* You are viewing Posts Tagged ‘insan davranışları’

Ahlakı yeniden düşünmek

Bayramda Edirne’deydim. “İnsanların özel hayatlarına saygı” prensibim uyarınca adını zikretmeyeceğim bir akrabam, tüylerimi diken diken eden birşey söyledi. Eğer 10 sene önce olsaydı, abartmıyorum, çatalı alıp rastgele bir tarafına saplardım. Yapmak istemedim mi, çok istedim. Yapmadım,çünkü lanet olsun yaşlandım. Artık kavgaya gürültüye eskisi gibi tahammül edemiyorum. Bundan kaçınıyorum ve hiç hoşuma gitmiyor. Başka nedenler de var, ama hiçbirisi “aile ilişkilerini bozmamak” değil.

Sülalenin erkekleri ve kadınların bir kısmı oturmuş rakı içiyoruz. Doğrusunu isterseniz, Mastika rakısının bu kadar güzel olduğunu keşfetmem uzun sürdü. Rakı içmenin gerçekten bir yaşı var.
Televizyon açık; çünkü yengem herkes sohbet ederken kenara çekilip TV izlemeyi sever. O sırada, artık her çocuğun sigortalı olacağına dair bir haber.

Bence bu Türkiye için bir devrim. Türkiye tarihinde, sosyal güvenlik adına yaşanmış belki de tek olumlu şey.

Gerçekten mutlu oldum; çünkü artık 5 yaşında çocuklarının parasızlık yüzünden ölmesini görmeyecek insanlar. Televizyonlar da bu insanları sömüremeyecekler. Şimdi sevdiğiniz birinin, özellikle de çocuğunuzun, bırakın kendi çocuğunuzu, herhangi bir çocuğun parası olmadığı için boku bokuna öldüğünü düşünün.

Çocukları da bırakın, herhangi bir insanın parasızlık yüzünden öldüğü bir dünya, yokolmayı hak ediyordur. Bu boktan hepimiz sorumluyuz; dilenciye sadaka vermek vicdanınızı kurtardığınızı zannetmenizi sağlayabilir ama gerçekte çok fazla bir şey değiştirmiyor. Neden mi? Çünkü çoğu insan hala insan olamadı. Birazcık bile.

Herif, “şimdi bunun maliyetini de çalışana yükleyecekler” dedi, sinirlendi.

“Senin yedi zürriyetini..” diye başlamak kafamdan geçerken, rakıyı fondipledim. Bir tane daha doldurup balkona çıktım.

Herşeyin anlamsız geldiği zamanlardan biriydi. Kimisi, cebine iPhone’u koyunca rahatlayıp, “hayat güzel” diyebiliyor. Benim gibilerinse cevap vermesi gereken çok soru var. Sigara aldığım bakkalın suratı asıksa moralim bozuluyor. İnsanları çok mu seviyorum? Hayır. Sadece merak ediyorum. Adam belki o anda ciddi bir dram yaşıyor. İşin daha boktan tarafı şu; çoğu insan, ufak müdahalelerle düzelecek şeyler yüzünden, aptalca inançlar yüzünden, toplumun gerzekçe algıları ve müdahaleleri yüzünden bu dramı yaşıyorlar. Kanser olan biri beni çok da üzmüyor; çünkü hastalanıp ölmek, doğal hayat sürecinin değiştirilemez gerçeklerinden biri. Ama bir yanda açlıktan ölen insanlar gibi bir “insanın” asla kabul edemeyeceği gerçekler var.

İster kabul edin ister etmeyin, yaşadığınız hayatın çok çok küçük bir kısmı üzerinde kontrole sahipsiniz. Belki birinden hoşlanıyorsunuz, belki o da sizden hoşlanıyor; ama bir ilişkiniz olmayacak ve bu ikiniz istemediği için değil, arkadaşlarınız, toplum ya da sizin inançlarınız izin vermediği için böyle olacak.

En temel ahlak kurallarından biri “çalmamak”.

Muhtemelen, paranız olmadığı için hiç aç kalmadınız. Onun için, çalmak size çok ayıp gelebilir. Hatta, “asla çalmam” diye atıp tutabilirsiniz. İyi, ölün o zaman.

Çocuğunuz ilaç parası olmadığı için ölürken siz yine de çalmayın. Emin olun ikinizin mekanı da cennet olacaktır!

