* You are viewing Posts Tagged ‘güncel’

Güney Osetya ve Üçüncü Dünya Savaşı

Ramazan geliyor,sucuk fiyatları artacak mı, Aydın Doğan İddaa ihalesini kapacak mı yaygarası arasında kaynayıp gitti ama, Güney Osetya denen düdük kadar bir ülkede savaş var…

İşin enteresan kısmı, Tom Clancy, Rainbow Six serisinin bir oyununda bunun olacağını yıllar önce öngörmüştü!

Çoğumuzun varlığından bile haberdar olmadığı yerler üzerine teoriler üretiliyor ve doğru çıkıyor.

Osetya-Gürcistan meselesi basit bir mesele değil. Basit olmamasının nedeni de, Rusya ile ABD’yi yeniden burun buruna getirmiş olmasından kaynaklanıyor.

Rusya, burnunun dibindeki savaşa elbette seyirci kalmadı. Güçlü devletler, bu fırsatları kaçırmaz ve seyretmezler. Rusya müdahil olunca, ABD’ de birşeyler yapma ihtiyacı duydu. Rusya uyarıldı ama bu sonraki gelişmeler arasında davulcu yellenmesi misali kayboldu gitti. Zira, çok önemli de değildi; gerek NATO, gerek Birleşmiş Milletler tarihleri boyunca hep birilerini uyarmış, ama pek de müdahale etmek istememişlerdir. Yugoslavya’da kan gövdeyi götürürken seyretmeleri gibi. Keza Çeçenistan konusunda da Rusya’yı uyarmışlardı. Ama ortada petrol filan yoksa, bunlar “şekilsel teamüllerden” ibaret.

ABD, Güney Osetya’ya savaş gemileriyle insani yardım götürüyor!

Savaş gemisi gibi tonajı düşük ve nakliyesi masraflı gemilerle yardım taşımanın amacı da, elbette Rusya’ya rahatsızlık vermek. Nitekim, Rusya’da rahatsız oldu. Ancak, Rusya’yı hala Vladimir Putin yönetiyor ve herkes biliyor ki, Putin kuru gürültüye papuç bırakacak adam değil.

Rusya’yı tekrar imparatorluk yapmak isteyen Putin, 3.Dünya Savaşı riskini umursayacak biri değil. Hatta, ABD ile savaşılacaksa, bunun için en doğru zaman.

Elbette, ABD de, kıytırık bir ülke için Rusya ile savaşacak değil. Şu an iki tarafında yaptığı, kavga etmek istemeyen iki kabadayı gibi efelenmekten ibaret.

Gelgelelim, ABD İran’a da ayar vermeye kalkarsa, hem Rusya, hem de Çin bu işin dışında kalamaz!

Çin’in petrole ihtiyacı var. Rusların savaş uçaklarını basitleştirerek imal etmeye hız vermiş durumdalar. Bizim boğazdan geçen Varsag’ı da, herhalde disko yapmak için almadılar!

ABD ile Rusya burun buruna gelirse, çıkacak karmaşayı düşünmeyin!

Çin’in ne tarafı seçeceğini düşünmek zor olmasa gerek. Bir yanda da, ezeli düşmanlar Hindistan ve Pakistan var. İkisi de, nükleer silahlara sahipler. Batı’nın Hindistan’a büyük tavizler vereceği, büyük yardımlar yapacağı ve savaşa dahil etmek isteyeceği neredeyse kesin. Böyle bir durumda, Pakistan da oturup olan biteni seyretmeyecektir.

Benim merak ettiğim, İsrail,Japonya ve İran ne yapacak? İran, fırsat bu fırsat deyip Irak ve İsrail’e saldırır mı? Son İsrail-İran savaşı 1 hafta sürmemişti, ancak bu sefer güçler daha bir denk gibi…

Japonya, ezeli düşmanı Çin’i izleyecek midir? Kendisine iki atom bombası atan, son 50 yılın en eski müttefiki ABD’yi yalnız mı bırakacaktır?

Peki ya Türkiye? Doğusunda ve güneyinde 3.Dünya Savaşı patlak vermişken, meclisten tezkere mi bekleyecektir? Yoksa “acaba Çeçenistan yüzünden ters düştüğümüz Rusya, bizimle pek de alakası olmayan Çin ve şeriatçı diye istemediğimiz İran ile ittifak mı yapsak?” diye düşünecektir?

“Bulaşmama” ihtimalini düşünemiyorum; Rusya boğazları kontrol etmek, ABD ise gemilerini buradan geçirip Rusya’yı sıkıştırmak isteyecek.

