* You are viewing Posts Tagged ‘cumhuriyet tarihi’

Cumhuriyet Tarihini anlamak

Türkiye’nin başına ne geliyorsa tarih bilmemekten geliyor,çünkü tarih gerçekten tekerrür edip duruyor bu topraklarda…

Eminim, “tabi canım” diyen, “benim lisede tarih 10′du zaten” diyen bazı şaşkınlar vardır.

Ben gerçek tarihten bahsediyoum,lisede okuduğunuz palavralardan değil. Söyleyin bakayım Fatih Sultan Mehmet’in atının kuyruğunun bağı ne renkti? Adı neydi? (Ay,Bukephalos muydu neydi ayol dilimin ucunda valla!)

Maalesef yakın tarihi anlamak,CHP’nin neden iktidar olamayacağını idrak etmek, darbelere anlam verebilmek, neden birbirimizin gözünü oymak için yanıp tutuştuğumuzu kestirmek için çok fazla okumak gerek. Üstelik, Osmanlı’dan başlayacaksınız…”Aaa aa dinci,geri Osmanlı’da meclis varmış yahu” deyip yamulacaksınız önce…

Önce Hakkı Uzunçarşılı’nın Büyük Osmanlı Tarihi’ni okuyacaksınız. 3500 sayfa filan, ben yarısını ancak okuyabildim. Okuyunca padişah olmayacaksınız, Bağdat Caddesindeki Paris Hilton kılıklı yosma da “aa bu çocuk amma tarih biliyor,dur şuna hemen vereyim..kalbimi” demeyecek.

Yavaş yavaş belli bir zaman sonra gelen padişahların vatan haini ve beceriksiz olmadıklarını değil, sadece dünyaya ayak uyduramadıklarını,bürokrasi altında ezildiklerini,hatta saray önünde yeniçeriler tarafından sürüklendiklerini öğreneceksiniz.

Büyük Ortadoğu Projesi denen şeyin nasıl başladığını bilmek için David Fromkin’in “Bütün barışı bitiren barış”ını okuyacaksınız; ben salak gibi Bodrum’da okudum, yaş daha 25 filandı, o yüzden hatmedemedim, zira diğer göz İngiliz hatunları tetkikle meşguldü. Olsun; Irak’ın nasıl cetvelle çizildiğini de öğrendik, Filistin’in nasıl sorun olduğunu da. Şimdi aradım bulamadım,bulsam da bir daha okusam…

İdris Küçükömer’e geçmeden tercihan yaşlı,çok yaşlı birinin anılarını dinleyin. Ben dedemi dinledim; yaş yaklaşık 110, kafa da vucutta benden sağlam. Onun gözüyle gördüklerini burada anlatsam hapse girerim; 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan rezaletleri,karaborsayı filan…

Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sını mutlaka okuyun, filmini izlemedim,belki o da yeter.

Arada Şerafettin Turan’da patlatabilirsiniz; neden adam gibi sanatımız olmadığını,ama neden asla şeriatında burada tutmayacağını idrak eder de boşu boşuna meydanlarda miting çilesi çekmez, onun yerine azıcık ilim irfan filan edinirsiniz…Belki Abdülaziz bey’in Osmanlı adet,merasim ve tabirlerini de okursunuz da, eski yazıları okurken “ayy ne dio bu fanfinfon Berkecan?” demezsiniz.

Midhat Sertoğlu’nun Osmanlı Tarih Lugatı da elinizin altında bulunsun; “Hadi yarim,bilad-ı selase turu yapalım” der belki manitanız,açıp bakar,Eyüp,Galata ve Üsküdar’ı kastettiğini şıp diye anlarsınız(!)

En son İdris Küçükömer okursunuz, o zaman neden birtürlü demokrasiyi hazmedemediğimizi, neden Türkiye’de sol olmadığını ve uzun süre olamayacağını, neden Atatürk’ün ilerici ama CHP’nin gerici olduğunu anlarsınız.

