Bu konuda uzun uzun yazmak istiyordum; notamatik’in bir yorumu buna vesile oldu. Aslında yazacağım şey, neredeyse son bin yılın özeti olmak zorunda; o yüzden şu an bile nereden başlayacağımı, ne kadar derine dalacağımı düşünmekle meşgulüm.
Öncelikle, siyasal islam, Türkiye’nin siyasi manzarası, tarihsel gelişimi, bunları kısaca özetlemek gerek.
Sanırım, en temel soru, “Osmanlı’dan bu yana ne değişti?”
Biraz inceleyecek olursanız, aslında değişen çok az şey var!
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasıyla birlikte, Osmanlı yayılmacı bir devletten İmparatorluk statüsüne yükseldi. Bunun nedeni açık; Bizans, Roma İmparatorluğu’nun devamıydı. Zaten inceleyecek olursanız, kurumsal olarak, toplumsal yapı olarak, medeniyet düzeyi olarak Osmanlı, Roma İmparatorluğu’nun neredeyse devamıdır. Bunu İlber Ortaylı söylediğinde fazla tepki bulmadı, ama büyük doğruluk payı var.
İmparatorluk ile büyük topraklara sahip olmanın aynı şeyler olduğu düşünülse de, bu doğru değil. İmparatorlukların, ya da günümüzün süper güçlerinin -ABD,Rusya, Çin, hatta İran!- belli misyonları var. Örneğin, devasa yapılar inşa etmek, sadece mimari ihtiyaçlardan doğmamıştır; medeniyet düzeyinizin ürkütücü bir göstergesi olarak o eserler yapılmak zoundadırlar. Kendi kültürünüzü yaymak zorundasınız; nitekim Osmanlı bunu yapmıştır. Bugün Anadolu’nun en doğu kesiminde bile insanlar Rum yemeği yapmasını biliyorlarsa, bu imparatorluk etkisindendir. Elbette sayısız örnekler var; ama basit, herkesin bildiği örnekler üzerinden gidelim.
Osmanlı, bir İmparatorluk haline gelmeye başlayınca, doğal olarak at sırtında gezmeyi bırakıp yerleşmeye, modern şehirler kurmaya başladı. Zaten çağının yüzlerce yıl ötesinde olan İstanbul gibi bir örnek vardı; yetenekli devşirmeler, zengin imparatorlukta çalışmak için can atan mimar ve mühendisler de buna eklenince, bu hiç de zor olmadı (Nitekim, neredeyse 150 yıllık İstanbul mimarisine damgasını vuran Balyan kardeşler Türk değildir). Şehir hayatı geliştikten sonra, elbette ticaret ve kaçınılmaz olarak bürokrasinin de gelişmesi gerekiyordu. Osmanlı, çok geniş topraklara yayılmış, neredeyse tüm dinlerden, ırk ve kökenden insanları bünyesinde barındıran dev bir imparatorluktu, bugünkü teknolojik imkanlarla bile bir ayağı ve bir kolu sakat kendi bürokrasimizi düşünün; işte Osmanlı, bizim şimdi beceremediğimiz şeyi yüzyıllar önce çözmüştü. Elbette, kıtalara yayılmış, türlü çeşitli sorunu olan, insanları farklı dinlere inanıp farklı diller konuşan insanları idare etmek kolay olmadığı gibi, dev bir bürokrasi kadrosu gerektiriyordu. Üstüne üstlük, devletin merkezi olan Bab-ı Ali’ye, örneğin Mısır’dan gelecek bir haberin yerine ulaşması haftalar süreceğinden, bazı bölgelerde olağanüstü yetkilere sahip devlet memurları görev yapıyordu, Mısır hidivi gibi.
Osmanlı’da dev bir bürokrasi kadrosu vardı; bunların çoğu da devşirmeydi. Bunu bir kenara yazalım…
Askeri sistem de, başlarda çok iyi çalışıyordu. Tımar sisteminden aslan payını alanlar, şu an cumhuriyet muhafızı ile denk bir göreve sahiptiler. Yine devşirme sistemiyle yeniçeri ocağına gelenler, aldıkları maaştan, yaşam koşullarından hoşnuttular. Piyade sınıfına denk gelen askerler, yeniçeri ocağından çıkıyordu. Müslüman olmak şartı olsa da, Yeniçeri ocağının “resmi tarikatı” diyebileceğimiz Bektaşi tarikatının öğretileri doğrultusunda, değiştirdikleri asıl dinlerinden bile çok daha rahat etmişlerdi. Kısacası, hem dünyevi, hem de uhrevi olarak, rahat bir yaşam sürüyorlardı.
Para oluk oluk akarken herşey sorunsuz gidiyordu. Bu arada, padişahlar giderek işlevlerini yitirip, “ruhani lider” konumuna gelmişlerdi; çünkü bu son derece büyük imparatorlukta, çok iyi eğitim alan, fiziksel ve ruhsal olarak insan standartlarının bir hayli üstünde olan padişahlar bile, doğal olarak ne olup bittiğini tek başına anlayabilecek durumda değillerdi. Pek çok konuda yetki, bürokratların elindeydi. Bürokratlar da rahat bir yaşam sürüp, haddinden fazla saygı gördüklerinden, devlete liyakatla hizmet ediyorlardı.
Kısacası, tüm yükselen imparatorluklar gibi, Osmanlı’da, çalışanlarının iyi maaş aldığı, iyi yaşadığı, dev bir şirket gibiydi. 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam eden milliyetçilik akımı o zamanlar lafta bile olmadığı için, devletin kudsiyeti laftaydı, insanlar ülkelerini seviyordu, çünkü karınları tok, sırtları pekti. Nitekim, ABD bugün bile aynı şartları sağlayarak ayakta kalıyor; Sovyetler ise, tüm baskılara rağmen, kendi imparatorluk yapısını, vatandaşını memnun edemediği için dağıtmak zorunda kaldı; eğer kendi dağıtmasa, bugün dünyanın en büyük iç savaşlarını izliyor olacaktık.
