* You are viewing Posts Tagged ‘internet’

Technorati API, Blograzzi ve PHP

Blogmani projemden daha önce bahsetmiştim.

İki gündür, projeyi kendi bilgisayarıma aldığım için hızlı ilerleyebiliyorum. Yaklaşık 20 gündür, sunucu üzerinde değişiklik yapıp, sonuçları bekleyerek boşu boşuna debelendim. Yarım saatlik bir emekten sonra, çok daha hızlı çalışabilmeye başladım. Her kodcunun bazı komik tembellikleri vardır; benimkisi de, çalışma hızı ve rahatlığını artıracak basit işlemlerden sürekli kaçınıyor olmak.

Şu an, basit bir komünite sistemi için “yeterli” olan bazı geliştirmeleri tamamladım. Umuyorum, gece server’a upload edeceğim. Şu haliyle site feci görünüyor ve bazı şeyler darmadağınık. Puanlama sistemini de halledince, Serhan’la birlikte tema gibi konulara da eğileceğiz ve biraz biraz kullanılabilir bir altyapı çıkacak ortaya.

Zamanımın çoğu, Wordpress’in bazı saçmalıklarıyla debelenmekle geçiyor. Bunlardan bir tanesi, usermeta isimli veritabanı tablosu. Nedense, bilinen tüm veritabanı tasarım kurallarına karşı gelerek, kullanıcı bilgilerinin tutulduğu tuhaf bir tablo hazırlamışlar. Wordpress, kullanıcı adı ve şifre gibi temel bilgileri users tablosunda tutarken, isim,soyad gibi bilgileri usersmeta isimli bir başka tabloda tutuyor. Bazı durumlarda, kullanıcı bilgilerini çekmek, deveye hendek atlatmaktan beter. Mümkün değil demiyorum; ama öylesine “çakma” çözümler geliştirmek zorundasınız ki, site büyüdüğünde (özellikle ziyaretçi sayısı arttığında) verdiğiniz yanlış kararların altında ezilmeniz işten bile değil. Bu yüzden, usersmeta’yı olduğu gibi bırakarak -çünkü bazı eklentiler ve iç fonksiyonlar onu kullanıyor ve hepsini değiştirmeye kalkmak, sistemi yeni baştan yazmaktan daha zor-, kritik alanları users tablosuna taşıdım.

Neyse ki, şu an için sorun yok. Aslında, kontrol panelinin tasarımı da ciddi zorlayıcı etkenlerden biri. Buna daha sonra geleceğim; sistem tamamlandıktan sonra, şayet kullanıcı sayısı artarsa, oraya da el atacağım.

Az önce, puanlama sistemine başladım.

Blograzzi’nin izinden gideceğim: Google, Technorati verilerini çekip, bunu başka parametrelerle birlikte kullanıp, puanlama sistemini yazacağım. Daha önce de bahsettiğim gibi, puanlama sır filan olmayacak. En sonunda algoritmayı açıklayacağım; bununla oturup kendi puanınızı kendiniz hesaplayabileceksiniz.

İlk olarak, Technorati verilerini çekmeye karar verdim…hatta çektim de. (Resmi büyütün).


Technorati API, Blograzzi ve PHP

Verileri çekerken izleyebileceğim birkaç metod vardı.

1.Kullanıcının sayfasını technorati içinden açıp, gelen HTML sayfayı parse ederek istediğim alanları çekmek. Bu daha önce yapmadığım iş değil. Hala birileri farkında olmasa da, PHP, RegEx (Regular Expressions – Düzenli İfadeler) konusunda neredeyse PERL kadar iyi; üstelik POSIX ya da PERL uyumlu Reg Ex kullanabiliyorsunuz.

Bunu yapmadım. Çünkü Technorati API’nin varlığından haberdarım ve daha önce bahsettiğim gibi, “uydurma” işleri sevmiyorum (mecbur değilsem, vaktim varsa)

2.Blograzzi’den verileri “çalabilirdim”. Bunu da doğal olarak yapmadım. Birincisi, özellikle veri, fikir ve bilgi hırsızlığına karşıyım. İkincisi, pragmatik bir çözüm olmasına rağmen, bu bir klon site değil. Aslında amacım bir yandan, daha önce Pozitif Linux’ta ve Pozitif PC’de yaptığım gibi, insanları teşvik etmek; birşeylerin sanıldığından çok daha kolay olduğunu göstermek.

