* You are viewing Posts Tagged ‘kadınlar’

300 Spartalı ve Kadın Hakları

300 Spartalı filmi son yıllarda izlediğim “en gaza getirici” filmlerden biriydi. Bazı gerizekalılar, ki içlerinde sinema eleştirmenleri ve tarihçiler de var, filmi gerçekçi bulmadılar!

Elbette gerçekçi olmayacak; büyük bir kahramanlık hikayesi, hem de o savaşı yaşamış biri tarafından anlatılıyor; üstelik aynı kişi meclisi ikna edip asker almak zorunda, e salaklar!

Üstüne üstlük, filmdeki birçok şey gerçek: Termofildeki savaş, Spartalıların gerçekten 300 kişi olması, Yunanlıların savaşa katılması (elbette 20 kişi değil, binlerce kişiydiler ama savaşta pek de esamilerinin okunmadığı gerçek), Xerces, Sparta’ya yapılan teklif, hatta Leonides’in kahinlere danışması ve karısının “ya kalkanınla, ya da kalkanının üstünde dön” demesi. Hoplitlerin savaş düzeni bire bir filmde gördüğümüz gibi. Hatta, Sparta’nın sosyal hayatı bile.

Bu kadar stilize edilmiş bir kahtamanlık hikayesi bundan daha gerçekçi çekilemezdi.

Spartalıların sosyal yaşamı ve savaş becerilerini filmden önce de biliyordum; ancak Termopolis savaşının gerçek olduğundan habersizdim! Spartalıların ilginç bir özelliği daha var; kadın-erkek ayrımı yok.

Bence yakın tarihteki Sparta, İsviçre olduğundan, onları da incelemek gerek. İsviçre de, kadınların gerçek özgürlükler ve haklar sahibi olduğu ilk devlet.

Sparta ile İsviçre arasında çok sayıda benzerlik var: İsviçre’yi kuranlar da, Sparta gibi paralı askerler ve aynı Sparta gibi, asla büyük bir imparatorluk kurma hevesine kapılmamışlar. Sparta gibi, İsviçre de, coğrafi olarak düşman generallerin savaşmak istemeyeceği coğrafi özelliklere sahip.

İsviçrelilerin de, Spartalılar gibi, “asıl işimiz askerlik” tarzı bir yaşamları var. Elbette günümüzdeki dünyada savaş sıklığı ve şekli çok değişmiş olduğundan, kurallar Spartada olduğu gibi sert değil; ancak her İsviçreli erkek evinde belli bir yaşa kadar piyade tüfeği bulundurmak zorunda! Üstüne üstlük; İsviçre’de sanırım 36 yaşına kadar muvazzafsınız; yani gidip askerlik yapıp döndükten sonra askerlik bitmiyor. Belli periyodlarla, senede 3 hafta yanılmıyorsam, askere gidip eğitim alıyorsunuz. Neredeyse hiçbir düşmanları olmadığı halde, bu geleneği devam ettiriyorlar.

İsviçre’de kadınların silah sahibi olma zorunluluğu yok ama bu teşvik ediliyor! Kadınlara silah alırken neredeyse %50′ye varan indirimler yapılıyor!

Türklerde de,Müslüman olmadan önce benzer bir eğilim görüyoruz. Devlet yöneten kadınlar var. “Bizim de kadın başbakan vardı” demek buna benzemiyor; hemen hemen hergün savaşan, açlık ve hastalıklarla mücadele eden, gerçekten “sert karakterli” insanlardan oluşan bir topluluktan bahsediyoruz. Yeri geldimi, kadın atına binip erkeklerin önünde savaşa katılıyor!

Semavi dinleri kabul eden bütün toplumlarda kadınlar ikinci plandadır; ancak bunu semavi dinlerin etkilerine bağlamanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Nitekim, budist Japonya’da, Çin’de de, kadın ikinci sınıf bir varlık. Üstelik, en azından Japonlarında son derece sert, savaşçı ve katı bir toplumsal yapısı var.

Demekki, din teorisi çürüyor. Elbette, dinlerin etkisi olmuştur; çünkü dinler sadece ibadet ve inanç kalıplarını değil, ortaya çıktıkları toplumların sosyal yaşamlarını da getiriyorlar.