“Macera olsun diye” yapılan birkaç “market fareliği” dışında hiç çalmadım. Ama çalmam diyemem. Kendine saygısı olan her insan gibi -ahlak demiyorum-, daha iyi bir hayat standardı için, başarı için, daha çok kadınla yatmak için, daha pahalı bir viski, daha hızlı bir araba için asla çalmam. Gelgelelim, ortada bir ölüm kalım meselesi varsa, düşünmem bile. Evet; küçük kurallar da olmalı. Çaldığınız kişi sizin kadar zor duruma düşecekse ondan çalmamalısınız. İhtiyacınızdan fazla çalmamalısınız. Ama sizi bu duruma düşüren kişiden çalıyorsanız, bence bunun bir limiti olmamalı!

Ahlak sizi mi koruyor? Toplumu mu koruyor? Toplumun iyiliği içinmi?

İnsanlar pisi pisine ölürken, “çalma” kuralının toplumu korumadığı kesin. Sizi de korumuyor; zira ölen ya sizsiniz, ya da çok sevdiğiniz biri.

Toplumun iyiliği için mi? Ölen masum çocukların iyiliği için olmayabildiği kesin. Ama evet; ilaç şirketlerinin deposunu soymuyorsanız, ahlak onları koruyor.

Gerçek şu ki, ahlak çoğu zaman ahlaksızın işine yarıyor.

Sözgelimi, siz ilaç olmadığı için ölürken (gerçek), ilaç şirketinin deposunu soymadığınız için erdemli bir iş yapmış oluyorsunuz (mit). İlaç şirketi, ultra yüksek karlarla büyük paralar kazanıyor ama (gerçek), muhtemelen “öbür tarafta” siz ondan daha iyi durumda olacaksınız (mit).

Bireycilik ve bireysellik farklı şeylerdir

bodyarmour1.jpgGeçenlerde -ne kadar geçti bilmiyorum!- bir blog yazarıyla osuruktan bir sebepten ötürü ağız dalaşına girdik. Konu bir domain meselesi. Tafsilatına girecek değilim, zira insanların özel hayatlarını deşifre etmeyi uzun süre önce bıraktım. Kendisi blogumu okuyorsa -okuduğunu sanıyorum- “aha o bendim” diyecektir. (aha kısmından emin değilim).

Farkettiğim şey, yaşça benden bile(!) büyük olan birinin, bana bile(!) çocukça gelen, abartıya kaçmış güvensizliğiydi. Üstelik, buna neden olacak bir şey yapmadığım gibi, geri alabileceğini sandığı bazı hakları kaptırmaması için böyle bir girişimde bulunmuştum. Kendimce yaptığım bu iyilik, bana baş ağrısı olarak geri döndü.

Nereden nereye…

Modern insanın gitgide son derece zavallı,ezik,güçsüz ve çaresizlik duyguları içine hapsedilmiş bir varlık haline getirildiğini düşünüyorum.

Kendimi de tenzih ediyor değilim; bir ayrıcalığım, sadece bunun farkında olmak. Artık kendimi birçok insana göre daha sağlıklı bulmaya başladım.

Son 1 ayda, sayısız güvensizlik örneği gördüm. Ortak nokta, hepsinde kötü birşeyler yapamayacak kadar uzakta olmamdı.

İnsanlar uyutuluyorlar. “Bireysellik” denen şey, insanlara yutturulan bir palavradan ibaret. Bireysellik yalanı altında, insanlara “bireycilik” yutturuluyor.

Ne anlatmaya çalıştığımı anlamanız açısından, farkı kendimce anlatayım. Bu kelimelerin anlamlarına herhangi bir yerden bakmış değilim. O yüzden, bunları Zipotink ya da Zipotinkizm filan gibi “gerçekte olmayan” kelimelermiş gibi düşünebilirsiniz.

Bireysellikle başlayalım. Bireysellikten anladığım, insanın kendini diğer insanlardan ayıran özellikleri hakkında çalışması, kısacası farklılığını artırmak ve geliştirmek istemesidir bana göre. Bunun içine muhakkak özgür düşünceyi de katarım. Kişi ne kadar farklı düşünceleri dinler, okur, öğrenir, gözlemler,bunlar hakkında düşünür, ama sonucunda kendini farklı bir birey haline getirecek bir senteze varırsa, o ölçüde birey olur. Bunun tersine kısaca koyun olmak diyebiliriz.