3.Son olarak, Technorati API’yi kullanabilirdim ve bunu yaptım.

Gelgelelim, bunun bazı sakıncaları var.

Eğer para ödemezseniz, Technorati, API’si üzerinden, günde 500 query yapmanıza olanak tanıyor. Bunun anlamı şu: sonuçları günlük güncelleyeceksem, üye sayım 500′ü geçemez. Ya da para ödemem gerek, ama para kazanmadan doğal olarak Technorati’ye para verecek halim yok(!).

Birkaç API key almak da bir başka çözüm; kodda minik bir oynamaya bakar;)

Aslında API key’i limitsiz kullanabilsem, Blogmani içine çok çok daha kullanışlı bir dizi fonksiyon ilave edebilirdim. Öte yandan, buna zamanım ve isteğim de yok. Eminim, bir gün projeyi açarsam, birsürü insan bu tür siteler yapacaktır.

Technorati API’lerini kullanmak kolay olsa da, kod hamallığından kaçınmak için hazır bir kütüphane buldum. Duck Soup, bu işi hakkıyla yapıyor. Kodu inci gibi yazılmış. Gelgelelim, Technorati sunucuları pek hızlı sayılmaz; böylece Blograzzi’nin neden sonuçları anlık değilde günlük güncellediğini de keşfetmiş oldum.

Bundan sonra yapacağım şu: bir tablo açıp, Technorati’den çektiğim verileri günlük olarak buraya kaydedeceğim. Bunu da, günün “ölü saatlerinde” yapmam gerek ki, sunucum isyan etmesin. Bu arada, Linux tabanlı sunucumun Cron hakkında bana ne gibi haklar tanıdığını da öğrenmem gerek. Aslında, sunucu elimde olsa, yapacağım iş çok basit: cron.daily içine bir script atacağım; bu da PHP ile yazdığım, verileri toplayıp veritabanına giren PHP kodunu çalıştaracak (komut satırından, ya da shell script içinden, “php phpscriptim.php” şeklinde PHP kodu çalıştırabilirsiniz). Elbette, bu kadar hakkın, paylaşımlı bir sunucu içinde bana tanınmış olacağını sanmıyorum; ama birkaç saat içinde çözebileceğim, basit bir problem bu…

Blogmani

Bir süredir Serhan’la birlikte Blogmagazin isimli bir proje üzerinde çalışıyoruz. Artık kod yazmaktan filan kusma noktasına geldiğimden, kendi adıma konuşayım, yavaş ilerliyorum.

Wordpress, harika bir temel olmasına rağmen bazı komik eksiklikleri de var. Bu kadar iyi ve kötü olduğunu, blogmagazin ile uğaşırken farkettim; zira blogculuk maceram boyunca teknik altyapı beni hiç çekmedi; enerjimi hep yazmaya harcadım.

Blogmagazin, umuyorum bu ayın ortasına kadar, blogmani ismiyle açılacak. Öncelikle basit bir topluluk sistemi getiriyoruz Wordpress’e. Bu, hemen hemen bitti diyebilirim. Bazı kullanım kolaylıkları, tema entegrasyonu gibi detaylarla uğraşmaktayım. Wordpress’in bazı iç fonksiyonlarını biraz daha geliştirdik. Mesela, siteye üye olanlar kendi site ya da bloglarının feed’lerini profil sayfalarına ekleyebiliyorlar. Bunu yapabilen bir eklenti olmaması beni çok şaşırttı mesela. Başka bir eklentiyi “bozarak” bu amaç için uyarladım. Üyeler arası mesajlaşma şu an aktif ve çalışrı durumda. Sadece yazılara değil, kullanıcıların kendilerine de yorum yapabiliyorsunuz. Puanlama sistemini ise düşünüp sonradan dahil etmeyi unuttuğumu şimdi yazarken hatırladım(!)

