iştir, yazıişlerinde çalışmak, mutfağı bilmek ayrı iş…

En zor olanı ise muhabirliktir…

Gazete gazete olmayınca istediğiniz kadar “Kürt sorunu” diye yazın, “ABD, AB’yi ve Fethullah’ı yalayın” , köşelerde ukalalık yapın, ” demokrasi, özgürlükler ” sloganı atın, gazeteyi haber sattırır…

Galiba “Taraf” Fethullahseverlerin desteğiyle “Haydi yürüyün koçlarım” denilerek okura sunulmuş…

Sonuç?

Satışına bakın anlarsınız

Bugünün “altıncı” ve “zarfçı” sı Akın İpek’in arkasında kim var?

Fethullah Gülen!..

Akın İpek , gazetesini o nedenle parasız dağıtıyor.

Gazeteler para öğütür, habercilik para ister!..

5-6 bin satan “Taraf” gazetesine değirmenin suyu nereden geliyor, söyler misiniz? Alkım Yayınları sahibinin bu yükü tek başına kaldırdığına inanıyor musunuz?

***

Gazetenin birinci sayfası “Zaman” gibi Fethullah’a övgüden geçilmiyor…

Fethullah Gülen bugün 8 milyar doları elinde tutuyor , Kuzey Irak’ta da şube açan “kuyumcu” ya bir haber verir, “Taraf” ın satışını 100 bine çıkarır…

Biraz sabırlı olun “Taraf” taki dostlar. Fethullah arkanızda, maaşlarınızı alırsınız, paşalar gibi de yaşarsınız…

8 milyar doların 100 milyon doları “Alkım” a aksa ne olur ki?

Denizde kum tanesi!..

Bu taraftan bakınca ben bunları görüyorum!..

Ali Saydam ağzından Internet

Engin Ardıç’ın Internet’i ciddiye almadığını üzülerek görmüştüm; zira ben Engin Ardıç’ı ciddiye alırım. Sadece “tepkisel” bir yaklaşımla, Internet’in varlığını, neler yapabildiğini yadsımak Engin Ardıç’ı büyütmez. Zira, Internet’in etkisi, gücü ve ünü Engin Ardıç’ı belki milyonlarca kez aşmış durumda.

Aynı gazetenin yazarı Ali Saydam, bugün daha “feci” bazı tespitlerde bulunmuş; ama kıvırma payı mahfuz. “Bana göre” gibi “yumuşatıcı” ifadelerle Internet’in çok da etkili olmadığını ileri sürmüş.

Ali Saydam fena halde yanılıyor. Herkes yanılabilir. Ama herkes yanıldığının kolay kolay farkına varmaz.

Lafı fazla uzatmadan hemen söyleyelim. Herhangi bir iletişim aracı güvenini yitirdi mi etkisini de yitiriyor…

demiş Ali Saydam. Bahse girerim, Noam Chomsky filan da okumamış. Basının aleni yalan söyleyip gerçekleri çarpıttığı sayısız duruma şahit olduk. Üstelik, basına güvenildiği ya da ne kadar güvenildiği konusunda bir istatistik yayınlayamadığınız sürece, ki iddianızda böyle bir kaynak göstermek ihtiyacı duymuyorsunuz, dediğiniz şey havada kalmaktadır.

Basının etkisi güvenilirliğinden filan değil; kitlelerin “duygularına” hitap edip onları harekete geçirebilmesinden ileri geliyor iddiasını ortaya atarsam, benim savımı nasıl çürüteceksiniz?

Öyle ya, basını yalanlayan yine basın değil mi. En basitinden, Zaman gazetesi defalarca afişe etmedi mi Cumhuriyet gazetesini?

Oysa Cumhuriyet gazetesi göreceli olarak tiraj artırdı; demek ki güvenilirliğini kaybetmiş değil. Ya da diğer olasılık, insanlar güvenilirliği filan iplemiyor! Etkili midir Cumhuriyet? Evet; ama sadece kendi okuyucusu için. Nasıl Zaman gazetesi, sadece kendi okuru için etkili olabiliyorsa. Çünkü mantıklı bir gerçek arayışı yerine, taraf seçme durumu var derim ben. Ama benim bu iddiam da, Ali Saydam’ın iddiaları gibi havada kalır. Hangisine inanacağınızı siz seçin.

O nedenle ‘trendy’ pek çok iletişim profesyonelinin tersine, Facebook gibi itibarı olmayan internet ortamlarının iletişim açısından bir etkisi olmayacağını; üzerine sayfa sayfa makaleler, kitaplar dahi yazılsa, bu durumun değişmeyeceğini düşünüyorum

diyerek devam ediyor Ali Saydam; ki %100 haklı!