Şimdiye kadar herhangi bir alanda bırakın stratejiyi, taktiği ve başarısı bile bulunmayan dışişleri, bu konuda nasıl bir yol izleyecek? Zira, kızılca kıyamet koparken bir karar vermek Kıbrıs meselesini yokuşa sürmeye benzemez.

31 yasası (18+!)

31 yasası (18+!)

AKP’nin “bayan” milletvekillerinden biri bir yasa teklifiyle çıkmış yine, ödüm koptu!

Zira, “Internet yassah gardeşim” kampanyası da, yine bir “bayan” milletvekili eliyle gündeme atılıvermiş, kocakarılar “yasahlasınlar tabi, şerefsiz pezemenkler” diye bilimum satanistlik eden, porno sitelere girip ordan çocuklara tecavüz eden, üç kuruş için adam kesen bizim gibi it kopuğun çanına ot tıkayan bu yasayı desteklemişti.

Memleketi ossaat kurtarıp ortalığı muhtelif hırsız,uğursuz ve tecavüzcüden arındıran zihniyet, şimdi hayatın “daha reel” alanlarına el atmaya hazırlanıyor.

Pek sayın ve sevgili milletvekilimizin adını unuttum, bir yasa tasarısı hazırlamış, çocukları filan korumak için. (Yok, aç yaşayıp dandik eğitim almaktan, büyüyünce de tersane de ölmekten korumayacaklar, onlar daha sonraki mevzular,sonraki seçime hayırlısıyla)

Neden koruyacaklar?

Fuhuştan filan.

Nasıl koruyacaklar?

Şöyle:

“Gençlere” “ayıp dergi” satılmayacak. Poşet içinde çıkacak vitrine. (zaten yasa öyle,kimi kekliyorlar acaba?) Satanın da ağzına biber sürecekler, rakamı hatırlamıyorum.

Benim gibi kart sapıklar da bu dergileri alırken imza atacaklarmış, sonra o imzalar artık emniyet müdürlüğüne mi,valiliğe mi gidecek bilmiyorum. Ama adınız bir olaya karıştığında, “oo sen zaten atmışın imzayı, porno dergi filan alıyormuşsun, 31 de çekiyorsundur sen…”

Çekerim. Çok pis 31 çekerim.

Ayıptır söylemesi 14-15 yaşında aldım sazı elime, o zamandan bu zamana, 18 sene geçmiş.

O kadar 31 çekmeme rağmen, çok şükür kimseye tecavüz etmedim. Kendime yediremediğim için “iş tutan kadınlara” para da vermedim, bu saçma takıntımı yensem veririm de.

Kimsenin malını da çalmadım,uyuşturucu da satmadım,onu bunu darbeye de teşvik etmedim, birşeylerin üstüne el bastırıp isyana teşvik ederek yemin de ettirmedim. Devleti de soymadım. En son Lise 1′de filandım porno sattığımda. O zaman adetti, çünkü Internet yoktu. Beyazıt’tan Beta-VHS porno alırdık, hiç de sevmezdim ama merak eder alırdık, elin gavuru nasıl yapıyor diye.

Bayiden “dergi” de almam; benim zevkime uygun dergi yok. Ben Playboy severim, o da yıllar önce yayın hayatına veda etti; “çok kapalıydı” çünkü, oysa dibine kadar estetikti, oradaki kadınlara bakar, şöyle sevgilim olsa diye hayal kurardık. Laf aramızda, yazılarını da okurdum; Çetin Altan, Engin Ardıç filan yazardı. Sanırım Hıncal Uluç’ta vardı, ne de olsa “karı kız mevzusu” var.

Bildiğim kadarıyla, benim 31′ci arkadaşlardan hiç sapık filan çıkmadı.

Kulaklarım iyi duyar, boyum kısa kaldı ama 31′den değil. Benden çok çekip 2 metre olan da oldu.

Şimdi şunu da merak ettim, mesela Hürriyet’in filan “işte en güzel bacaklı kadınlar” tarzı, “masum” fotograflarını da yasaklayacaklar mı mesela?

Allahtan yasa “şimdilik” rafa kalkmış; malum, kapatılma davası,Ergenekon filan girdi ya araya…

AKP, bu “pis işlerde” “başı açık kadın milletvekillerini” kullanıyor.

Son zamanlarda bir de Sisi mevzusu çıktı, “aaaaa” diyerek polis okulundan atıldığını, DSP’den milletvekili adayı olduğunu, Ergenekon’u filan “fikri bazda” desteklediğini öğrendim.