İlk bakışta fazla bir değişiklik yokmuş gibi görünmesine rağmen, neredeyse kurcalanmamış tek bir dosya bile kalmadı.

Kodlamanın bir kısmından memnun değilim; zaman ve sıkıntı faktöründen dolayı bazı hoşuma gitmeyen kestirmeler bulmak zorunda kaldım. Ayrıca, bazı güvenlik açıkları da mevcut(!).

Önümüzdeki hafta, puanlama sistemini kodlamaya başlamayı umuyorum. Blograzzi mantığında bir puanlama olacak bu; ancak bir-iki “adalet” kriteri bulmaya çalışıyorum ve önerilere de açığım. Hemen söyleyeyim; algoritmanın nasıl çalıştığını açıklayacağız.

Bu tip işler büyük bir enerji gerektiriyor; çünkü uğraştığım çok sayıda iş var ve artık bilgisayara dair birçok kavramdan fena halde sıkılmış durumdayım. Dolayısıyla, yavaş yürüyor ve yavaş yürümeye mümkün. Türkiye’de sorun, bu tip projelerin para kazanmıyor olması. Aslında, dışarıda çalıştığının yarısını kazanacağını bilse, web’de girişim yapacak çok sayıda insan vardır diye tahmin ediyorum. En azından ben bu kafadayım. Ama 100-200 dolarlık Google gelirleriyle bu işlere dalmak sadece demoralize ediyor insanı. Hani hiç gelmese daha iyi diyeceğim. Öte yandan, psikolojik olarak da olsa, bir para gelmesi şart; aksi takdirde “öyle ya da böyle, bu da bir iş” halet-i ruhiyesine giremiyorsunuz.

Blogmani’de insanlar girdi yazabilecek ve bloglarını tanıtabilecekler. Blog Kazanı ile Blograzzi’nin birleşimi gibi görebilirsiniz.

Önerilere, her zaman olduğu gibi, açığım.

Internet’i lanetlemek

Her zaman söylediğim bir şey var: Türkiye’yi anlamak ya da hakkında konuşabilmek için, dünyaya bakmak gerek. Bunun da basit bir nedeni var: Ekonomi ve siyaset artık ülkelerin iç meselesi değil. Bu, ABD gibi devler için bile bir gerçek.

Kısacası, ülke olarak dünyayı -az da olsa- etkiliyoruz. Dünya da bizi etkiliyor-çokça.

Bir sonraki adımın ne olduğunu anlamak için çok daha güçlü ülkelere, mesela ABD’ye bakmak gerek. Elbette, ülkelere tek başına bakmak yeterli değil. Çokuluslu şirketlere, dev endüstrilere de bakmak gerekiyor; zira bazı çokuluslu şirketler, dünya üzerindeki birçok ülkeden çok daha zenginler ve bu para, dünya siyasetinde etkili ülkeleri kullanarak önemli bir etkileşim yaratabilmelerini sağlıyor.

Medyaya itibar etmemek, güvenmemek gibi bir prensibim var. Bu kanaldan gelen bilgiler öylesine güvenilmez ki, “inanmak” sizi tamamen yanlış fikirler oluşturmaya sürükleyebilir.

Medya önemli ve ben asli fonksiyonu olan “bilgi vermek” den bahsediyor değilim. Ben artık medya yoluyla gelen bilgileri, düşünmek için bir uyarıcı sinyal olarak görüyorum. Gazeteyi bilimkurgu dergisi gibi okuyorum; fotograflar, haberler, bilgi kırıntıları sadece aklıma gelmeyen bazı konular hakkında düşünme sürecini başlatmaya yarıyor. Eğer bu bilgileri güvenilir kaynaklardan doğrulayabiliyorsam, düşünme sürecinin sonunca bir kanaat sahibi oluyorum ve sonucu “güvenilir bilgi” olarak aklımın bir köşesine yazıyorum.

Bu açıdan bakarsanız, medyanın bizler açısından en tehlikeli gelişmesi bilgilerin güvenilmez olması değil, çeşit ve sayının az olması!