Neden mi? Çünkü Facebook bir yayıncı değildir! “itibarı olmayan internet ortamlarının iletişim açısından etkisi olamayacağı..” kısmına ekstra dikkat!

Facebook’un itibarı olması gerekmez. Facebook, dediğim gibi, yayıncı değil. Sanal ya da gerçek kişilerin birbirine pasta, börek, rakı gönderdiği, insanların hiçbir aktivite ya da tartışma ihtiva etmeyen boş gruplara katıldığı bir curcuna. Facebook, aslında insan arama motorundan öte Bir şey değil. Facebook, bir tezle ortaya çıkmıyorki.

“Internet ortamı” nedir, lütfen biri bana anlatsın!

“İletişim açısından etkisi olmamak”.
Bilmiyorum; örneğin neredeyse bütün lise arkadaşlarımı Facebook’da buldum. Tam tersine, bu bireyler için son derece büyük bir iletişim kapısı açıyor. Sayın Ali Saydam, sizin yazınızın içine eski arkadaşlarımı arıyorum diye ilan versem kaç kişiyi bulurdum? Ya da kaç kişi bana ulaşırdı? Bir denemeye var mısınız?

Ha, “iletişim açısından” gibi muğlak bir ifade kullanarak belki duruma göre “manevra alanı” bırakmak istediniz. Bir de, “kitle iletişim aracı” olarak okuyalım; yani “Facebook, bir kitle iletişim aracı olarak etkisizdir” diyelim.

Etkisiz midir gerçekten? Bunu ben bilmiyorum. Elimde bunu ölçen bir istatistik yok. Sizde varsa açıklayın, istifade edelim.

Kaldı ki, Facebook, yine tekrar ediyorum, “kitle iletişim aracı” değildir; haber içerikli bir site, hatta bir komünite değildir. Facebook’u dilerseniz bir komünite oluşturma aracı olarak kullanabilirsiniz; sözgelimi “Bahse girerim Ali Saydam’ın Internet’i anlamadığını düşünen 100.000 kişi bulurum” diye bir komünite yaratabilirsiniz; ya da sadece eski dostları arayıp durursunuz. Facebook, sizin yerinize devrim yapmaz, askeri “göreve” çağırmaz, kitleleri aydınlatmaz ya da satanizmi teşvik etmez.

Facebook, BİLGİ YAYAN BİR SİTE FİLAN DEĞİLDİR.

Muteber bir reklam yayıncısı mıdır peki? Bunca zamandır reklam alabildiğine, üstelik büyük şirketlerden reklam alabildiğine göre, öyle görünmektedir. Birçok büyük şirketin reklam departmanı Ali Saydam ile aynı fikirde değil yani.

Bugüne kadar çevremde web sitesi ile blog arasındaki ciddi farkları bana bir çırpıda anlatacak çıkmadı. Her ne kadar ‘ölçmüyorsan yapma ya da söyleme’ ilkesini şiar edinsem de ölçmeden bir tespit yapmaktan kendimi alamıyorum: İnternet ortamında pozitif mesajlar ilgi görmüyor ve kulaktan kulağa yayılmıyor. Durum negatif mesajlar için farklı. Benim, zekâmdan çok tombilliğimden söz ediliyor olması bundandır… Yani blogları kullanarak kurumsal ya da bireysel iletişimin yönetilebileceğini iddia eden ‘trendy’ arkadaşlara da inanmıyorum; ürünleri bu yolla pazarlayacağını ileri süren iletişim ‘sihirbazlarına’ da…

Blog ile site arasındaki farklar şekilseldir aslında; ama muğlak olduklarına katılıyorum. Yine de, Sayın Saydam’ın çevresinde Internet’i pek de kavramış birilerinin olmadığı açık.

“Her ne kadar ‘ölçmüyorsan yapma ya da söyleme’ ilkesini şiar edinsem de ölçmeden bir tespit yapmaktan kendimi alamıyorum

Yapmayın yahu! Yazınızdaki iddiaların hiçbirinde nesnellik ya da ölçülebilirlik yok ki!

“İnternet ortamında pozitif mesajlar ilgi görmüyor ve kulaktan kulağa yayılmıyor. Durum negatif mesajlar için farklı. Benim, zekâmdan çok tombilliğimden söz ediliyor olması bundandır… “

Pozitif – negatif mesaj nedir?

GNU/Linux, tamamen Internet üzerinde gelişen bir fenomen. Wikipedia da, Google’da öyle.

GNU/Linux sistemlerin gelişmesi, bu pozitif mesajlar sayesinde oldu.