Erkeklere ayı filan diyen kadınlar…

Kadınlar konusunda biraz daha konuşmak farz oldu…

Farklı birinden korkmak

n18914638395_9153.jpgTopkapı sarayı bizim değildi, çocukluğumda sayfiyeye Sait Halim Paşa yalısına da gitmezdik. Ama halimiz vaktimiz yerindeydi, elbette “başka insanlar” olduğunu da biliyordum, ama görmek ve yaşamak çok farklı şeyler…

Sanırım Lise 1′deydim ve Frolayn Valide hanım üniversiteyi kazanamayacağım stresine girmişti. Lise sona kadar üniversiteye girme niyetinde bile değildim; daha ziyade ticaret hayatına derhal atılmayı, bir Maserati edinmeyi planlıyordum.

Lakin paranın musluğunu açıp kapatan insan annem olduğu için, benim yerime aldığı “oku adam ol” kararına karşı çıkmakta isteksiz,-açıkçası güçsüz- kaldım. Boynumu bükerek dershanenin yolunu tuttum.

Bu dershane “çok idealist” bazı kişiler tarafından kurulmuş bir ticarethaneydi. Moderndi filan. Amaçları eğitmek,öğretmek,insanlığa faideli gençler yetiştirmek idi.(O zaman “ulusalcılık” yoktu; milliyetçilik MHP’nin tekelindeydi. CHP ne yapardı hatırlamıyorum.)

Dershane dökülüyordu. “Kapitalist öğretmenlerin” bu girişime güçleri yetmemişti,belliki arkalarında nakliyat,bakliyat gibi “diğer” ticari faaliyetlerle iştigal eden para babaları yoktu. Beni bir odaya aldılar. “Büyüyünce ne olacaksın bakim” tadında sorular sordular. Karne vermedikleri için, “yaşlanacağım”,”okumak istemiyorum,zengin olup ayılık yapacağım” gibi cevaplar verdim. İlk kötü sürprizle de o mülakat esnasında karşılaştım; okulda belalım olmuş olan Türkçe hocası dershanenin kurucuları arasındaydı.

Beni en seçme sınıfa verdiler. Tezekle yanan bir sobası olacağını düşünmüştüm ama kalorifer bile vardı.

Sınıfa girdiğimde insanlar bana uzaylıymışım gibi baktılar. Ortam için “fazla jantiydim”, üstümdeki herşey Amerikan pazarındandı; zira o zaman böyle mahalle arasında Diesel mağazası filan yoktu.

Bakışlarda herhangi bir tehditkarlık,kıskançlık filan yoktu. Olsa da umurumda değildi; fit ve sinirli,kavgaya yer arayan bir tiptim. Adetim olduğu üzere en arka sıralara yöneldim ve bir yer buldum.

Hani şu kılçık oğlanların eski filmleri olur; bunlar aslında dahi öğrencilerdir ama sesleri çıkmaz, muhakkak ciddi de sorunları vardır. Mesela aileleri kanun kaçağıdır. O havada takılıyordum. Tahta önünde bıdı bıdı birşeyler anlatan tip sorular soruyor, aslında gayretli olduğunu sezdiğim öğrenciler cevap veremiyordu.

O derste anladım ki, Türkiyemin her yerinde “tehvid-i tedrisat” filan yoktu; kimilerine daha fazla,kimilerine daha az “öğretiliyordu”…

Bazı çocukların üstleri başları perişandı, soğuk bir gündü ve sadece kazakla gelenler vardı.

Fakir insanları sokakta görüyordum ama ilk defa bu insanlarla, aynı amaç için aynı yerdeydim. Bu beni tedirgin etmedi; sadece kendimi suçlu hissettim.

İkinci derste hepten canım sıkıldı, birkaç soruya kafamı bile kaldırmadan cevap verdim. Çünkü aynı sorunun “hadi,hadi” dercesine tekrarlanmasından sıkılmıştım. Ön sıralardan birkaç tip dönüp bana bakıyordu,bir tanesinin bakışını hiç unutmam; resmen hayranlık vardı. Okulda ne kadar berbat bir öğrenci olduğumu bilemezdi; ama bilseydi sanırım hayatı farklı bir hal alırdı.
Herşeyle bu kadar aşırı mı ilgisizdim,yoksa kendi içimde duyduğum utançtan kafamı mı kaldıramıyordum bilmiyorum. Ama kızın biriyle gözgöze geldik. Sınıftakilerden çok farklıydı. Uzun boylu,narin yapılıydı. Yüz hatları,saçları,gözleri,herşeyi çok güzeldi. Kılık kıyafet olarak da düzgündü.