Tabi boşlukları doldurmak için bilen abilere sormanız gerekecek; mesela 1974′de Kıbrıs’a çıktığımızda başta neden bütün dünya bizi destekledi,sonra da irrite oldular…

1977′deki 1 Mayıs’ı soracaksınız…

Sonra bir daha düşünürsünüz Ergenekon varmı yokmu…

Bu nasıl laiklik?

Benim bildiğim tekke,zaviye ve tarikatlar yasaklanmıştı, o başka bir cumhuriyette mi olmuştu yoksa?

Hem “Cumhuriyet elden gidiyor” diye yaygara koparacaksın, hem de iktidardayken her türlü çetenin,tarikatın palazlanmasına izin vereceksin…Adnan Hoca meselesi ben ortaokuldayken patlamıştı, o zaman bırakın AKP’yi, Refah Partisini bile bilmiyorduk.

İzin vereceksin, çünkü 80′lerde ABD’nin dış politikası, solcuların karşısına dincileri çıkarmaktı.
Rusya artık tehdit değil, ABD’de bu işten elini eteğini çekti ama, o kadrolar hala işbaşında.

Türkiye’de en çok imam hatip lisesini açanlar AKP’liler değildi!

Elbette, burada okuyan çocuklar, “okulu bitirince mutlaka imam olacağım” girmediler bu okullara…Zaten kız öğrencilerin öyle bir şansıda yok.

“Ama devrim yasaları…” filan mı diyorsunuz hala?

Falcılık,büyücülük,üfürükçülük de yasak değil mi?

Peki, CHP’nin de belediye başkanı çıkardığı ilçelerde belediye “medyum tayfasına” nasıl ruhsat veriyor, devlet nasıl bu adamlara vergi levhası çıkartıyor?

Neden, “ulan siz kim oluyorsunuz da Evrim Teorisi gibi bilimsel gerçeklere karşı çıkıyorsunuz?” diye tantana yapmıyor?

Çünkü o zaman oy kaçar korkusu yüze çıkıveriyor…

Doğu Perinçek de cuma namazına gidiyordu…

Bir dahaki seçime, Perinçek hapisten çıkarsa, cemaat-i Müslim, camilerden akın akın sandıklara koşup Perinçek’i oya boğacaklar…

“Helal olsun,adam hidayete erdi, zaten emek filan gibi birşeyler söylüyordu,hani bizim dindeki kul hakkı gibi bir şey bu”

Birileri,çok şükür,anayasadaki komik “Türk devletinin dini islamdır” maddesini çıkardı…

“Devletin dini elden gidiyor” diye yaygara koparan şaşkın şeriatçılar çıkar mı bilmem ama, bakalım “laiklik elden gidiyor” diye meydan meydan dolaşanlar ne diyecekler?

Laiklik diyordunuz, devletin dini mi olurmuş!

Ya da doğduğum anda, neden nüfus kağıdıma “default” olarak “İslam” yazıyorsunuz kardeşim?

Dinibütün devlet,nüfus kağıdına zorunlu İslam kelimesi, zorunlu din dersi (gayrimüslimlerin, ateistlerin de girmesi şart!); bu nasıl laiklik?

Türkiye’de sol neden gelişmedi?

Bu bilimsel bir yazı değil. Elimden geldiğince cumhuriyet tarihini, olabildiğince detaylı, farklı görüşlerden okumaya, anlamaya gayret ediyorum. Şimdiye kadar “bu kesindir” diyebileceğim tek vardığım hüküm, cumhuriyet tarihini “bilmenin” ne kadar zor olduğu.

Objektif tarih yazarlığı zaten zordur; üstelik bizde tarih profesörleri bile, kolay kolay herkesin okuyabileceği tarih kitapları yazmaktan imtina ederler. Hal böyle olunca, yakın tarihimizle ilgili kitapların neredeyse tümü gazeteciler tarafından yazılmış ve yazılmakta. Gazetecilerin de tarafsız olmaları çok sık rastlanan bir özellik değil. Buna bir de, metodoloji eksikliğini ekleyin.

Dolayısıyla, bir cümle okuyup, bazen 1 saat düşündüğüm olur!