Bir ara, bunun nedenini “dağlık yerlerde yaşayan insanların kadın-erkek ortak bir yaşam yükünü paylaşmalarına” bağlamıştım. Bu, verimli topraklara sahip Sparta için geçerli değil, sadece İsviçre’de tutuyor. Türkler ise, verimsiz bozkırlarda, yani düz alanda, ama yine de doğayla mücadele ederek yaşamışlar. Japonların da yiyecek sıkıntısı çektiklerini, zorlu iklim koşullarıyla uğraştıklarını söylemek çok zor.

Yani, “yaşamın yükünü paylaşma tezim” de çürüyor.

Eğer bu tezimin bir geçerliliği olsa, bugün Türkiye’de kadına en çok Karadeniz ve Güneydoğu’da önem verilirdi ki, kadının en çok ezildiği bölgelerdir bunlar…

Belki, çok dışa kapalı toplumların, kendilerinin “seçilmiş ırk” olmasına duydukları inançtan kaynaklanan, kadınların da o asil kanı devam ettiren varlıklar olmasından yola çıkan bir inançtır bu. O zaman Nazi Almanyasına bakmak gerek; evet, kadınlar propaganda mekanizması içinde çokça kullanıldı ama çocuk doğurmaktan öte bir fonksiyonları olduğuna inanılmıyordu ve en azından siyasette önemli yerlerde değillerdi.

Yani bir sonuca varamadım. Açıkçası, başka tez ya da teorileri olanların da yorumlarıyla tartışmayı alevlendirmelerini bekliyorum!

Hayvan kadınlar

Hayvanlık sadece erkeklere özgü mü sandınız yoksa?

Birilerinin kadınlara da hayvan olabileceklerini hatırlatması gerekiyordu. Blogcu arkadaşların çoğu camianın kızlarına ayar vermeye çalıştığı için, vazife benim gibi ortayaşlı blogculara düştü.

Hayvanlık etmeyiniz ey kadınlar, nice faşist şairimizi bile yoldan çıkaran güzelliğinize yakışmıyor!

Facebook’a giriyorum, “Kürtleri öldürelim”, “Yahudileri keselim” tarzı pislik grupların altında erkeklerle eşit sayıda kadın var. Üstelik kadınlar daha vahşiler genelde…(Aferin sana Türk kadını, faşistlik düzeyi konusunda erkekleri yakaladın)

Hele o kucağınızda çocuklarınızla çektirdiğiniz resimlere daha bir illet oluyorum, suç sadece sizde değil tabi, sizin üremenize de neden olanlarda…Sizin hasta beyinlerinizle büyüttüğünüz zavallı çocuklar büyüyünce muhtemeldir ki sizin gibi olacaklar ve onlarla uğraşmak yine bize düşecek.

Tabi kadınlar sadece “katli vaciptir” fetvası vererek hayvan olmuyorlar…

Geçenlerde baş örtüsünü savunduğum bir “şahıs”, lezbiyenlere giydirmiş. Hastaymış onlar.

Merak etme, senin de hasta olduğunu ve taşlanarak öldürülmen gerektiğini savunan çok sayıda hemcinsin var “bacım”. Siz “demokrasi” isteyince iyi, kadınlar lezbiyen olunca “sapık” değil mi “bacım”?

Kadınların “meta olarak görülmesinden işkillenip” kendi kendine protesto eylemleri düzenleyen bazı gudubet feministlere soruyorum, 30 milyon doları olan Jenna Jameson hayvan erkeklerin kurbanı mı olmuştur?

Burada hayvanlık biraz bizde herhalde, elin pornocusunu zengin etmişiz. Eh, kan aşağı inince oluyor o kadar hayvanlık.

Yoksa Jenna Jameson mı hayvandır? 30 milyon doları cukkaladıktan sonra dünyayı kurtarmış gibi gezmek, bir ayılık,hödüklük işareti değil midir yani? (Bakın pornocu erkeklere,hiç geziyorlar mı ortada!)

Rezil “Babam beni röntlüyor”,”Ailenize gireceğim,sülalenizi seveceğim” tarzı programlarda ne kadar dunkof ve karaktersiz olduğunuzu göstermek de hayvanlık değil mi? Neden mahallenin kesik yaylı,beyaz Şahin’li çocuklarına “ayı”,”hayvan” derken kendinizin ne kadar hödük olduğunu görmüyorsunuz? Kafa basmıyor tabi, o da ayrı.

