* You are viewing Posts Tagged ‘güzel insanlar’

Faithless’ın has dişisi Sister Bliss

Faithless’ın has dişisi Sister BlissFaithless’ı severim. Sister Bliss (Bliss Bacı:P) i ayrıca bir severim; zira yaratıcılık konusunda sivrilmiş çok nadir hatun kişilerden birisidir kendisi. Kimileri kendisini pek güzel bulurmuş; ben baktım baktım güzel bulamadım.

Sister Bliss’in gerçek adı, Ayalah Bentovim’miş. İbranice אילה בן-טובים yazılırmış. (amma ekonomik dil, öğrensem mi acaba!). Boşuna Bliss bacı demiyorum; 1970 doğumlu, benden 5 yaş büyük.

Bliss abla, Bliss bacı, Sister Bliss, hadi daha Hıristiyan ifadeyle (iyi de hatun Yahudi) Rahibe Bliss, müziğe 5 yaşında başlamış. (Daha 6 yaşında başlayanı görmedim!). 5 yaşında piyano çalarak başlamış, Chopin’i filan höpürdettikten sonra Keman, Saksafon (abuk sabuk yorum yazanı oyarım) ve de Bas ile devam etmiş. Yetenek karşısında çüş deyip boyun eğdim; bilhassa keman olayı beni kopardı. (İsteyene keman, 24 saat içinde tahtaya tırnak sürtme sesinden farklı bir ses çıkarın keman sizin olsun. “Ne var lan çingeneler de çalıyor” gibi zevzekçe yorum yapmayın, çok kızarım).

Ayalah bacım aynı zamanda iyi DJ’miş; hiç dinlemedim kendisini. Gelgelelim, Faitless’da müziğin tamamen ondan sorulduğu rivayet edilir. Yine iddiaya göre, synthesizer olayını bitirip kenara koymuş; öyle marş gibi insanın aklına kazınan, tek mezurda bile mevzuyu bitiren tipik Faithless atraksiyonları Bliss bacıdan çıkarmış.

Hadi azıcık rakı-şiş kebap muhabbeti de yapayım da, birilerinin gururu okşansın. Bliss ablam gençliğinde otostopla Türkiye turu atmış; ordan arz-ı mevut’a kaymış mıdır bilinmez.

Bizene yav elin gavur gacısından diyebilirsiniz; bizim şımarık ve gerzek kızlar da feyz alsınlar diye yazdım. Yonja’ya filan 29 tane poz koyuyorlar ya, belki arada doğru dürüst birşeyler yapacakları da gelir. Böylece sadece modern görünümlü hanzolar değil de, başkaları da güzel birşeyler karalar haklarında. (Amma sosyolojik içerikli oldu, ver bunu şimdi Emre Kongar’a, Mehmet Barlas’ın suratına çarpsın)

Saat sabahın 7’si, kaç gündür uyumadım ben bile unuttum; idare edin artık.

[youtube x1o_f38VrlM nolink]

Jeremy Clarkson

Top Gear’ın delisiyim. (Çook uzun zamandır izlemesemde). Top Gear’ı sadece bir otomobil programı olarak değerlendirmek biraz abes kaçar. Top Gear bir show programı. Çekimlerin kalitesi,müzikler, sunum, herşey enfes. Onun için, Türkiye’deki otomotiv programları beni kusturuyor. Hani dandik programların sayısı akıl almaz derecede çok filan ama, bu kadar hayal gücü ve zekadan yoksun program çekip insanların vakitlerini ziyan etmenin mantığını anlamış değilim.

Geçen sene, bu uyuz programlardan birine denk geldim; Hyundai Coupe ve Ethem Genim. Ethem Genim, motorsporlarına çok girip çıktı, co pilotu da daima manken olurdu. “Yahu hiç duymadık, Ethem Genim kim?” derseniz, duymamanız normal derim.

Ethem Genim artık bayağı yaşlanmış, Allah uzun ömür versin. Hyundai Coupe’yi pazar gezintisine çıkan babam gibi kullandı ve yol tutuşunu öve öve bitiremedi. (Market arabasını iterek kendisiyle yarışabilirdim o gün) “Arabanın rengi kırmızı, koltukları da deri” gibi zeka dolu yorumlar yaparak, Hyundai Coupe almayı düşünen körlere de aracı tanıtmış oldular. Bunun dışında enteresan birşey olmadı.

Açıkçası, herhangi bir otomotiv ithalatçısı olsam, bu tip programlara araç vermem. Bu arabaları zaten yolda görüyoruz, üstelik çok daha hızlı giderken.