Hatırlamıyor musunuz, Time’ın düzenlediği yarışmada 4 kelime İngilizce bilmeyen sürüyle Türk, Atatürk’e oy verdi. Yüzbinlerce. O zamanlar Türkiye’de internet kullanan 2 milyon insan yoktu.

Amazon, internette kurulup internet sayesinde büyüyen dev bir şirkettir.

Google’da öyle, YouTube’da.

Wikipedia, internet üzerinden yürüttüğü kampanya ile yaklaşık 35.000 kişiden bağış topladı.

Firefox, internet kampanyaları ile %35′lik pazar payı gibi bir rakama ulaştı; artık bir marka ve vakıftır. Web sunucusu piyasasının %70′ini elinde tutan Apache’de, internetteki olumlu mesajların doğru yerlere ulaşmasının sonucudur. Apache de, bir vakıftır ve gelirleri de az filan değildir.

Zekanızdan çok tombilliğinizden söz ediliyor olması konusunda başka olasılıkları da düşünmelisiniz belki.

Sonuç: Ben internet ortamının, yeri yurdu belli, etkileşimli web siteleri ve ciddi CRM programlarına dayalı yapılar hariç, rüştünü kazanıp haysiyetli ve itibarlı bir iletişim aracı haline gelene kadar etkisinin fazla ciddiye alınmaması gerektiğini düşünüyorum.

Sonuçtan çıkardığım sonuç:

1.Internet sitenizin fiziki bir binası bulunmalı. Önemli olan fikirler değildir, gayrimenkullerdir. (Dünyada mekan, ahirette iman). Yeni ortaya çıkan düzen (Internet), eski düzende mücadele eden erke göre uyarlanmalıdır.

2.Sitenizin itibarı açısından etkileşimli olması şarttır. Bu açıdan bakarsak, Google’ın, Technorati’nin, Veropedia’nın filan Akşam gazetesi kadar itibarı yoktur. Çünkü bu sitelere yorum yazamazsınız.

3.Müşteriniz olmasa bile, CRM (Müşteri ilişkileri yönetimi) yazılımı şarttır; üstelik bu yazılımın ciddi olması gerekmektedir. Sulu, muzip ya da lakayt CRM yazılımlarına dayanan siteniz değersiz olacaktır. Mesela, Tomshardwareguide, imdb, beyazperde.com filan gibi siteler hiç ciddiye alınmamaktadır, zira ciddi, hatta gayrı ciddi CRM yazılımları kullanmazlar.

Dolayısıyla, bu yazdıklarımın da bir önemi yoktur. Zira ben de CRM yazılımı kullanmıyorum. (neden kullanayım ki?)

Siz hangi CRM yazılımını kullanıyorsunuz Ali bey?

Toryum ve uçak kazası

Toryum ve uçak kazasıTürkiye’de bir habere magazin katmadıkça ilgi çekmesi pek mümkün değil.

Geçen hafta bir uçak kazasında 56 kişiyi kaybettik ve güzide Türk basını bundan nasıl prim yaparım sevdasına kapıldı yine…

İddia şu: uçakta bulunan 6 akademisyen, Toryum reaktörü geliştirip, Türkiye’yi “sınırsız enerjiye” kavuşturacaktı. Bundan korkan “birileri”, uçağa sabotaj düzenledi!

Bahse girerim, yazıyı yazanlar herhangi bir nükleer reaktörün nasıl çalıştığını, çok kabaca bile olsa, bilmiyorlar. Medyaya özgü bir şımarıklık -ben bilmiyorsam cahil halk hiç bilmez!- ve komplo teorisi yaratabilmek güdüsüyle -çünkü gerçek ve etkileyici bir haber yakalama yetenekleri yoktur- zırvalamışlar.

Türkiye’nin en büyük Toryum rezervlerine sahip olduğu iddia ediliyor, bu doğru değil. İşte bu da belgesi; üçüncüyüz: http://www.world-nuclear.org/info/inf62.htm

Gelgelelim, her madenci, jeoloji ya da jeofizik mühendisinin bildiği üzere, rezervlerin çokluğu başlı başına bir anlam ifade etmez. Özellikle de, toryum gibi işlenmesi çok zor ve pahalı olan madenler için.

Daha “aleni” gerçeklerden bahsedelim. Bugün toryum reaktörü “gerçektir”; doğanın gizemi filan değildir.

Hindistan’da çalışan iki örneği var. Prof. Dr. Saleh Sultansoy’un söylediğine göre (http://ocean.phys.boun.edu.tr/~engin/web/vizyon.htm), Hindistan 1950′lerden beri Toryum reaktörleriyle uğraşıyor zaten. Hiçbirşey bilmiyorsanız, verirsiniz parayı, Hindistan size toryum reaktörünüzü kuruverir! Yok, biz çok biliriz diyorsanız, 57 sene geriden araştırmaya başlarsınız.