Neden Paris Hilton gibi kaşarlara, Lindsay Lohan gibi kırolara benzemek için deli oluyorsunuz da, ne bileyim Pelin Batu kadar narin,zeki ve kültürlü olamıyorsunuz? Hayvansınız da ondan, kıçınızı da yırtsanız olamazsınız.

Ya da neden evlenene kadar yeme içme yok, 1 sene sonra dev jelibonlara benziyorsunuz? Sonra terk edilince, aç bilaç perişan halde kalınca ağlayıp zırlıyorsunuz? Hani tamam vucudunuzu satma yoluna baş koymuşsunuz, hayatınızı evlenmeye göre programlamışsınız da bari onu da becerseniz!
Beceremezsiniz, hayvanlık mayanızda var çünkü. Eh, yattığın yerde kazanmak varken çalışmak da zor gelecektir…

Apartmanda bir hayvan abla var, kendini kontes sanır (elifi görse mertek sanır ayı). Dikkat ediyorum kapıcıya hiç selam vermedi mesela şimdiye kadar, asansöre filan yalnız biner (benle binse iman tahtasına çökeceğim ya ayının). Hani “yapayrım edeyrim” diye de konuşmasa şehirli filan sanacaksınız, artık kocası mıdır, dostu mudur, birileri sayesinde sınıf atlamış da gecekondudan apartmana geçmiş, hayvanlığı da gecekonduda bıraktı zannetmiş.

Sizin yetiştirdiğiniz çocukların da maalesef çoğu yine sizin gibi hayvan olacak…

Hayvan geldiniz hayvan gidiniz. Parfüm sürün ama evinizi bok götürsün,arada ter de kokun. Mini etek giyin ama hayırlı bir öküz bulmak için oraya buraya çaput da bağlayın. Hiçbir bok okumayın,öğrenmeyin,kalas gibi devam (öküz kocanız “ula bu karı akıllı mı yoksa” diye kapının önüne koyar)

Kendiniz gibi bir davar bulana kadar fiyakaya devam. Bu arada fazla insan ilişkisine filan da girmeyin, oturup sizin gibi sığırlar için çekilen dizileri seyredin. Çekirdek filan yiyin (fazla yemeyin, evlenmeden şişerseniz evde kalırsınız)

Bekareti de sakın kaptırmayın evlenmeden,sonra birsürü masraf diktirme miktirme.

Ağzınızı daha bir yaya yaya konuşun, en azından söyledikleriniz daha az anlaşılacağı için ne kadar gerzek olduğunuzda fazla anlaşılmaz. Hoş kim anlayacak, o da başka konu…

Bu sözlerim hayvanlaradır; ama sırf kadınsınız diye alındıysanız,darılıp gücendiyseniz..e o zaman sizde de hafif bir eşeklik vardır…

Damızlık dişi aranıyor

Damızlık dişi aranıyorKapitalizmin özellikle son 10 yılı aşkın bir süredir kadın ve çocukları gözüne kestirdiği çok açık.

Neredeyse tüm reklamların öznesi kadınlar, çocuklar ve gençler. Bunu birkaç nedene bağlıyorum; birincisi, erkekler tüketecekleri kadar tükettiler ve bazı sektörlerde kadınlar kadar harcama yapabilmeleri zaten teknik olarak mümkün değil. Giyim ve kozmetik gibi. İkincisi, artık evde kararları kadınlar ve çocuklar alıyorlar. Aslında kadınların karar alması özellikle şehirlerde alışılmış bir durumda ama, şimdi buna çocuklar da eklendi. Üçüncüsü, artık en azından belli bir kesimde, kadınlar daha fazla maddi güce sahip olmaya başlıyorlar. Özellikle alt ve orta kademe yönetici olarak, kadınlar daha fazla tercih ediliyorlar.

Bir yandan geleneksel aile modeli içindeki kadının yeri “fazla ellenmezken” -kadının olduğu yerde durması mesajları daha bilinçaltına yönelik veriliyor-, “muhafaza edilirken”, bir yandan da kadınlara yeni kalıplar dökülüyor. Bunlardan en popüler olanı, “başarılı iş kadını” modeli. Daha çok evli ve 25-30 yaşın üzerindeki kadınlara “münasip görülen” bu model, gençlerde yerini daha hedonist kalıplara bırakıyor. Her iki “kalıpta” da, seks elbette ön planda.