Jeremy Clarkson ise, bir arabanın satılıp satılmamasını belirleyecek bir güce sahip. Çünkü o ve Top Gear, bir arabayı alıp, enfes görüntülerle birlikte süper star yapabiliyor. Arabaları kullananlar emekli yarışçılar değil, bu işi seven adamlar. Tabi bir de Stig faktörü var. (Stig’in Damon Hill olabileceği rivayet ediliyor, bu da programa biraz gizem katan bir unsur!)

Top Gear’dan kadınlar bile zevk alabiliyor, hatta otomobille alakası olmayan kadınlar bile. Mesela bir programda Subaru Impreza ile Mitsubishi Lancer EVO’yu kapıştırdılar, sırf İskoçya manzarasının hatırına bile kaçmayacak programdı. Espriler kaliteli. Çekimler kaliteli. Test sürüşleri, Hollywood prodüksiyonu filmleri aratmıyor (bence daha da iyi).

Türkiye’de Top Gear kalitesinde program yapılamaz mı? Hayır. Çünkü Jeremy Clarkson gibi bir adam yok. Herhalde biraz Clarkson’ın aynı zamanda gazeteci ve yazar olmasından ilham alarak,  Fatih (neydi soyadı ya, “tek etek”‘in yapımcısı Fatih bu) bu işe soyundu ve donukluğuyla içimizi kıydı.

Jeremy Clarkson, aşırı sivri bir herif. Zamanında Opel’i, Alfa Romeo’yu yerin dibine soktu. Türkiye’de kaç mümessil böyle riske girebilir ki? Zaten bu programları seyreden de olmadığı için, bağımsız, adam gibi program yapamazsınız. Türkiye’den Clarkson filanda çıkmaz. Çünkü, biz alçakgönüllüyü oynayıp kendini bir halt sanan,boş tafra yapan adamlarız. Öyle televizyona çıkıp, “kardeşim sen gerizekalı ve yeteneksizsin” diyecek adam da yok; biz arkadan konuşmayı, ayak kaydırmayı severiz.

Clarkson’ın bunu yapmaya ihtiyacı yok; çünkü adamın zekası, yeteneği ve mesleği var.

Kendi başını yiyen aktörler: Mickey Rourke

Mickey RourkeBenim gibi 30′u deviren hemen her erkeğin gençlik idollerinden biridir Mickey Rourke. Gerçek hayatta da filmlerinde olduğu gibi ayyaştır,serseridir,motor meraklısıdır,hatta boksördür.

Bizim zamanımızda Mickey Rourke,kızların bir kısmı tarafından yere göğe konulamaz, bir kısmı tarafından da nefret edilirdi. Zira o zaman da “erkek gibi adam” yerine, tıfıl oğlan çocuklarını beğenen zirzop kızlar vardı. Yine de hakkını yemeyelim, bizim zamanın kadınları şimdiki eksik etek zibidilere on basar! Paris Hilton namlı kevaşe çıktığından beri, kızlar da iyiden iyiye gerzek ve çekilmez oldular. Tabii bu sözüm, gerzeklik ve kevaşeliği hayat tarzı olarak benimsemiş beyinsizler için.

Bazı insanlar kendi kendilerini yoketmeye bayılırlar; sinema dünyasından aklıma ilk gelen isimler Malcolm McDowell ve Mickey Rourke oluyor örnek olarak.

Bu arada, oyunculuk konusunda hakkını yemeyelim. Ben Mickey Rourke’un kötü oynadığı çok az film gördüm, 1991′de başlayıp suratını dağıtmasıyla devam eden boks macerasından sonra sıkı bir dönüş yaptı ve dibe vurduğu yerden, yaşlanan ve çirkinleşen suratına rağmen yine yükselmesini bildi. Hele Angel Heart, kendi yazdığı Homeboy, White Sands, Barfly, Year of the dragon gibi filmlerde adeta şov yapmıştır. Biraz daha ileri giderek, Angel Heart’ta Robert de Niro’yu gölgede bıraktığını söyleyebilirim Mickey Rourke’un.