Bireysellik pozitif bir yönelimdir bu açıdan. İçinde “dünyaya ve insanlara açılmak”, keşfetmek, beyni çalıştırmak ve sağlıklı-samimi bir sosyallik vardır. Denemekten,öğrenmekten,dolayısıyla yanılmaktan kaçmamayı içerir.

Bireycilik ise, yine kendi uydurma tanımımla şöyle birşeydir: İnsana, daima yalnız olduğunu, yeni insan,durum, hatta eşyaların tehdit unsuru olabileceğini, alışıldık yolda gitmenin tehlikeden kaçınmanın en isabetli şekli olduğunu önerir. Bireyci biri, kendini olayların ve ilişkilerin odağında görür ve çevresindeki herşey ikincil önemde, ancak potansiyel olarak zararlı,tehlikeli şeylerdir. Bu aslında bir tür şizofreni halidir ama toplumun çoğunluğunu oluşturmaya başlayan, genelde de üst sosyokültürel katmanlarda bulunan bireyciler (buradan toplumun üst sosyokültürel dilimlere doğru yol aldığını çıkarmak saçma olacaktır; tam tersine, üst sosyokültürel dilimde gelişen bireycilik altlara doğru inmektedir) “sosyal tavırlar” sergilerler. Genelde çok sayıda ahbapları vardır. İlişkileri, duyguları, önemli bazı sosyal konulardaki görüşleri son derece yüzeysel, samimiyetsiz ve basmakalıptır. İlişkileri sürdürmek istemelerinin nedeni insani ihtiyaçlardan değil, kendilerini daha çok sağlama alma güdüsünden kaynaklanır. Sürekli birşeyler inşa etme telaşı içinde olmalarına rağmen, aslında iskambilden kaleler yaparlar. İlişkiler, görüşler, garantiler en ufak bir sarsıntıda çökme eğilimindedir. Doğal olarak, mutsuz ve güvensizdirler. Diğer insanları,gerçekleri ve dünyayı algılama yetileri son derece geridir.

Şişme kadın – 2

chelsea_shane.jpgBuradaki şişme kadınlar isimli yazıma çok talep olunca -Google söylüyor- ben de ikincisini yazayım dedim.

Ancak, bu biraz farklı bir tadda. Hani, Terminator’ü çektikten sonra, 2.sini çekerken “yav,bu da aşk filmi olsun, hatta Goddard çeksin anasını satayım” demek gibi.

Şişme kadınlarla seks yapabilen erkeklerin ruh halini çok merak ediyorum.

Mesela,isim filan takıyorlarmı?

“Bundan önce Aylin vardı, çok abanınca patladı Aylin. Lastikçide fitil yaptırdım,yama yaptırdım olmadı. Sonunda attık. Ondan önce Sıdıka vardı. Hoppa karıydı. Altımdan kayıp kayıp giderdi. Lastikçi “abi buna nitrojen basalım daha iyi tutunur” dedi. Nitrojen bastık o da fayda etmedi. Sonunda helyum basayım dedim, o da ısınmadan patladı. Sıdıka kullanılamaz hale geldi, ben de yandım. Ama bu Aysun’dan çok memnunum, yeni model, lateks-neopren karışımı, aramızda güzel bir ten uyumu var”

Çok ucuz, ama kullanılmamış(!) bir tane bulursam alıp salona koymak istiyorum. Evli arkadaşlarım gelip gittiğinden değil, çok evli çift gelse vallahi koyacağım.

“Bu da karım Nebahat. Pek hamarat sayılmaz, ama kendi halinde, sessiz. Evlen evlen dediniz, sonunda biz de bir yuva kurduk işte”.

Araştırmadım ama bekaret zarı olan modeller yaparlarsa çok tutar diye düşünüyorum. Hatta yıkanınca çıkan kırmızı boya da koysunlar içine.

Bir de, ileride birgün denize şişme kadınla girmek istiyorum (namus meselesinden dolayı tek parça mayo giydirerek). Öyle ya,çocukken ördekle filan girerdik, bu yaştan sonra ördekle,simitle girecek değiliz ya!