Giderek daha da yaygınlaşan, şablon bir kadın türü mevcut.

Deli gibi çalışıyor. Yaptığı iş çok önemsiz olsa da, ciddi düzeyde, hatta askerlikte görülen düzeyde bir bağlılık mevcut. Yine aynı askerlikte olduğu gibi, “şirket” tabu durumunda. Eleştiri yok; aksine şirketi rakiplerini ezmesi gereken, kutsayan tuhaf bir anlayış var.

Yaşları genelde 25-35 arası olan bu kadınların ciddi bir bölümü yalnız yaşıyor. Yine çoğunun ciddi ilişkileri yok; mazaret ise “kariyer planları”. Evli olanlar ise, çocuk planlarını epey bir ötelemiş durumdalar; çocuğu olanlar ise genelde en iyi kreşi, yuvayı, ilkokulu seçmek için çılgıncasına bir yarış içinde.

Tip, diksiyon ve mesleki beceriler -çoğu çılgıncasına MBA yapma peşinde ya da zaten yapmış- yerinde olmasına rağmen, kültür seviyesi gayet düşük. Mevcut birikimde genelde şirketle gidilen geziler, “in olmaya dair” pratik bilgiler gibi konulardan geliyor. Hayata dair görüşleri genelde “The Secret” tarzı postmodern dinler sayesinde oluşuyor. Kendi içlerine kapalı, büyük gruplar oluşturabiliyorlar; öte yandan hissedilir bir kast sistemi var. Daha alt ya da üst sosyokültürel gruplara mensup kişilerle iletişim neredeyse hiç yok. Politik görüşleri ise medyadan besleniyor ve genelde slogan düzeyinde. Sosyal olarak aşırı bir kabul görme arayışı içindeler ve bireysel ilişkileri son derece sorunlu ve güvensiz.

İki epicenter’ları nedir deseniz, tüketim çılgınlığı ve hedonizm diyebilirim. Sürekli hareket, irtibat halinde olma gibi benim pek de kavrayamadığım bir ihtiyaç içindeler. 1-2 dakikalık sessizlik ve hareketsizlik bile tahammülsüz gelebiliyor.

Bir yanda hedonizmin gerekleri -aşırı gece hayatı, seks, alkol vs- yerine getirilirken, bir yandan da bazı konularda inanılmaz bir tutuculuk hakim. Bu zaten istenen birşey-sorgulayacak kadar değil, tüketecek kadar özgür olmaları gerek çünkü…

Erkekler zaten kaybedilmiş dava.

İnsan türüne baktığımda, “şempanzeler cehennemi” görüyorum (Maymunlar fazla geniş bir tabir; primat deyince de, çoğu insandan daha “insan” bulduğum orangutan gibi türler de giriyor işin içine) Son derece umitsizim, kazanın odunları çoktan yakıldı. Engizisyon davaları çoktan sonuçlandı; şimdi toplu infazları bekleme aşamasındayız.

Sadece tüketmek için üreyen, yaşayan, sahte değerler edinmiş; tuhaf, ruhsuz bir tür.

Ayrıca ruhsuzlaştırmaya kadınlardan başlamak daha mantıklı. Böylece çocuklarına verecekleri güzel şeyler de ortadan kalkıyor. Erkeklerden uğrunda çaba gösterecekleri iyi birşeyler talep edemiyorlar.

Kadınlar ve pozitif ayrımcılık

“Pozitif ayrımcılık”, bizde son 1-2 senede popüler olan bir kavram; Cola Turka’nın “pozitif milliyetçilik” filan gibi akla zarar tanımından daha sonraları gündeme oturdu. Konu, kadınların mecliste temsilini “suni” yöntemlerle artırma tartışmalarıyla biraz daha fazla gündeme gelir oldu.

Aslında bu konuyla ilgili, yazılarımın birinde küçük bir karalama yaptığımı hatırlıyorum; ama Levent‘in Emre Kongar ile aynı fikirde olduğunu yazmış olması, beni bu konu hakkında yazmaya itti.