Türkiye’de bir sol parti ve hareket olmaması ciddi bir sorun. “Samimi solcular”ın çoğu, bunu “sol açısından” sorun olarak görse de, ben bunu Türkiye’nin genel bir sorunu olarak algılıyorum. Bunun nedeni gayet açık: Eğer toplumun sadece belli bir kesiminin isteklerini yansıtan siyasi sisteminiz varsa, bunun adı demokrasi olamaz. Demokrasi olmaması bir yana, insanların mutluluğunu sağlayamaz ve çatışmaları önleyemezsiniz. (Demokrasi olan heryerde insanlar mutludur, ya da demokrasi olmayan sistemlerde insanlar mutsuzdur diyemeyiz.)

Burada bir parantez açmak isterim. “Demokrasi” iddiasında olan, ama sadece tek bir zümreyi temsil eden sistemlerdeki adaletsizlik, monarşik ya da oligarşik sistemlerden çok daha fazla olabilir. “olabilir”’i vurguluyorum; bu kesin bir yargı değil; duruma göre değişir. Sözgelimi, Yavuz Sultan Selim çıkıp tüm halkı memnun edecek kararlar alabilirdi; çünkü hakimiyeti sınırsızdı. Bunu Sarı Selim için söylemek olası değildir;zira yeniçerileri rahatsız edecek kararlar almak bir darbeye davetiye çıkarmak olurdu. Çarpıcı bir örnek, Sovyetler Birliği. Sosyalist fikirler yerini hızla katı bir oligarşiye bırakmış ve tek hakim sınıf politbüro üyeleri olmuştur.

Sivil toplum örgütlerine gereğinden fazla önem atfedildiğini görüyorum. Herhalde bunu söyleyen çok fazla yazar/çizer yok ama, bu ciddiye alınması gereken bir görüş. Eğer, bütün siyasi sisteminiz aslında tek bir görüş üzerine kurulu ise, sivil toplum örgütleri kısa zamanda devlet baskısı görecek, zaman içinde de en azından bir kısmı marjinalleşerek hukuki çerçevenin dışına çıkacaktır. Nitekim; DHKP-C gibi terör örgütlerinin bu sürecin sonucu olduğuna inanıyorum; zira sol söyleyeceğini ancak söyleyebilmekle yetinebilmiş, karşılığında da baskı ve işkence görmüştür. Üstelik, marjinalleşen kesimler yüzünden, karşıt ve iktidarda olan kesim daha fazla siyasi güç kazanmıştır!

Sivil toplum örgütleri, siyasi dayanak bulamazlarsa güçlü olamazlar. Zira, en azından, görüş ve istekleri, kovuşturmaya ve yargıya kurban gitmeden, mecliste talep edilmek zorundadır. Parlementer demokrasilerde, bu kürsü dokunulmazlığı sayesinde olur. Burada ister istemez bir parantez daha açmak zorundayım: CHP’nin zaman zaman “hodri meydan” edasıyla dile getirdiği, “her türlü dokunulmazlığı kaldırmaya varız ve teklif ediyoruz” görüşü, bu yüzden son derece tehlikelidir! Zira, adli suçlardaki dokunulmazlığı kaldıralım bahanesiyle, aslında mecliste bile “düşünce dokunulmazlığı” kaldırılmak istenmektedir.

Önemli olduğuna inandığım bazı tesbitlerimi özetlediğim için, solun neden gelişmediği ile ilgili kendi gözlem ve vardığım sonuçları da artık ortaya koyabilirim. Dediğim gibi, bunlar bilimsel gerçekler değildir. Hatta, bilgi eksikliği nedeniyle bazı yanlış çıkarsamalar dahi yapmış olabilirim.

İşte bu yüzden, Türkiye’nin en ciddi sorunlarından biri hakkında, sizlerin de görüşlerini bekliyorum. Bu konuyu uzun uzadıya tartışmamız gerektiğine inanıyorum.

Sol neden gelişmedi, ya da ortaya çıkmadı?