Mickey Rourke hakkında yönetmenlerin de görüşleri çok değişken. Örneğin, bence tek iyi filmi Angel Heart olan Alan Parker, Rourke’un tehlikeli bir adam olduğunu, kaprislerini anlata anlata bitiremiyor. Tony Scott’da, dandik Domino filminde kendisiyle epeyce sorun yaşamış. Francis Ford Coppola yanında birçok yönetmen ise Mickey Rourke hayranı, oyuncular arasında da epeyce saygı görüyor, hatta Johnny Depp, Rourke hayranlığını sıkça dile getiren aktörlerden biri. Rivayete göre, Rumble Fish hakkında kötü eleştiriler yazan gazetelerin muhabirleriyle bile 7-8 sene görüşmeyi reddetmiş Mickey Rourke.

Gelgelelim, skandalları oyunculuk kariyerinden sık konuşuluyor çoğu zaman. İrlanda kökenli Rourke, IRA’ya yardım ettiğini söylediğinde başı epeyce belaya girmiş, meşhur suç ailesi Gotti ile iyi ilişkiler kurduğunu söyleyince de şimşekleri iyice üzerine çekmişti. Tabii birde Carre Otis ile olan olaylı evliliği filan var. Lakin son zamanlarda George Bush’u destekler olmuş; yıldızı sönen Hollywood yıldızlarının kapıldığı bir furya bu. Arnold abi vali oluyor, kimsenin kapısını çalmadığı Bruce Willis fanatik cumhuriyetçi ve Bush destekçisi oluveriyor.

Asıl adı Philip Andre Rourke olan ve çoğunlukla bu isimle ringlere çıkan Mickey Rourke’un boks kariyeri de oldukça etkileyici; 12 yaşında ilk şampiyonluğunu kazanıyor. 70′li yıllarda, 26 maçta 17 nakavt gibi güzel bir seri yakalıyor. Aslında serserinin teki olduğu o yıllardan belli; zira bu maçların dördünde diskalifiye olmuş. 1994′te, bokstan 1 milyon dolar kazanmış; muhtemelen çoğunu da kırılan elmacık kemiklerini tamir ettirmek üzere cerrahlara vermiş!

Barfly filmi ile ilgili de ilginç bir anektod mevcut. Film, aslında Charles Bukowski’nin gayrı resmi hayat hikayesi. Bukowski, Rourke’dan bile sıkı bir alkolik. Birgün Bukowski’nin de olduğu bir ortama, Mickey Rourke’u deneme çekimine çağırıyorlar. Daha güneş bile batmadığı halde, Rourke, devrilmek üzere bir haldeyken kapıdan giriyor. O dakika Bukowski “deneme çekimine gerek yok, adamımız bu” diyor.

Kavgacı ve sağı solu belli olmayan biri olmasına rağmen, çok merhametli ve yardımsever, hatta içine kapanık biri olduğu da söyleniyor. Hatta, ikinci kariyer zirvesini bu camiada çok sevilmesine ve saygı duyulmasına bağlayanlar da var. Kim ne derse desin, 53 yaşında olmasına rağmen, hala delikanlı adam, iyi oyuncu Mickey Rourke. Arada Bush yalakalığı yapmış olsada, en azından bizim kuşağın çoğunun şimdi bile idolü.

Son olarak bir de Mickey Rourke filmografisi ekleyelim de tam olsun:

Sin City 2 (2007)
The Night Job (2007)
Alex Rider: Operation Stormbreaker (2006)
The Night Job (2007)
Killshot (2006)
Domino (2005)
Sin City (2005)
Man on Fire (2004)
Once Upon a Time in Mexico (2003)
Masked and Anonymous (2003)
Spun (2003)
They Crawl (2001)
Picture Claire (2002)
The Hire: Follow (2001)
The Pledge (2001)
Get Carter (2000)
Shergar (1999)
Buffalo ‘66 (1998)
Thursday (1998)
The Rainmaker (1997)
Love in Paris (1997) [aka Another 9 1/2 Weeks]
Double Team (1997)
Bullet (1996)
Exit in Red (1996)
Fall Time (1995)
The Last Outlaw (1994)
F.T.W. (1994)
White Sands (1992)
Harley Davidson and the Marlboro Man (1991)
Wild Orchid (1990)
Desperate Hours (1990)
Francesco (1989)
Johnny Handsome (1989)
Homeboy (1988)
Barfly (1987)
A Prayer for the Dying (1987)
Angel Heart (1987)
9 1/2 Weeks (1986)
Year of the Dragon (1985)
The Pope of Greenwich Village (1984)
Rumble Fish (1983)
Diner (1982)
Eureka (1982)
Body Heat (1981)
Heaven’s Gate (1980)
Fade to Black (1980)
1941 (1979)

1, toplam 1 sayfa1