Eğer güvenilmez bilgi kaynağına sahipseniz, gelen bilgilerin hangisinin gerçek, hangisinin yalan olduğunu bilemezsiniz. Bu durumda, doğal olarak, o kaynaktan gelen her bilgiye derin bir kuşkuyla yaklaşmanız gerekir.

Şöyle bir örnek vereyim; bütün gazeteler “İran-ABD savaşı çıktı” diye bir manşet atarsa, bu bile savaşın çıktığına inanmama yeterli olmaz. Zira, tüm bu gazeteler haberi ortak bir kaynaktan almış olabilir ve kaynak dezenformasyon yapıyor olabilir. Eğer bu bilginin doğru olup olmadığı benim için önemliyse -ki önemli olmayabilir; önemsiz bulduğum haberleri yokmuş gibi değerlendiriyorum- elimden geldiğince bilgi toplamaya çalışırım. Mesela, İran’da yaşayan bir tanıdığımı ararım. Özellikle deniz üsleri çevresinde yaşayan ABD’de oturan tanıdıklarım varsa, üs çevresinde bir hareketlilik olup olmadığını sorarım. (Bu bilgi sadece bir savaş hazırlığı hakkında şüpheyi artırır; oysa muhtemel savaş İran’la değil de, sözgelimi Suriye ile de olabilir).

Medyayı hiç takip etmemek de, oradan aldığınız bilgilere körü körüne inanmak kadar tehlikeli!

Yalan da olsa, yanlış da olsa, olabildiğince çok fikrin, haberin ortaya atılması faydalı bir şey bence.

Geçenlerde yazdığım Ali Saydam eleştirisiyle birlikte, Internet’in ve bireysel yayıncılığın önemini tekrar düşünmekte fayda var.

Maalesef, özellikle Türkiye’de, bireysel yayıncılar ve Internet, hala “konvansiyel medya” demeyi tercih ettiğim kesimden besleniyor.

Bu durumu, biryere kadar normal karşılamak gerek: haber sitelerinin bile muhabir kadrosu yok, şöhretli yazarları yok, maddi imkanları, reklam gelirleri yok.

Dolayısıyla, haber kaynağının yine “konvansiyonel medya” olması, bu durumun doğal bir sonucu.

Asıl tehlike, “konvansiyonel medyadan” gelen yorumların aynen özümsenmesi. Daha açık bir ifadeyle, kişisel yayıncılar çok nadiren olayları yorumlayabiliyor, kendi görüş ve fikirleriyle zenginleştirebiliyorlar.

Yine bu durumun bir sonucu olarak, özgün bir bakış açısı ile karşılaşmıyoruz. Kişisel yayıncılar, konvansiyonel medyayı köşeye sıkıştıracak parlak fikirleri, çarpıcı görüşleri, kışkırtıcı yorumları üretemiyor ve bir tür “papağanlık” yapıyorlar. Genel olarak, durum bu. Söylenmeye değer şeyler söyleyebilen bir avuç insan da, maalesef yeterince farkedilmiyor.

Konvansiyonel medya ile rekabet, bu noktada tıkanıp kalıyor ve Internet, özellikle basının bedava kopyasının edinilebildiği bir yer olarak kalıyor. Oysa kişisel yayıncılar, başarılı olabilmek için gerilla taktiklerini benimsemek, farklı şeyler söylemek, insanları şaşırtmak zorundalar.

Sorun özetle şu: Internet’te sesini duyurmak isteyen insanlar, medyayı takip etmekten vazgeçmeli! İki tarafında avantajları var ve konvansiyonel medya, bunları sonuna kadar kullanıyor. Oysa, kişisel yayıncılar, rakiplerinin -kendilerinde pek az olan- silahlarıyla mücadele etmeye çalışıyorlar. Bunun sonucu kesin başarısızlıktır. Başarılı Internet girişimlerine bakın; hepsinin kovansiyonel medyanın tıkanıp kaldığı alanlarda alternatif üretilmiş fikirlerden çıktığını göreceksiniz.