1.Sol görüş, milleti ya da ülkeyi değil, sınıfı ve insanı temel alır. Dolayısıyla, devlet daha az kontrolcü, daha az baskıcı, daha az milli olabilmelidir ki, bunu başarabilmesi için “insan odaklı” olması gerekir; “millet odaklı” değil. Oysa bugün bile, 8 askerimizin “canlı olarak dönmüş olması”, bakanlar arasında bile rahatsızlık konusu olmakta! Üstelik, baskının yukarıdan aşağı değil, aşağıdan yukarı gelmesi (kastettiğim, halkın önemli çoğunluğunun sözü geçen bakanlardan daha “radikal” görüşler ortaya atıyor olması) da başlı başına bir araştırma konusu olmalı. İnsanın refah ve mutluluğu yerine, devletin itibarı ya da milletin namusu gibi soyut kavramları temel alan bir milliyetçilik anlayışının -ki Fransa bile bu tip bir milliyetçilik anlayışını terketmiştir- sol düşünce ile uyuşmayacağı ortadadır.

Milliyetçilik algısı son derece soyuttur. Aslında, milliyetçiliği tanımlamakla ilgili sorun, ona bazı soyut, “kutsal” değerler ithaf etmekten ileri gelir. Bizdeki milliyetçilik, sanki “vatan sevgisi”, “onu koruma arzusu” gibi algılanmaktadır. Halbuki bunlar son derece farklı şeyler. Esasen “milet olmanın” çok az ortak öğesine sahip olan ABD vatandaşlarının, vatanlarını bizler kadar sevmediğini, ya da örneğin bir işgal sırasında bizim kadar direnç göstermeyeceklerini iddia edemezsiniz.

CHP ve DSP gibi sol olma iddiasındaki devletçi partilerin sürekli milliyetçiliği gündemde tutmaları, “milli çıkarların insanların çıkarlarından üstün olduğu” anlayışını sağlamlaştırmıştır. Burada yanlış olan, “milli çıkarların” son derece soyut olması ve gücü elinde tutan otoriteler eliyle halka kolayca “aşılanmasıdır”.

2.”Sol” iddiası taşıyan CHP gibi partilerin servet vergisi gibi adaletsiz uygulamaları yüzünden, solun ne olduğunu birtürlü kavrayamamış halk kitleleri, sol fikirlere tepki geliştirmiştir.

3.Gerçek sol görüşlerin yayın organları, örgütlenme girişimleri, darbeler ve baskılarla sekteye uğramıştır.

4.Burada sadece Türkiye’ye özgü olduğuna inandığım bir durumdan bahsedeyim: bizde esnaf sayısı, işçi sayısından fazla olmuştur ve bu bence bir devlet politikasıdır. Esnaf, vergi indirimi, hızlı ekonomik büyüme gibi beklentiler içindedir. Hatta, enflasyon, sanılanın aksine, esnaf için sorun teşkil etmediği gibi, çoğunun lehine çalışmıştır. Dolayısıyla, esnafın çıkarları mevcut siyasi düzenle daima paralel gitmiştir. İşçilerin de önemli bir kısmı, memurdan çok daha yüksek maaş aldığı için memnundur. Dikkat ediniz; işçilerin sendika hakkı göreceli olarak eski olduğu halde, bu hak memurlara çok geç ve birsürü direnişten sonra verilmiştir!

5.Türkiye’de gerçek bir basın yoktur. Büyük sermaye gruplarının elindeki basın organları, fikri bir tartışma ortamının yaratılmamasına hizmet etmekte ve “slogancı yayıncılık” la kitleleri “inandırmayı” hedeflemektedir. Bu elbette sadece solla ilgili bir sorun da değil. Hemen her konudaki fikri sığlığın en büyük sebeplerinden biri, basının tekelleşmiş olmasından kaynaklanmakta.

6.Tarihsel olarak bir sol arayışı olmadı; zira Osmanlı monarşisi içinde solculuktan bahsetmek anlamlı değildi! Cumhuriyetin ileri sürdüğü “sınıfsız toplum” idealinin ise fazlasıyla ütopik olduğu ortaya çıktı ama, ilk serbest seçimlere kadar geçen 20 yılı aşkın süre, birçok entellektüeli otomatik olarak eledi.