Herşeyden önce, “sana pozitif ayrımcılık yapıyoruz” yaklaşımını onur kırıcı buluyorum. Neden ki? Geri zekalı mıyım? Aciz miyim? Pozitif ayrımcılık taraftarı olan bir kadın, bence iyice bir düşünüp bunu reddetmek zorundadır. Evet; kadınlara karşı önyargılar olduğu doğrudur. Ama kime karşı yok ki? Aslında şunu söylüyorum; maça 1-0 önde başlıyorsunuz ama, “sen biraz eksiksin” yaftası bilinçaltına sirayet ediyor bir kere, o halet-i ruhiye içinde atabileceğiniz golleri kaçırıyor, yemeyeceğiniz golleri yiyorsunuz.

Kadınların yapması gereken bir şey daha var. Kendi kendilerini belli kalıplar içine sokmaktan vazgeçsinler. Bugün Internet’te kadın bloglarına baktığımda, hep aynı şeyleri görüyorum. Yemek tarifleri, örgü blogları, üçüncü sınıf şiirler, çocuk bakımı, vesaire. Kadınlar erkeklere onlara karşı önyargılı olduğumuzu söylerken, kendi rollerini çoktan biçmişler aslında. Büyük bir çoğunluğu evlenip evinin kadını olmak istiyor, kocasına güzel yemekler pişirmek, başka kadınların rekabetini daha güzel görünerek savuşturmak, “korunması ve kollanması gereken, duygusal olarak zayıf” bir varlık olarak karşı tarafta vicdan azabı yaratarak sevilmek istiyorlar. Ha, bunun yanında pilot olmak da istiyorlar. En azından, çok küçük bir kısmı.

Ben kadınların, erkeklerin yapabildiği her işi yapmak için gereksiz enerji harcamalarını da son derece gereksiz buluyorum. Evet, bir kadın pilot da olur, samuray da olur, ne bileyim, tornacı da olur. Çok mu önemli? İki cinsin de yetenekleri, fizyolojik ve biyolojik avantaj ve yapıları çok farklı. Çok iyi bir kadın samuray, asla çok iyi bir erkek samuray kadar iyi olamaz. Öte yandan, bir erkeğin de, çok iyi bir mütercim tercuman erkeğin de, bu alanda kadın rakibinin eline su dökebilmesi mümkün değil.

Yanlış bazı saplantıların neticesi olarak, bazı alakasız fikirler de ortaya atılıp duruyor. Neymiş, kadınlar mecliste fazla olursa daha barışçı ve demokratik bir ortam olurmuş. Benim bildiğim başbakanlar arasında en fazla savaş çığlığı atan Tansu Çiller’di oysa. Margaret Thatcher, Falkland Adalarına tereddütsüz çıkarma yaptı, kimseye de tınlamadı. Demokrasi? Susurluk skandalını savunan ben değildim. Internet sansürü yasasını hazırlayan da bir erkek değildi! Bu arada, Nimet Çubukçu’nun çocuk yuvaları skandalındaki “demokratik ve insani” tavırlarını da gördük. Şuursuz bazı feministler pay çıkarabilirler; kadınlar da erkekler kadar acımasız, tutucu ve saldırgan olabiliyorlar.

Bana kalırsa, kadınların ihtiyacı olan pozitif ayrımcılık filan değil. Kadınların daha iyi bir eğitime ihtiyaçları var. Bundan kastım, okulda verilen eğitim değil. Bir kız çocuğunun kaderi, daha çocukken çiziliyor aslında. Eline bir bebek, oyuncak ev, fırın, çay takımı vererek ona biçilen rolü daha çocukluktan itibaren kafasına kazımaya başlıyorsunuz.

Medya ve kapitalizm de kadını sömürüyor (korkmayın; huzur İslam’da demiyorum!). Bir kadın dergisini açtığımda gördüğüm şeyler midemi kaldırıyor. Erkeği parmağında çevirmenin birkaç kuralı, erkeği zincire vurmak için yapmanız gerekenler, seksin efendisi olmanın sırları, ultra güzel görünme sırları. Arada, bunu giyersen Jolie olur, bu parfümü sürersen Flockhart gibi çarparsın tarzı ucuz kapitalizm tuzakları. Sonra bir de kariyer konusu var; kadınları ucuza, erkeklerin pek de başarılı olamadıkları orta kademe yöneticilik pozisyonlarına devşirme taktikleri.