Ders bitince yanıma gelip kendini tanıttı. Daha önce böyle medeni bir hareketle karşılaşmadığım ve içine kapanık bir tip olduğum için biraz afalladım. Kantine gidip çay içtik. Çıkışta da birsüre aptal aptal yürüdük,ne konuştuğumuzu bile hatırlamıyorum.

Ertesi gün aynı şeyler tekrarlandı, fakat kız ne kadar fakir olduklarını,babasının borçlarını filan anlattı. Bu yeterince boktan bir şey değilmiş gibi kızdan hoşlandığım için daha da üzülüyordum, ama söyleyecek bir şey de bulamıyor, boş boş bakıyordum.

Daha önce sadece sokakta gördüğüm insanlardan biri, bir şekilde, az ya da çok hayatıma girmişti. Üstelik bu bende çok ciddi bir rahatsızlık yaratmıştı. Saçlarıma jöle sürmemiş,daha eski bir şeyler filan giymiştim ama bu vicdanımı filan rahatlatmıyordu. Benim suçum değil diyordum,evet değildi, ama daha önce farklı birileriyle arkadaşlık kurmak gibi bir çabam da olmamıştı.

Ertesi Cumartesi tekrar dershaneye gittim, adını hatırlamadığım kız “yarın çıkışta koşalım mı?” dedi. Kız sporcuydu, ben de o zamanlar deli gibi vucut çalışıyordum, hentbol filan oynuyordum, aslında o zamanki şartlarda tam aradığım tarz biriydi. “Koşalım” dedim. Sonra bir şekilde konu yine fakirliğe geldi…

Bir ara, “bu kız benle evlenmek için bir numara çekmesin” diye bile düşündüm. Çünkü insanların sorunları hakkında konuşması görmediğim,alışmadığım birşeydi.

Ve pazar günü dershaneye gitmedim. Tek başıma boktan bir filme gittim, boş boş yürüdüm, sonra da evin yolunu tuttum. Dershane macerası da böylece bitti; evdekilere de “dershanenin seviyesi çok düşük, ya beni alın ya da başka dershaneye yazdırın” dedim. Kimse tınlamadı.

Dayımın gençken arkadaşlarının yarısı gayrimüslimmiş. İlkokulda Marsel diye bir çocuk vardı, ben onu Fransız sanıyordum. Cidden…

Sanırım, İmparatorluktan gelen hoşgörüyü çoktan yedik bitirdik. Facebook’da “Kürtden alışveriş yapmıyorum,param PKK’ya gitmiyor” ya da “En iyi Kürt ölü Kürttür” gibi iğrenç,rezil gruplar var.

Bu gruplardan birine girip bir kadının fotografına bakıyorum, kucağında çocuğu,gülümsüyor…

Nazileri hatırlıyorum.

Üstündeki herşey ABD malı, kendide Paris Hilton kılıklı -ama koca götlü- bir tip.

Kimileri neden evlenmediğimi,neden sosyal hayattan uzak durduğumu,neden şuraya buraya gitmediğimi,onla bunla takılmadığımı merak ediyor. Artık midem almıyor.

Bir Musevi tanıyorsun, “iyi, en azından Nazi değildir!” diyorsun, Kürt düşmanı çıkıyor.

Kürtle tanışıyorsun Türk düşmanı çıkıyor.

Çeçenle tanışıyorsun sokakta rastgele Rus öldürmekten bahsediyor.

Kadınlar erkeklere,erkekler kadınlara, homoseksüeller heteroseksüellere düşman…
Birileri “bölünmez bütünlük” diye bıdı bıdı ediyor,sonra “o dinci,bu gerici,şu Kürt” diye hedef gösteriyor, “katli vaciptir” diye fetva veriyor…

Ben daha bir mahalle ortamında büyüdüm; şimdiki çocuklar sitelerde büyüyorlar. Ve sadece kendileri gibi insanlarla bir arada.

Bunun adı “toplum” olamaz. Kendi hücresinde,böcek gibi yaşayan, çizgilerin içinde hareket edebilen, yine kendi salak ideolojileri çerçevesinde onu kesen,bunu öldüren zavallılar.