Bu yazıdan genel olarak memnun kalmadım aslında. Tekrar okuyunca, özellikle üslup konusunda vasatın aldında kaldığıma kanaat getirdim. Çok önemli olduğuna inandığım bu konuda, bu yazının “ikinci bir sürümünü” yayınlama kararı aldım. Bu sırada, yapacağınız yorum ve eleştiriler sayesinde çok daha iyi bir yazı ortaya çıkarabileceğimi düşünüyorum. Tekrar söylüyorum; lütfen sesinizi çıkarın, yorum yazın, eleştirin!

{democracy:7}

Notamatik’e cevap/1:Osmanlı’dan Cumhuriyet’e

Bu konuda uzun uzun yazmak istiyordum; notamatik’in bir yorumu buna vesile oldu. Aslında yazacağım şey, neredeyse son bin yılın özeti olmak zorunda; o yüzden şu an bile nereden başlayacağımı, ne kadar derine dalacağımı düşünmekle meşgulüm.

Öncelikle, siyasal islam, Türkiye’nin siyasi manzarası, tarihsel gelişimi, bunları kısaca özetlemek gerek.

Sanırım, en temel soru, “Osmanlı’dan bu yana ne değişti?”

Biraz inceleyecek olursanız, aslında değişen çok az şey var!

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasıyla birlikte, Osmanlı yayılmacı bir devletten İmparatorluk statüsüne yükseldi. Bunun nedeni açık; Bizans, Roma İmparatorluğu’nun devamıydı. Zaten inceleyecek olursanız, kurumsal olarak, toplumsal yapı olarak, medeniyet düzeyi olarak Osmanlı, Roma İmparatorluğu’nun neredeyse devamıdır. Bunu İlber Ortaylı söylediğinde fazla tepki bulmadı, ama büyük doğruluk payı var.

İmparatorluk ile büyük topraklara sahip olmanın aynı şeyler olduğu düşünülse de, bu doğru değil. İmparatorlukların, ya da günümüzün süper güçlerinin -ABD,Rusya, Çin, hatta İran!- belli misyonları var. Örneğin, devasa yapılar inşa etmek, sadece mimari ihtiyaçlardan doğmamıştır; medeniyet düzeyinizin ürkütücü bir göstergesi olarak o eserler yapılmak zoundadırlar. Kendi kültürünüzü yaymak zorundasınız; nitekim Osmanlı bunu yapmıştır. Bugün Anadolu’nun en doğu kesiminde bile insanlar Rum yemeği yapmasını biliyorlarsa, bu imparatorluk etkisindendir. Elbette sayısız örnekler var; ama basit, herkesin bildiği örnekler üzerinden gidelim.

Osmanlı, bir İmparatorluk haline gelmeye başlayınca, doğal olarak at sırtında gezmeyi bırakıp yerleşmeye, modern şehirler kurmaya başladı. Zaten çağının yüzlerce yıl ötesinde olan İstanbul gibi bir örnek vardı; yetenekli devşirmeler, zengin imparatorlukta çalışmak için can atan mimar ve mühendisler de buna eklenince, bu hiç de zor olmadı (Nitekim, neredeyse 150 yıllık İstanbul mimarisine damgasını vuran Balyan kardeşler Türk değildir). Şehir hayatı geliştikten sonra, elbette ticaret ve kaçınılmaz olarak bürokrasinin de gelişmesi gerekiyordu. Osmanlı, çok geniş topraklara yayılmış, neredeyse tüm dinlerden, ırk ve kökenden insanları bünyesinde barındıran dev bir imparatorluktu, bugünkü teknolojik imkanlarla bile bir ayağı ve bir kolu sakat kendi bürokrasimizi düşünün; işte Osmanlı, bizim şimdi beceremediğimiz şeyi yüzyıllar önce çözmüştü. Elbette, kıtalara yayılmış, türlü çeşitli sorunu olan, insanları farklı dinlere inanıp farklı diller konuşan insanları idare etmek kolay olmadığı gibi, dev bir bürokrasi kadrosu gerektiriyordu. Üstüne üstlük, devletin merkezi olan Bab-ı Ali’ye, örneğin Mısır’dan gelecek bir haberin yerine ulaşması haftalar süreceğinden, bazı bölgelerde olağanüstü yetkilere sahip devlet memurları görev yapıyordu, Mısır hidivi gibi.