Merak ediyorum, bunlar haşır huşur edip yataktan kaymıyorlarmı? Şişirmek için pompa veriyorlarmı, yoksa ağızla mı şişiriyoruz (ağızla az kadın şişirmedik hani!) Son olarak, tıpaları nerdedir?

Şişme kadının yanında garanti belgesi ve fatura veriyorlar mı? Örneğin 1 haftada patlatıp geri götürürsem “abi üretim hatası değil, kullanım hatası” derler mi?

Şişme kadınlar kıskanılıyor mu? Mesela, eve gelip arkadaşımı şişme kadınımla cürmü meşhut durumunda yakalarsam, ikisini de vurursam, cezadan indirim alır mıyım?

*Bu arada merak edip girdim araştırma yaptım. “Naylonlar” 70 YTL’den filan başlıyor. Bir de silikonluları varmış. (Şişme derdi yok!) Bunlar bayağı pahalı,1.000-2.000 YTL arası (zamanında o paraya canlı Rus satıyorlardı). Resimdeki model Chelsea Shane’miş (vallahi tanımadım) Bakın ne diyor:”Realistik Kadınlar Chelsea Shane tam %100 silkon şişirmek için uğraşmanıza gerekyok gerçeğini aratmayacak özelliklere pişman olmayacaksınız … ” (Gerçeğini bilmeyenleri kekliyorlar!)

Farklı birinden korkmak

n18914638395_9153.jpgTopkapı sarayı bizim değildi, çocukluğumda sayfiyeye Sait Halim Paşa yalısına da gitmezdik. Ama halimiz vaktimiz yerindeydi, elbette “başka insanlar” olduğunu da biliyordum, ama görmek ve yaşamak çok farklı şeyler…

Sanırım Lise 1′deydim ve Frolayn Valide hanım üniversiteyi kazanamayacağım stresine girmişti. Lise sona kadar üniversiteye girme niyetinde bile değildim; daha ziyade ticaret hayatına derhal atılmayı, bir Maserati edinmeyi planlıyordum.

Lakin paranın musluğunu açıp kapatan insan annem olduğu için, benim yerime aldığı “oku adam ol” kararına karşı çıkmakta isteksiz,-açıkçası güçsüz- kaldım. Boynumu bükerek dershanenin yolunu tuttum.

Bu dershane “çok idealist” bazı kişiler tarafından kurulmuş bir ticarethaneydi. Moderndi filan. Amaçları eğitmek,öğretmek,insanlığa faideli gençler yetiştirmek idi.(O zaman “ulusalcılık” yoktu; milliyetçilik MHP’nin tekelindeydi. CHP ne yapardı hatırlamıyorum.)

Dershane dökülüyordu. “Kapitalist öğretmenlerin” bu girişime güçleri yetmemişti,belliki arkalarında nakliyat,bakliyat gibi “diğer” ticari faaliyetlerle iştigal eden para babaları yoktu. Beni bir odaya aldılar. “Büyüyünce ne olacaksın bakim” tadında sorular sordular. Karne vermedikleri için, “yaşlanacağım”,”okumak istemiyorum,zengin olup ayılık yapacağım” gibi cevaplar verdim. İlk kötü sürprizle de o mülakat esnasında karşılaştım; okulda belalım olmuş olan Türkçe hocası dershanenin kurucuları arasındaydı.

Beni en seçme sınıfa verdiler. Tezekle yanan bir sobası olacağını düşünmüştüm ama kalorifer bile vardı.

Sınıfa girdiğimde insanlar bana uzaylıymışım gibi baktılar. Ortam için “fazla jantiydim”, üstümdeki herşey Amerikan pazarındandı; zira o zaman böyle mahalle arasında Diesel mağazası filan yoktu.

Bakışlarda herhangi bir tehditkarlık,kıskançlık filan yoktu. Olsa da umurumda değildi; fit ve sinirli,kavgaya yer arayan bir tiptim. Adetim olduğu üzere en arka sıralara yöneldim ve bir yer buldum.

Hani şu kılçık oğlanların eski filmleri olur; bunlar aslında dahi öğrencilerdir ama sesleri çıkmaz, muhakkak ciddi de sorunları vardır. Mesela aileleri kanun kaçağıdır. O havada takılıyordum. Tahta önünde bıdı bıdı birşeyler anlatan tip sorular soruyor, aslında gayretli olduğunu sezdiğim öğrenciler cevap veremiyordu.