Kişisel yayıncılar birgün bu gücü kazanacaklar. Öncelikle, Internet ile büyüyen kuşağın entelektüel macerasını tamamlaması gerekecek. Blograzzi gibi, ama daha spesifik çok sayıda örnek, bu süreci hızlandırabilir. Kişisel yayıncılar kesinlikle daha fazla fiziksel etkileşim içinde olmalılar. En azından, dernekleşme gibi konular gündeme gelerek hızla tamamlanmalı.

Ali Saydam ağzından Internet

Engin Ardıç’ın Internet’i ciddiye almadığını üzülerek görmüştüm; zira ben Engin Ardıç’ı ciddiye alırım. Sadece “tepkisel” bir yaklaşımla, Internet’in varlığını, neler yapabildiğini yadsımak Engin Ardıç’ı büyütmez. Zira, Internet’in etkisi, gücü ve ünü Engin Ardıç’ı belki milyonlarca kez aşmış durumda.

Aynı gazetenin yazarı Ali Saydam, bugün daha “feci” bazı tespitlerde bulunmuş; ama kıvırma payı mahfuz. “Bana göre” gibi “yumuşatıcı” ifadelerle Internet’in çok da etkili olmadığını ileri sürmüş.

Ali Saydam fena halde yanılıyor. Herkes yanılabilir. Ama herkes yanıldığının kolay kolay farkına varmaz.

Lafı fazla uzatmadan hemen söyleyelim. Herhangi bir iletişim aracı güvenini yitirdi mi etkisini de yitiriyor…

demiş Ali Saydam. Bahse girerim, Noam Chomsky filan da okumamış. Basının aleni yalan söyleyip gerçekleri çarpıttığı sayısız duruma şahit olduk. Üstelik, basına güvenildiği ya da ne kadar güvenildiği konusunda bir istatistik yayınlayamadığınız sürece, ki iddianızda böyle bir kaynak göstermek ihtiyacı duymuyorsunuz, dediğiniz şey havada kalmaktadır.

Basının etkisi güvenilirliğinden filan değil; kitlelerin “duygularına” hitap edip onları harekete geçirebilmesinden ileri geliyor iddiasını ortaya atarsam, benim savımı nasıl çürüteceksiniz?

Öyle ya, basını yalanlayan yine basın değil mi. En basitinden, Zaman gazetesi defalarca afişe etmedi mi Cumhuriyet gazetesini?

Oysa Cumhuriyet gazetesi göreceli olarak tiraj artırdı; demek ki güvenilirliğini kaybetmiş değil. Ya da diğer olasılık, insanlar güvenilirliği filan iplemiyor! Etkili midir Cumhuriyet? Evet; ama sadece kendi okuyucusu için. Nasıl Zaman gazetesi, sadece kendi okuru için etkili olabiliyorsa. Çünkü mantıklı bir gerçek arayışı yerine, taraf seçme durumu var derim ben. Ama benim bu iddiam da, Ali Saydam’ın iddiaları gibi havada kalır. Hangisine inanacağınızı siz seçin.

O nedenle ‘trendy’ pek çok iletişim profesyonelinin tersine, Facebook gibi itibarı olmayan internet ortamlarının iletişim açısından bir etkisi olmayacağını; üzerine sayfa sayfa makaleler, kitaplar dahi yazılsa, bu durumun değişmeyeceğini düşünüyorum

diyerek devam ediyor Ali Saydam; ki %100 haklı!

Neden mi? Çünkü Facebook bir yayıncı değildir! “itibarı olmayan internet ortamlarının iletişim açısından etkisi olamayacağı..” kısmına ekstra dikkat!

Facebook’un itibarı olması gerekmez. Facebook, dediğim gibi, yayıncı değil. Sanal ya da gerçek kişilerin birbirine pasta, börek, rakı gönderdiği, insanların hiçbir aktivite ya da tartışma ihtiva etmeyen boş gruplara katıldığı bir curcuna. Facebook, aslında insan arama motorundan öte Bir şey değil. Facebook, bir tezle ortaya çıkmıyorki.

“Internet ortamı” nedir, lütfen biri bana anlatsın!