Osmanlı’da dev bir bürokrasi kadrosu vardı; bunların çoğu da devşirmeydi. Bunu bir kenara yazalım…

Askeri sistem de, başlarda çok iyi çalışıyordu. Tımar sisteminden aslan payını alanlar, şu an cumhuriyet muhafızı ile denk bir göreve sahiptiler. Yine devşirme sistemiyle yeniçeri ocağına gelenler, aldıkları maaştan, yaşam koşullarından hoşnuttular. Piyade sınıfına denk gelen askerler, yeniçeri ocağından çıkıyordu. Müslüman olmak şartı olsa da, Yeniçeri ocağının “resmi tarikatı” diyebileceğimiz Bektaşi tarikatının öğretileri doğrultusunda, değiştirdikleri asıl dinlerinden bile çok daha rahat etmişlerdi. Kısacası, hem dünyevi, hem de uhrevi olarak, rahat bir yaşam sürüyorlardı.

Para oluk oluk akarken herşey sorunsuz gidiyordu. Bu arada, padişahlar giderek işlevlerini yitirip, “ruhani lider” konumuna gelmişlerdi; çünkü bu son derece büyük imparatorlukta, çok iyi eğitim alan, fiziksel ve ruhsal olarak insan standartlarının bir hayli üstünde olan padişahlar bile, doğal olarak ne olup bittiğini tek başına anlayabilecek durumda değillerdi. Pek çok konuda yetki, bürokratların elindeydi. Bürokratlar da rahat bir yaşam sürüp, haddinden fazla saygı gördüklerinden, devlete liyakatla hizmet ediyorlardı.

Kısacası, tüm yükselen imparatorluklar gibi, Osmanlı’da, çalışanlarının iyi maaş aldığı, iyi yaşadığı, dev bir şirket gibiydi. 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam eden milliyetçilik akımı o zamanlar lafta bile olmadığı için, devletin kudsiyeti laftaydı, insanlar ülkelerini seviyordu, çünkü karınları tok, sırtları pekti. Nitekim, ABD bugün bile aynı şartları sağlayarak ayakta kalıyor; Sovyetler ise, tüm baskılara rağmen, kendi imparatorluk yapısını, vatandaşını memnun edemediği için dağıtmak zorunda kaldı; eğer kendi dağıtmasa, bugün dünyanın en büyük iç savaşlarını izliyor olacaktık.

Bugün hiçbir modern ülke, milliyetçilik etkisiyle ayakta durmuyor, duramaz. Bu kısa süren bir modaydı, ikinci dünya savaşının ardından yokoldu gitti. Hitler Almanya’sından sonra, kıta Avrupa’sı milliyetçiliğin sürekli gıdıklanırsa ne denli tehlikeli noktalara varabileceğini gördü ve bu akımı en azından devlet eliyle semirtmekten vazgeçti. ABD, aslında ayrılıkçı olan bazı güney eyaletlerini hoş tutmak adına kısıtlı bir aşırı milliyetçi hava yaratmaya çalışsa da, aslında bu milliyetçi havanın neden yaratıldığını ve gerçekte neden varolamayacağını herkes biliyor. Buna inanır gibi görünüyorlar, çünkü 8 silindirli ciplerin benzini bir yerden gelmek zorunda.

Osmanlı neden battı? Sayısız nedeni var. (Aşırı harcamalar ve padişahların beceriksizliği gibi aptalca bahaneler külliyen yalandır, inanana da kargalar bile güler!)