Bence kadınların yapması gereken ilk şey, klişelerden kurtulmak. Maalesef, aslında sadece kadınlar değil erkekler de, klişelerden kurtulma isteğine ulaştığımız gün, geçmişimizden, örneğin çocukluğumuzdan gelen bazı yanlış ve zararlı alışkanlara çoktan teslim olmuş oluyoruz. Ben yetişkin bir insanın hayatını kökten değiştirmesinin çok zor olduğuna inanıyorum; onun için aslında sorunlarımızın çoğunun nedeni kadın erkek filan değil, çocuk ve aile ilişkileri olduğunu düşünüyorum.

Terkedilme Psikolojisine Giriş:1

Bugün yine terkedildim. “Yine” diyorum, çünkü son 3-4 sene içinde milyonlarca kez filan terkedildim. Zampara olduğumdan değil, aynı kadın bile gün içinde 4-5 kez terkedebiliyor beni.

Aslında “teknik” olarak kimse kimseyi terketmedi. Diyebilirim ki, proaktif davranarak boku çıkacak bir ilişkiyi tesirsiz hale getirdim. Üstelik bunu da oldukça hayvanca bir şekilde yaptım. Kendimden utanıyor filan değilim; osuruktan nedenlerden ötürü hır gür çıkarabildiğim halde -ki senelerdir çok sakin biriyim- bu sefer dibine kadar haklıydım. Sadece ağzımı bozduğumda kendimi bir parça itici buluyorum. Telefondaki ses “daha önemli işlerim var” gibi bir cümle sarfetmemiş olsa, işler çirkin bir hal almayacaktı. Kim haklı kim haksız meselesine girmek gereksiz, halk mahkemesi kurup birini linç etmek amacında değiliz zaten. Sadece bir insana söylenmemesi gereken bazı laflar vardır. Bu da onlardan biriydi. Hayatımda hiçbir kadına “senden daha önemli işlerim var” demedim (evet var; önce Britney Spears’a taocu seksi öğreteceğim, sonra da Gisele Bundchen ile jakuziye gireceğiz, iş programım çok yoğun, artık sekreterimden randevu alırsın, haftaya seni de aradan çıkartırım)

Terkedilmek o kadar da kötü değil. Öncelikle birkaç yüz senelik yatağanla birşeyleri azıcık doğradım, sonra tüp bitene kadar 100 atış filan yaptım. İlk atışlarım çok başarısız oldu, zira hala sinirden titremekteydim. Son atışlardan ise ziyadesiyle memnun kaldım. Paralı asker olarak hizmet verebilirim, hatta çok da hoşuma gider. Paramı verin, cepheyi gösterin, gerisini merak etmeyin. Ölene kadar durmayacak bir psikoloji içindeyim.

Şu an garip bir huzur kaplamış durumda içimi, Zen’i buldum. (Yok, eski kız arkadaşım değil). Genelde böyle oluyor. Sonra çay yaptım. Bir nevi Vietnam’dan dönmek gibi, hani kol bacak filan kopmuş ama “şükür, hala hayattayım” diyecek kadar da gerzek bir ruh hali içindesiniz. Üzerimde tatlı bir yorgunluk var. Kötü giden birşeyler olduğunda terketmek gibisi yoktur. Aslında aynı şeyi iş konusunda da yapacağım bundan sonra. Zira iş olsun, aşk olsun, insanların kendilerini dünyadaki tek canlı olarak görmelerinden bıktım. Uzun yıllardır yapmıyordum ama, artık yamuk yaşamayı hayat felsefesi haline getirmiş herkes için “pain in the ass” olmaya tekrar başlıyorum.

Henüz terkedilmemiş erkeklere tavsiyem, hayatlarında kadınlarla ilgili plan filan yapmamaları. Çünkü kadınların daha önemli işleri var. O yüzden hayatınızda önemli bir hale gelmelerine izin vermeyin. Gelirlerse de çaktırmayın. Aslında bundan hoşlandıkları filan da doğru değildir; kaçan kovalanır.

Alper’in tavsiyesine de uyabilirsiniz. Arnavut hatunlara takılın der Alper. Söylediğine göre “kapıda tepsiyle bekliyorlar abi!”

1, toplam 2 sayfa12»