“İletişim açısından etkisi olmamak”.
Bilmiyorum; örneğin neredeyse bütün lise arkadaşlarımı Facebook’da buldum. Tam tersine, bu bireyler için son derece büyük bir iletişim kapısı açıyor. Sayın Ali Saydam, sizin yazınızın içine eski arkadaşlarımı arıyorum diye ilan versem kaç kişiyi bulurdum? Ya da kaç kişi bana ulaşırdı? Bir denemeye var mısınız?

Ha, “iletişim açısından” gibi muğlak bir ifade kullanarak belki duruma göre “manevra alanı” bırakmak istediniz. Bir de, “kitle iletişim aracı” olarak okuyalım; yani “Facebook, bir kitle iletişim aracı olarak etkisizdir” diyelim.

Etkisiz midir gerçekten? Bunu ben bilmiyorum. Elimde bunu ölçen bir istatistik yok. Sizde varsa açıklayın, istifade edelim.

Kaldı ki, Facebook, yine tekrar ediyorum, “kitle iletişim aracı” değildir; haber içerikli bir site, hatta bir komünite değildir. Facebook’u dilerseniz bir komünite oluşturma aracı olarak kullanabilirsiniz; sözgelimi “Bahse girerim Ali Saydam’ın Internet’i anlamadığını düşünen 100.000 kişi bulurum” diye bir komünite yaratabilirsiniz; ya da sadece eski dostları arayıp durursunuz. Facebook, sizin yerinize devrim yapmaz, askeri “göreve” çağırmaz, kitleleri aydınlatmaz ya da satanizmi teşvik etmez.

Facebook, BİLGİ YAYAN BİR SİTE FİLAN DEĞİLDİR.

Muteber bir reklam yayıncısı mıdır peki? Bunca zamandır reklam alabildiğine, üstelik büyük şirketlerden reklam alabildiğine göre, öyle görünmektedir. Birçok büyük şirketin reklam departmanı Ali Saydam ile aynı fikirde değil yani.

Bugüne kadar çevremde web sitesi ile blog arasındaki ciddi farkları bana bir çırpıda anlatacak çıkmadı. Her ne kadar ‘ölçmüyorsan yapma ya da söyleme’ ilkesini şiar edinsem de ölçmeden bir tespit yapmaktan kendimi alamıyorum: İnternet ortamında pozitif mesajlar ilgi görmüyor ve kulaktan kulağa yayılmıyor. Durum negatif mesajlar için farklı. Benim, zekâmdan çok tombilliğimden söz ediliyor olması bundandır… Yani blogları kullanarak kurumsal ya da bireysel iletişimin yönetilebileceğini iddia eden ‘trendy’ arkadaşlara da inanmıyorum; ürünleri bu yolla pazarlayacağını ileri süren iletişim ‘sihirbazlarına’ da…

Blog ile site arasındaki farklar şekilseldir aslında; ama muğlak olduklarına katılıyorum. Yine de, Sayın Saydam’ın çevresinde Internet’i pek de kavramış birilerinin olmadığı açık.

“Her ne kadar ‘ölçmüyorsan yapma ya da söyleme’ ilkesini şiar edinsem de ölçmeden bir tespit yapmaktan kendimi alamıyorum

Yapmayın yahu! Yazınızdaki iddiaların hiçbirinde nesnellik ya da ölçülebilirlik yok ki!

“İnternet ortamında pozitif mesajlar ilgi görmüyor ve kulaktan kulağa yayılmıyor. Durum negatif mesajlar için farklı. Benim, zekâmdan çok tombilliğimden söz ediliyor olması bundandır… “

Pozitif – negatif mesaj nedir?

GNU/Linux, tamamen Internet üzerinde gelişen bir fenomen. Wikipedia da, Google’da öyle.

GNU/Linux sistemlerin gelişmesi, bu pozitif mesajlar sayesinde oldu.

Hatırlamıyor musunuz, Time’ın düzenlediği yarışmada 4 kelime İngilizce bilmeyen sürüyle Türk, Atatürk’e oy verdi. Yüzbinlerce. O zamanlar Türkiye’de internet kullanan 2 milyon insan yoktu.

Amazon, internette kurulup internet sayesinde büyüyen dev bir şirkettir.

Google’da öyle, YouTube’da.