O derste anladım ki, Türkiyemin her yerinde “tehvid-i tedrisat” filan yoktu; kimilerine daha fazla,kimilerine daha az “öğretiliyordu”…

Bazı çocukların üstleri başları perişandı, soğuk bir gündü ve sadece kazakla gelenler vardı.

Fakir insanları sokakta görüyordum ama ilk defa bu insanlarla, aynı amaç için aynı yerdeydim. Bu beni tedirgin etmedi; sadece kendimi suçlu hissettim.

İkinci derste hepten canım sıkıldı, birkaç soruya kafamı bile kaldırmadan cevap verdim. Çünkü aynı sorunun “hadi,hadi” dercesine tekrarlanmasından sıkılmıştım. Ön sıralardan birkaç tip dönüp bana bakıyordu,bir tanesinin bakışını hiç unutmam; resmen hayranlık vardı. Okulda ne kadar berbat bir öğrenci olduğumu bilemezdi; ama bilseydi sanırım hayatı farklı bir hal alırdı.
Herşeyle bu kadar aşırı mı ilgisizdim,yoksa kendi içimde duyduğum utançtan kafamı mı kaldıramıyordum bilmiyorum. Ama kızın biriyle gözgöze geldik. Sınıftakilerden çok farklıydı. Uzun boylu,narin yapılıydı. Yüz hatları,saçları,gözleri,herşeyi çok güzeldi. Kılık kıyafet olarak da düzgündü.

Ders bitince yanıma gelip kendini tanıttı. Daha önce böyle medeni bir hareketle karşılaşmadığım ve içine kapanık bir tip olduğum için biraz afalladım. Kantine gidip çay içtik. Çıkışta da birsüre aptal aptal yürüdük,ne konuştuğumuzu bile hatırlamıyorum.

Ertesi gün aynı şeyler tekrarlandı, fakat kız ne kadar fakir olduklarını,babasının borçlarını filan anlattı. Bu yeterince boktan bir şey değilmiş gibi kızdan hoşlandığım için daha da üzülüyordum, ama söyleyecek bir şey de bulamıyor, boş boş bakıyordum.

Daha önce sadece sokakta gördüğüm insanlardan biri, bir şekilde, az ya da çok hayatıma girmişti. Üstelik bu bende çok ciddi bir rahatsızlık yaratmıştı. Saçlarıma jöle sürmemiş,daha eski bir şeyler filan giymiştim ama bu vicdanımı filan rahatlatmıyordu. Benim suçum değil diyordum,evet değildi, ama daha önce farklı birileriyle arkadaşlık kurmak gibi bir çabam da olmamıştı.

Ertesi Cumartesi tekrar dershaneye gittim, adını hatırlamadığım kız “yarın çıkışta koşalım mı?” dedi. Kız sporcuydu, ben de o zamanlar deli gibi vucut çalışıyordum, hentbol filan oynuyordum, aslında o zamanki şartlarda tam aradığım tarz biriydi. “Koşalım” dedim. Sonra bir şekilde konu yine fakirliğe geldi…

Bir ara, “bu kız benle evlenmek için bir numara çekmesin” diye bile düşündüm. Çünkü insanların sorunları hakkında konuşması görmediğim,alışmadığım birşeydi.

Ve pazar günü dershaneye gitmedim. Tek başıma boktan bir filme gittim, boş boş yürüdüm, sonra da evin yolunu tuttum. Dershane macerası da böylece bitti; evdekilere de “dershanenin seviyesi çok düşük, ya beni alın ya da başka dershaneye yazdırın” dedim. Kimse tınlamadı.

Dayımın gençken arkadaşlarının yarısı gayrimüslimmiş. İlkokulda Marsel diye bir çocuk vardı, ben onu Fransız sanıyordum. Cidden…

Sanırım, İmparatorluktan gelen hoşgörüyü çoktan yedik bitirdik. Facebook’da “Kürtden alışveriş yapmıyorum,param PKK’ya gitmiyor” ya da “En iyi Kürt ölü Kürttür” gibi iğrenç,rezil gruplar var.

Bu gruplardan birine girip bir kadının fotografına bakıyorum, kucağında çocuğu,gülümsüyor…

Nazileri hatırlıyorum.

Üstündeki herşey ABD malı, kendide Paris Hilton kılıklı -ama koca götlü- bir tip.