Villanızda yaşıyorsanız 10 metrelik duvarlar örebilirsiniz; ama bariyer,beton blok ve çitlerle “ayrılan” sitelerde yaşayan insanlar, hayatı sadece orada görenler,orada büyüyüp orada eğlenen,evlenen ve geberip giden insanlar bir toplum olamazlar.

Aslında insan da olamazlar.

Soljenitsin öldü

Soljenitsin öldüDaha geçenlerde, laf arasında Soljenitsin’den bahsetmiştim…

Ivan Desinovich, ya da Denisovich’in (hangisi doğru?)’in hayatındaki bir gün’ü okuduğumda, Soljenitsin’in muhalif olduğunu bilmiyordum.

Bizim sol faşistlerin yere göğe koyamadığı Stalin, Soljenitsin’in bir arkadaşına yazdığı mektupta kendisinden “patron” diye bahsettiği için,Soljenitsin’i Gulag’a sürgüne yolluyor. (Gerekçe,Sovyet devrimine zarar vermek gibi eften püften Bir şey; yoksa Stalin kendisine laf gelmesine aldırış etmez, herşey vatan için).

Soljenitsin’in ne dediğine bakmak gerekir; zira bizler NATO’nun yarattığı öcülerle büyümüş bir toplum olarak, SSCB’nin boktan yanlarını rasyonel olarak bilmeyiz. “Dinsiz,gavur,parası olanı öldürüyorlar” tarzı gerzekçe gerekçelerle bir Rus korkusu yaratılmıştır. Son olarak Kenan Evren, Rus salatasının adını Amerikan salatası olarak değiştirerek, ülkeyi Rusya’dan gelecek fenalıklara karşı korumuştur!

Ha, batı toplumu, Nobel’i Soljenitsin’e muhalif olduğu için verdiğini de itiraf etmiştir! Demekki, entelektüeller de zaman zaman devlet ve devletler üstü kurumlar kadar yalancı ve ikiyüzlü olabiliyorlar! Cidden, romanı okuduktan sonra Nobel aldığını öğrenmiş ve dumur olmuştum. Fena roman değildir, ama Nobel alacak kadar da iyi değildir bence.

Eh,Nobel’i alan Soljenitsin’e de tekrar sürgün yolu gözükecektir. Soljenitsin,bu sefer ABD’ye gider.
(Orhan Pamuk da orada değilmi yahu?)

Soljenitsin bir komünizm karşıtıydı. Stalin’in diktatör olduğunu kabul etmekle birlikte,Lenin’in de ondan farklı olmadığını söylüyordu. Bu maalesef asla bilemeyeceğiz bir şey; çünkü her devrim lideri, kendinden öncekilere ve yandaşlarına son derece acımasız davranmıştır. Bunu da normal kabul etmek zorundayız; zira yenilen güçler hemen pes edip köşelerine çekilmiyorlar. Ayrıca, komünizmin doğası gereği totaliter olduğunu söyler ki, burada aynı fikirde değilim. Nitekim, soğuk savaş ABD’si -ki soğuk savaş sonrasında da hala öyle- daha az totaliter ya da otoriter değildir. Din ve vicdan özgürlüğü özellikle Stalin Rusya’sının mottoları olmadı,gelgelelim batı yüzyıllarca dini halkı sömürmek için kullandı. Aslını isterseniz, Fransız ihtilali de dahil, batının 8.Henry’den sonra gerçek bir devrimci görmediğini iddia ediyorum. Fransız ihtilali’nde Voltaire gibi adamlar baskın olabilseydi dünyanın kaderi farklı gelişebilirdi; ancak meydan Rousseau gibi Jakobenlere kaldı. Nitekim demokrat olarak gördüğümüz batı’da bana göre faşizmin fikir babası Fransızlar olmuştur; Hitler gibi adamlar da aldıkları ilhama bir de Hegel gibi düşünürlerin fikirlerini ekleyince çember tamamlanmıştır.

Aslında Solejnitsin, bir şekilde son ortaya attığım iddiayı desteklemiştir; ona göre Çarlık Rusyasında “siyasi suçluların” sayısı, Sovyetlerdekinin onda biriydi. Çarlar daha az şiddet yanlısıydı ve sansür yoktu.