Wikipedia, internet üzerinden yürüttüğü kampanya ile yaklaşık 35.000 kişiden bağış topladı.

Firefox, internet kampanyaları ile %35′lik pazar payı gibi bir rakama ulaştı; artık bir marka ve vakıftır. Web sunucusu piyasasının %70′ini elinde tutan Apache’de, internetteki olumlu mesajların doğru yerlere ulaşmasının sonucudur. Apache de, bir vakıftır ve gelirleri de az filan değildir.

Zekanızdan çok tombilliğinizden söz ediliyor olması konusunda başka olasılıkları da düşünmelisiniz belki.

Sonuç: Ben internet ortamının, yeri yurdu belli, etkileşimli web siteleri ve ciddi CRM programlarına dayalı yapılar hariç, rüştünü kazanıp haysiyetli ve itibarlı bir iletişim aracı haline gelene kadar etkisinin fazla ciddiye alınmaması gerektiğini düşünüyorum.

Sonuçtan çıkardığım sonuç:

1.Internet sitenizin fiziki bir binası bulunmalı. Önemli olan fikirler değildir, gayrimenkullerdir. (Dünyada mekan, ahirette iman). Yeni ortaya çıkan düzen (Internet), eski düzende mücadele eden erke göre uyarlanmalıdır.

2.Sitenizin itibarı açısından etkileşimli olması şarttır. Bu açıdan bakarsak, Google’ın, Technorati’nin, Veropedia’nın filan Akşam gazetesi kadar itibarı yoktur. Çünkü bu sitelere yorum yazamazsınız.

3.Müşteriniz olmasa bile, CRM (Müşteri ilişkileri yönetimi) yazılımı şarttır; üstelik bu yazılımın ciddi olması gerekmektedir. Sulu, muzip ya da lakayt CRM yazılımlarına dayanan siteniz değersiz olacaktır. Mesela, Tomshardwareguide, imdb, beyazperde.com filan gibi siteler hiç ciddiye alınmamaktadır, zira ciddi, hatta gayrı ciddi CRM yazılımları kullanmazlar.

Dolayısıyla, bu yazdıklarımın da bir önemi yoktur. Zira ben de CRM yazılımı kullanmıyorum. (neden kullanayım ki?)

Siz hangi CRM yazılımını kullanıyorsunuz Ali bey?

Özgür basın mümkün: Internet ve teknolojiyle barışmak şart!

Sürekli söyleyip duruyorum: 30 yaş üzeri entelektüel kuşağın çok önemli bir kısmının sahip olduğu bilgisayar fobisi, hatta bilgisayar ve Internet’ten uzak kalmayı budalaca bir dargörüşlülük içinde “marifet” saymaları, ciddi bir devrimi kaçırmalarına neden oldu. Bugün çoğu, “sosyalizm öldü” derken, ya da Chavez gibi şovmenlerden medet umarken, burunlarının dibindeki devrimi görmekten acizler. (Bahsettiğim kesim, sosyalizm ya da liberal sosyalizm yanlılarıdır; sağcıları bu kümeye katmıyorum)

Anlamadıkları şey şu: bilgi olmadığı ve hızla,geniş kitlelere yayılmadığı sürece değişim olmasını bekleyemezsiniz. Üstelik, bu yayılma hızlı, insanların kolay ulaşacağı şekilde olmalı. Televizyon, zamanında bu şekilde yazılı basını ezdi. Okumak, seyretmek kadar edilgen değildir. En azından, gazete önünüze gelse bile sayfayı çevirmek zorundasınız; oysa televizyon gözünüzün içine giriyor!

Şimdi aynı şekilde televizyon kaybetmek üzere; zira insanlar artık biraz daha fazla seçim özgürlüğüne sahip olmak, istediğinde rol değiştirmek -yani hem haberi izleyebilmeli, hem de yorum yapabilmeli- istiyor. Televizyon ise, teknolojik sınırları yüzünden bunu aşamayacak.

IP TV’nin televizyonun yerini alacağını, ancak Internet’in alternatifi olamayacağını düşünüyorum. Bunun nedenlerini başka bir yazıda açıklarım; çünkü gerekçelerim uzun. Bugün bahsetmek istediğim, özgür basının olup olamayacağı.