Bugün hiçbir modern ülke, milliyetçilik etkisiyle ayakta durmuyor, duramaz. Bu kısa süren bir modaydı, ikinci dünya savaşının ardından yokoldu gitti. Hitler Almanya’sından sonra, kıta Avrupa’sı milliyetçiliğin sürekli gıdıklanırsa ne denli tehlikeli noktalara varabileceğini gördü ve bu akımı en azından devlet eliyle semirtmekten vazgeçti. ABD, aslında ayrılıkçı olan bazı güney eyaletlerini hoş tutmak adına kısıtlı bir aşırı milliyetçi hava yaratmaya çalışsa da, aslında bu milliyetçi havanın neden yaratıldığını ve gerçekte neden varolamayacağını herkes biliyor. Buna inanır gibi görünüyorlar, çünkü 8 silindirli ciplerin benzini bir yerden gelmek zorunda.
Osmanlı neden battı? Sayısız nedeni var. (Aşırı harcamalar ve padişahların beceriksizliği gibi aptalca bahaneler külliyen yalandır, inanana da kargalar bile güler!)
Herhalde en büyük neden, optimal noktadan sonra büyümeye devam etmesiydi. Örneğin, Arabistan’ın çöllerini elinde tutmak Osmanlı için çok pahalı bir lükstü ve bu yerler devlet kasasına para getirmediği gibi, kuş uçmaz kervan geçmez yerleri imar etmek için akıl almaz paralar harcadılar. Masraflar gelirleri aşmaya başlayınca, ordu kendini yenileyemedi, ordu yenilenmeyince teknolojisi geri kaldı ve zaten güçlükle finanse edilen bazı savaşları kaybedip, daha da battı. Zaman içinde çok fazla güç kazanan bürokratlar ve askerler, sokakta padişah, sadrazam, vezir katledecek kadar ileri gittiler;çünkü hayat standartları sürekli düşmüştü ve düşmeye devam ediyordu. Böyle olunca, devlet otoritesi de kayboldu. Kısa zamanda “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” sözü,Osmanlı’nın içinde bulunduğu duruma cuk oturan bir laf haline geldi.
Tımar sistemi de bozuldu; zamanında yeniçeri ocağı-tımarlılar dengesi varken, iki tarafta kendi çıkarlarını kollamaya koyuldu. II. Mahmut’un yeniçeri ocağını lağvedip, binlerce yeniçeriyi katletmesi (vaka-i hayriye), yeniçeri ocağı sorunu kaldırdı ama, tımarlılar sorunu, cumhuriyetimize aşiret sorunu olarak intikal etti! Yıllarca “toprak reformu” diyen Ecevit, cesaret edip aşiretleri dağıtamadı; bu çarpık sistem, aşiretleri garanti oy deposu olarak gören, tavizler ve ayrıcalıklarla onları pohpohlayan siyasi partiler sayesinde daha da güçlendi.
Gelelim cumhuriyetin kurulmasına…
Herkes sanıyor ki, 29 Ekim gecesi farklı bir Türkiye vardı, insanlar 30 Ekim sabahı kalktıklarında bambaşka bir Türkiye gördüler.
Bürokrat sınıf ne oldu? Cumhuriyetin kendi bürokratlarını yetiştirecek vakti yoktu, aynen cumhuriyet bürokrasisi içinde yerlerini aldılar ve doğal olarak kendi bildikleri sistemi, aynen oraya da götürdüler.
Tımar sahipleri, hayatlarına aşiret reisleri olarak devam ettiler.
II. Mahmut’un kurduğu yeni askeri düzen ise zaten kademeli olarak modernleşip, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını da yetiştiren modern askeri akademilere kavuşmuştu; o sistem de temel olarak cumhuriyet Türkiye’sine intikal etti.
Peki ya hukuk, siyasi sistem?
Gülhane hattı hümayun’u ile zaten bir meclis vardı, hem de daha 1900′lere bile gelmeden. Bu noktada, zaten Osmanlı seküler bir hukuk sistemine, meclis düzenine geçmiştir. Cumhuriyet, bu altyapıdan elbette istifade etti. Üstelik, 1921 anayasası bile, şu anda yürürlükte bulunan anayasadan daha demokratikti. Padişah, şu an İngiltere’deki kraliçe’nin durumundaydı, kısacası gevşek bir monarşi vardı. Jön Türklerin, İttihatçıların köklenmesi de zaten bu sayede oldu.
Yanlış bildiğimiz en temel şey şudur: Osmanlı, hiçbir zaman batıdan uzak olmamış, batıdaki gelişmelerden de hem olumlu, hem de olumsuz yönde olarak, haddinden fazla etkilenmiştir. Zaten, Viyana kapılarına dayanmış, Balkanların neredeyse tümünü ele geçirmiş, Cenevizlilerle, Fransızlarla sürekli ticaret yapan, İngilizlerin ana ticari rotası Baharat yolu topraklarından geçen bir imparatorluğun, batıdan etkilenmemiş ve batıyı etkilememiş olduğunu ileri sürmek komik olur!
Bir sonraki yazımda, Atatürk’ün uğradığı ihanetlerden bahsetmeyi umuyorum. Birkaç yazıyla birlikte, amacım Osmanlı ile 2007 arasında geçen zamanda, aslında neler olduğunu kısaca özetleyebilmek.