KAMINI reaktörü ile ilgili bilgi alabileceğiniz bir link de vereyim; medya okusun da anlasın(!):http://www.dae.gov.in/ni/nisep02/xx/kamini.htm. 1996′dan beri faal; deneysel bir reaktör ve 30Kw gibi az bir enerji üretiyor.

Ha, “biz yapalım” derseniz, hayal kurmayın derim. Daha birinci nesil bir çalışan, enerji üreten bir reaktörümüz yok. “Küçükçekmecede, İTÜ’de var” filan derseniz o ayrı; bulundukları bölgedeki ampulleri yakamayacak, deneysel reaktörler bunlar. Ayrıca, “yerli imalat” filan değiller.

Pardus’u çıkardı diye yere göğe koyamadığınız TÜBİTAK, atomla matomla pek ilgili değilmiş Saleh Hoca’ya göre, bakın ne diyor:300 den fazla geniş kullanım alanına sahip (enerji üretimi bunlardan sadece biridir) hızlandırıcı teknolojisini TÜBİTAK gündemdışı tutmak için her türlü gayreti sarf ediyor. TAEK iki yıl önce satın aldığı düşük enerjili elektron hızlandırıcısını halen kurmamıştır, 15 yıl önce devlet bütçesinden ödeneği ayrılmış cyclotron’un ihalesi defalarca iptal edilmiştir. Ülkemizde hızlandırıcı teknolojisi alanında AR-GE faaliyeti sadece DPT tarafından sağlanan asgari destek sayesinde yürütülebilmektedir. Bu faaliyet bile üniversite araştırma fonlarının kapatılması sonucunda DPT projelerinin yürütülmesinde karşılaşılan zorluklardan dolayı durmuş vaziyettedir.

Aslında, toryum reaktörü de biraz yanıltıcı bir isim; zira Hindistan’daki reaktörde Uranyum-233 elde etmek için kullanılıyor. Toryum kullanımındaki amaç, ucuz ve hızlı şekilde Uranyum-233 üretebilmek. Belli bir aşama kaydedildiği halde, kullanılabilir bir reaktör üretebilmek için uzun süre beklemek gerekecek gibi.

Bu alanda ne kadar geri olduğumuz aleniyken, birileri kalkıp, elimizde “koy depoya sonsuza kadar enerji üretsin” tarzı Toryum olduğunu iddia ediyor. Hindistan 57 senedir uğraşıyor, hala ticari bir reaktör üretememiş. ABD de öyle. Bizdeki üniversite öğrencisi sayısı kadar fizik profesörü, nükleer enerji üzerine çalışıyor dünyada. Sonra kalkıp medya, böyle aptalca, abuk sabuk, tamamen “gaza getirme” amacına yönelik balon haberlerle halkı uyutmaya, ölenlerin üzerinden prim yapmaya çalışıyor. Sanki çok büyük bilimsel buluşlar yapmışız da, bunun da hakkından gelmek an meselesiymiş gibi.

Bilim adamıyız diyen kitleyi de suçluyorum aslında. Basın, “anti-bilim” propagandası yaparken, bu insanlar çıkıp karşı bir hareket başlatmıyorlar. Saatlerdir Internet’te nükleer reaktör, toryum araştırıp duruyorum. Elimdeki nükleer enerji ile ilgili tek kitabı kullanmaya çalışıyorum. Lise düzeyi fizik bilgimle çıkardığım sonuçlar ancak bu kadar. Kendi gücüm,enerjim ve bilgimle -ki çok çok az- bilimi savunmaya çalışıyorum. Lütfen bir fizikçi, sesini duyurmak için birşeyler yapsın. Site ya da blog açacaksa, tüm altyapısını ve teknik desteğini gönüllü olarak ben sağlayacağım. Basında yer bulamayacaklardır; yazdıkları kitabı da ne ben anlarım, ne geniş kitleler anlayabilir.

Bunu yapmaya sıkılan,üşünen adam, lütfen ben “bilim adamıyım” demesin. Bu cehalet ve yobazlık ortamında, bilim adamının bilimi savunmak gibi vicdani sorumluluğu olmalı.

Bu görev, ben ya da benim gibi insanlara mı kaldı yahu! Saatlerdir kafa patlatıyorum. Üstelik bu kadar yazdığım şeyin 10 gömlek üstününü 10 dakikada yazarsınız, üstelik yazdığınız da ciddiye alınır!

1, toplam 2 sayfa12»