Kimileri neden evlenmediğimi,neden sosyal hayattan uzak durduğumu,neden şuraya buraya gitmediğimi,onla bunla takılmadığımı merak ediyor. Artık midem almıyor.

Bir Musevi tanıyorsun, “iyi, en azından Nazi değildir!” diyorsun, Kürt düşmanı çıkıyor.

Kürtle tanışıyorsun Türk düşmanı çıkıyor.

Çeçenle tanışıyorsun sokakta rastgele Rus öldürmekten bahsediyor.

Kadınlar erkeklere,erkekler kadınlara, homoseksüeller heteroseksüellere düşman…
Birileri “bölünmez bütünlük” diye bıdı bıdı ediyor,sonra “o dinci,bu gerici,şu Kürt” diye hedef gösteriyor, “katli vaciptir” diye fetva veriyor…

Ben daha bir mahalle ortamında büyüdüm; şimdiki çocuklar sitelerde büyüyorlar. Ve sadece kendileri gibi insanlarla bir arada.

Bunun adı “toplum” olamaz. Kendi hücresinde,böcek gibi yaşayan, çizgilerin içinde hareket edebilen, yine kendi salak ideolojileri çerçevesinde onu kesen,bunu öldüren zavallılar.

Villanızda yaşıyorsanız 10 metrelik duvarlar örebilirsiniz; ama bariyer,beton blok ve çitlerle “ayrılan” sitelerde yaşayan insanlar, hayatı sadece orada görenler,orada büyüyüp orada eğlenen,evlenen ve geberip giden insanlar bir toplum olamazlar.

Aslında insan da olamazlar.

5 Magnum çubuğu biriktirin, Lost dizisinin yakışıklı ve güzelleriyle Magnum, Ülker Golf ya da Algida dondurmanızı afiyetle yalayın! (Ali Saydam’a da selamlar)

josh hollowayBu nasıl başlık dediniz değil mi?

Belki de demediniz. Hatta belki, aylar sonra, bu yazıya Magnum çubukları, Algida dondurma ya da Volkwagen Golf ile ilgili sürüyle yorum gelecek…

Papaz büyüsü adıyla bir yazı yazdım, büyüden medet uman tayfayla dalga geçtim, bırakın yorumu, haftada en az bir kere bana da büyü yapsana ne istersen veririm diye mail alıyorum.

Anlayacağınız üzere, bu yazı Algida dondurma, Magnum çubukları ya da iki yala bi götür tarzı dondurma kampanyaları ile ilgili değil. Elbette, 4.paragrafa kadar sabredemeyen, hatta daha ilk cümlede sinyali almayan birçok konu salağı yorum da yapacak.

Hadi bir daha söyleyeyim, bu yazı dondurma ya da Lost dizisi ile ilgili değil. Bakmayın Josh Holloway fotografına.

Konu başlığı olarak dondurmalı birşeyler seçtim, çünkü şuradaki vakıayı son derece düşündürücü, bir o kadar da acı buldum:http://www.farketing.com/fikirler/2004/12/algda_seicilik.html

Hoş, ben de daha azıyla yetiniyor değilim. Renault Koleos’u tasarladığım için teşekkür edildim. Gaste gazetesini beğenenler de,beğenmeyenler de arzu,istek ve şikayetlerini müteaddit defalar yorum olarak gönderdiler. Gaste gazetesinin hem sahibi, hem yazı işleri müdürü, hem de insan kaynakları departmanının başı olduğum için, yazılan yazılar ve iş istekleri de bana gönderildi.

Eskiden şaka filan sanırdım,değilmiş.

Ülker Golf’ü de,sırf Ali Saydam’a dikiz buraya koydum:http://arsiv.sabah.com.tr/2006/05/21/yaz101-30-129.html

Fotografı seçen her kimse,ya şakacılığından ötürü alnından öpmeli, ya da kulağından tutup kapı önüne koymalı. Tamam,yazıyı okumadan Golf adına dikiz araba fotografı koyuyorsun da, arabaları da tanımıyorsun. (Fiat Bravo,Volkswagen Golf değil!)

Eee Ali Saydam, Internet çocukları hakkında atıp tutmak kolaydı, ama bak şimdi bizim masaya meze oldun;)

1, toplam 5 sayfa12345»