Aslında Taraf gazetesinin çıkışı, bu konudaki umutlarımı artırmakla birlikte, gazeteye bir göz atmak, özgür basının önündeki zorlukları hemen ortaya çıkarıyor: En pahalı rakibinden iki kat pahalı; çünkü sübvanse edilen, TV kartelleri ile sürekli reklamı yapılan rakiplerine göre, hayatta kalabilmesi için koyması gereken fiyat etiketi bu. Bir de dağıtım tekelleri varki, o da ciddi bir problem. Çağımızda önemi azalmış olsa da, üretim araçlarını ellerinde bulunanlar hala ekonominin hakimi; özellikle de teknoloji üretemeyen bizim gibi geri kalmış ülkelerde (artık “gelişmekte olan ülkeler” tabirini kabul edemiyorum; çünkü bunu sağlayacak altyapı kurumlarımız ve yatırımlarımız yok).

Bugün bağımsız bir yayıncı olarak herhangi bir girişimde bulunmak isterseniz, Türkiye’den bahsediyorum, ciddi zorluklarınız olacak: birincisi, Internet’te yayıncılığı seçtiğinizde, reklam sıkıntısı yaşayacaksınız. Hala bu konuda son derece katı bir bağnazlık hakim. Internet sitelerine reklam verilmek istenmiyor; verilen reklamların ise getirisi gayet düşük.

Daha garanti gibi görülen yol, “basmak”. Reklam almak çok daha kolay ve karlı ama, maliyetler, angarya ve formaliteler yıldırıcı derecede çok. Asli işiniz olan yayıncılık dışında, aynı zamanda ciddi bir işletme yükü altında kalacaksınız. Küçük gruplar için fazla yapacak bir şey yok. Daha en baştan pes etmek durumundasınız.

Paralı bir Internet sitesi de olabilir, ama bu sefer psikolojik engeller devreye giriyor. Neredeyse yüzlerce bedava haber sitesi varken, sizin sitenize kaç kişi para öder? Muhtemelen, maliyetlerinizi bile çıkaramazsınız.

Şimdi radikal bir öneride bulunacağım.

Aslında çok iyi bir ticari fikir olduğuna inanıyorum; ama bununla uğraşmaya bile yeltenmeyeceğim için, fikri ortaya atıp “yapan kazansın” diyeceğim.

Dağıtım kanalları ve satılmayan gazeteler bir sorun. Mesela, Taraf gazetesi 250.000 civarında basılıp, 40.000 civarında satmış. 210.000 gazetelik hurda kağıt, dağıtım giderleri, matbaa masrafı, vesaire.

İlk etapta, şehrin merkezi yerlerine, içinde printer olan, bozuk parayla çalışan kiosk’lar yerleştirilir. Parayı atar, dokunmatik ekrandan satın almak istediğiniz gazete ya da yayını seçersiniz; anında basılıp size verilir!

Elbette, maliyet ofsetten çok daha fazla olacaktır. Ama aynı zamanda, dağıtım ve satılmayan kopyalarla uğraşmayacağınız için, bence maliyet dengelenecek, hatta daha ucuza gelecektir!

Bunun bir avantajı daha olur: sözgelimi, ben spor sayfasını okumam. Boşu boşuna kağıt israfına gerek yok; spor sayfasız seçebilirim gazetemi, hatta teşvik etmek için biraz daha ucuz olur!

Biraz daha hayal kuralım: bireysel yayıncılar, aynı bloglarda olduğu gibi, ama daha değişik bir altyapı kullanarak, gazete formatında yayın yapabilirler. Sözgelimi, ben beğendiğim bir blogu Internet’ten takip etmek yerine, ya da mecburi durumlarda -mesela canım vapurda okumak isteyebilir- bu kiosklardan basılı halde satın alabilirim.

Reklamverenler açısından da bakın: reklamveren de, satılan baskı başına ödeme yapacağı için, bu sistem onlara da cazip gelecektir.

İşte, “ne şiş yansın, ne kebap!” tarzı bir yaklaşım!

3, toplam 5 sayfa«12345»