Herhalde en büyük neden, optimal noktadan sonra büyümeye devam etmesiydi. Örneğin, Arabistan’ın çöllerini elinde tutmak Osmanlı için çok pahalı bir lükstü ve bu yerler devlet kasasına para getirmediği gibi, kuş uçmaz kervan geçmez yerleri imar etmek için akıl almaz paralar harcadılar. Masraflar gelirleri aşmaya başlayınca, ordu kendini yenileyemedi, ordu yenilenmeyince teknolojisi geri kaldı ve zaten güçlükle finanse edilen bazı savaşları kaybedip, daha da battı. Zaman içinde çok fazla güç kazanan bürokratlar ve askerler, sokakta padişah, sadrazam, vezir katledecek kadar ileri gittiler;çünkü hayat standartları sürekli düşmüştü ve düşmeye devam ediyordu. Böyle olunca, devlet otoritesi de kayboldu. Kısa zamanda “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” sözü,Osmanlı’nın içinde bulunduğu duruma cuk oturan bir laf haline geldi.

Tımar sistemi de bozuldu; zamanında yeniçeri ocağı-tımarlılar dengesi varken, iki tarafta kendi çıkarlarını kollamaya koyuldu. II. Mahmut’un yeniçeri ocağını lağvedip, binlerce yeniçeriyi katletmesi (vaka-i hayriye), yeniçeri ocağı sorunu kaldırdı ama, tımarlılar sorunu, cumhuriyetimize aşiret sorunu olarak intikal etti! Yıllarca “toprak reformu” diyen Ecevit, cesaret edip aşiretleri dağıtamadı; bu çarpık sistem, aşiretleri garanti oy deposu olarak gören, tavizler ve ayrıcalıklarla onları pohpohlayan siyasi partiler sayesinde daha da güçlendi.

Gelelim cumhuriyetin kurulmasına…

Herkes sanıyor ki, 29 Ekim gecesi farklı bir Türkiye vardı, insanlar 30 Ekim sabahı kalktıklarında bambaşka bir Türkiye gördüler.

Bürokrat sınıf ne oldu? Cumhuriyetin kendi bürokratlarını yetiştirecek vakti yoktu, aynen cumhuriyet bürokrasisi içinde yerlerini aldılar ve doğal olarak kendi bildikleri sistemi, aynen oraya da götürdüler.

Tımar sahipleri, hayatlarına aşiret reisleri olarak devam ettiler.

II. Mahmut’un kurduğu yeni askeri düzen ise zaten kademeli olarak modernleşip, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını da yetiştiren modern askeri akademilere kavuşmuştu; o sistem de temel olarak cumhuriyet Türkiye’sine intikal etti.

Peki ya hukuk, siyasi sistem?

Gülhane hattı hümayun’u ile zaten bir meclis vardı, hem de daha 1900′lere bile gelmeden. Bu noktada, zaten Osmanlı seküler bir hukuk sistemine, meclis düzenine geçmiştir. Cumhuriyet, bu altyapıdan elbette istifade etti. Üstelik, 1921 anayasası bile, şu anda yürürlükte bulunan anayasadan daha demokratikti. Padişah, şu an İngiltere’deki kraliçe’nin durumundaydı, kısacası gevşek bir monarşi vardı. Jön Türklerin, İttihatçıların köklenmesi de zaten bu sayede oldu.

Yanlış bildiğimiz en temel şey şudur: Osmanlı, hiçbir zaman batıdan uzak olmamış, batıdaki gelişmelerden de hem olumlu, hem de olumsuz yönde olarak, haddinden fazla etkilenmiştir. Zaten, Viyana kapılarına dayanmış, Balkanların neredeyse tümünü ele geçirmiş, Cenevizlilerle, Fransızlarla sürekli ticaret yapan, İngilizlerin ana ticari rotası Baharat yolu topraklarından geçen bir imparatorluğun, batıdan etkilenmemiş ve batıyı etkilememiş olduğunu ileri sürmek komik olur!

Bir sonraki yazımda, Atatürk’ün uğradığı ihanetlerden bahsetmeyi umuyorum. Birkaç yazıyla birlikte, amacım Osmanlı ile 2007 arasında geçen zamanda, aslında neler olduğunu kısaca özetleyebilmek.

1, toplam 1 sayfa1