Gariptirki, totaliter olarak tanımlanan İmparatorluklar, halklara bazı alanlarda daha fazla özgürlük tanımışlardır. Aslında burada çok da bir sürpriz yok; zira geniş coğrafyalara yayılan impratorluklar çok değişik etnik kökenlerden insanlardan oluşabiliyordu ve bu da milli devlet olgusunun ortaya çıkardığı xenophobia’yı engellemiştir. İmparatorlukların sorunu,harç olarak dini kullanmak oldu. Bunun da ne kadar sorun olduğu tartışılır; nitekim Osmanlı’da iki ayrı hukuk bir arada yürümüştür ve Osmanlı son döneminde laiktir. (Hilafeti öne sürmeyin; Vatikan ve papalığı tanıyan AB ülkelerinin laik olduğunu kabul ediyorsanız, hilafeti de sembolik bir kurum olarak kabul etmeli ve laikliğe halel getirmediğini kabullenmelisiniz. Seküler hukuk devrede olduğu sürece laiklik var mı yokmu tartışması gereksizdir)

Soljenitsin’in Vietnam Savaşı hakkındaki fikirleri de şaşırtıcıdır; müdahaleyi haklı görür.

Bu da tartışmalı bir konu. Vietnam,savaşı kazandığı halde, kaybeden yine halk olmuştur.

Eğer ABD kazansaydı, -ya da onlardan önce Fransa- Vietnam halkının bugün daha iyi koşullarda olacağını söyleyemezdik. Eğer öyle olsa, Belçika’nın işgal ettiği Kongo’da bugün durum farklı olurdu; ancak Belçika’nın yarattığı kargaşa yüzünden Kongo’da milyonlar öldü ve uzun süre de ölmeye devam edecek.

NATO hakkında söylediklerine ise %100 katılıyorum; Hitler ile NATO arasında hiçbir fark yok…

Türban sorunu nasıl çözülür?

Aaa,türban sorunu mu vardı?

Yoktu tabii,olsa olsa AKP çıkarmıştır.

AKP, türban konusunda suçsuz değil. İşi özellikle çözümsüz bırakıp,bu gerginlik sayesinde tabanına şov yapıyor. Aynı zamanda “bakın,türbanı Çankaya köşküne kadar çıkardık” diyebilecek konuma da geldiler ve bunun yeterli olacağını sanıyorlar.

Ben AKP’ye oy verdim, ama AKP tabanından filan değilim. İkinci kez geldiklerinde anayasayı değiştirecek, YÖK’ü kaldıracak cesareti bulacaklarını sanmıştım, fena halde yanıldım.

AKP bu işi çözemez.

Tabi, “berikiler” de çözmek istemeyeceklerdir; zira tek medet umdukları şey, yersiz şeriat korkusudur.

Bu işi kim çözer? Bir mucize olup da Ufuk Uras başbakan olmazsa, olup da suikaste kurban gitmezse, Türkiye’de bu işi çözebilecek ya da çözmek isteyecek birileri yoktur.

Oysa, çözüm basittir.

Hayır; Emre Kongar’ın akla zarar “çözümü” gibi değil…

Neydi Kongar’ın çözümü? Türbanlı öğrenciyi devletin üniversitesine alacak, ama devletin kurumlarında çalıştırmayacaksın!

Bu şuna benzer; adamı polis kolejine alacak, sonra da “biz senin tipini beğenmedik, mezun olunca özel güvenlik işine girebilirsin ama” diyeceksin…

Türban sorununu çözmek kolaydır. Türbanlı doktor erkek hastaya bakmıyorsa, önce diplomasını alır, sonra da çok uzun süre, en az 20 yıl, içeri atarsın. Öyle ya, biz senin türbanına saygı gösteriyorsak, sende insan hayatına ve mesleğine saygı göstereceksin.

Ha, türbanlı doktorun sadece özel hastanede çalışmasına izin verir, erkek hastaya bakmamak gibi bir hayvanlık yaptığında da para cezası kesmekle yetinirsen, hem toplumun sağlığıyla oynarsın, hem de keyfi uygulamalara kapı açarsın. Türbanlı olmayanlar da türbanlı gördüklerinde kıl olurlar.

Türban bir siyasi tavır mıdır? Onu takana sormanız gerekir. Ama sormadan, “ya bunlar Fethullahçı” diyorsanız, Fethullahçı olmak da suçsa, önce Fethullah Gülen’i Türkiye’ye getirir ve yargılarsınız. Interpol’ü filan anlatacak değilim, bunun yasal yolları var.

Tabi bu arada nasıl orduda şeriatçı subaylar tasfiye ediliyorsa, polis içindeki Fethullahçıları da tasfiye edersiniz.

Bunu AKP yapmadı, hadi diyelim o Fethullahçı. Ondan öncekiler neden yapmadılar?

1, toplam 4 sayfa1234»