* You are viewing Posts Tagged ‘kehanet’

Microsoft nasıl ve ne zaman batar?

Microsoft SilverlightŞirketler de insanlar gibidir. Microsoft, artık bir hayli yaşlandı. Üstelik bir ayağı da çukurda; sağlıklı bir yaşlılık sürmüyor…

Dev Silicon Graphics, sonraki adıyla SGI, paldır küldür dibe çöktü. 386 tabanlı işlemcilerin, güçlü ve özel işlemcili, pahalı workstation’ları gömeceğini anladıklarında iş işten geçmişti. Anlamamakta uzun süre direndiler.

Senelerce ses kartına bel bağlayan Creative, akıllıca bir hamleyle son anda tüketici elektroniğine yönelerek paçayı kurtardı.

Sun’da son anda kefeni yırtanlardan oldu. Solaris ve Sun SPARC macerasından vazgeçip, Linux ve AMD’ye sarıldı. JAVA’yı akıllıca bir şekilde pompaladı ve büyüyen cep telefonu pazarı sayesinde kara geçti. Hatta o kadar başarılı oldular ki, şimdilerde tekrar eski aşklarına, SPARC ve Solaris’e geri dönüyorlar. Solaris, Debian benzeri bir paket sistemiyle dönüyor ve SPARC mimarisi hızla gelişiyor.

Microsoft ise, çok iyi pazarladığı, köhne bir ürünle ayakta kalmaya çalışıyor: Windows. Vista’dan herkes nefret etti; senelerce bekledikten sonra. Artık aklı olan hiçkimse, ne MS’in ofis paketine, ne de server çözümlerine para ödüyor.

Windows, DirectX sayesinde birsüre daha ayakta kalacak; Microsoft batmasa bile, yarın öbür gün Red Hat’in gölgesinde küçük bir şirket olarak hayatına devam edebilir.

Çünkü, web’i ve Internet’i ıskaladılar.

Aslında, bu kaçınılmaz bir tercihti. Donanım üreticileri ve Microsoft, yıllardır sağlam bir iş ortaklığı kurdu. İki taraf birbirini ölesiye destekliyor; en azından her yeni Doom oyunu çıktığında, makinaları atıp yenisini alıyoruz. Playstation 3, 300 doların altına düşer ve en azından PS 4′ü biraz daha bilgisayara benzetirse, iddia ediyorum evlerin yarısındaki PC’lerin yerini alır. Elbette, iyi bir tanıtım kampanyasına da ihtiyaçları olacak.

Microsoft, silkinmeye çalışıyor. Web yarışında, Sun’ın Java ve Macromedia’nın Flash’ına boş boş bakmakla yetindiler. AIR ile Adobe gümbür gümbür geliyor ve Microsoft, Silverlight ile tutunmaya çalışıyor. Bu olmayacak. Silverlight, kaybedecek. (Adobe, 3 milyar doları boşuna saymadı Macromedia’ya)

Bugün en çok ASP tabanlı site herhalde Türkiye’de; Microsoft’un deneyimsiz ve bilgisiz programcılarımıza açtığı kapılar sayesinde. Hakkını teslim edelim; Microsoft Türkiye iyi yönetiliyor. Türkiye’de güçlerini uzun süre koruyacaklar; çünkü PHP ile web tabanlı program geliştirenler bile, GNU/Linux, UNIX, Solaris gibi platformlara yabancı; hatta bunlardan neredeyse habersizler. Kamu ihaleleri, küçük yerli Linux firmalarını semirtmediği sürece, ki böyle bir şey en azından kısa vadede olmayacak, Microsoft, Türkiye’deki ticari başarısının tadını çıkartmaya devam edebilir.

Microsoft’a Jonathan Schwartz gibi biri gerek…

Nomadic Computing – 2

Yazı uzun oldu diye ikiye böldüm; burada biraz da laptopların nasıl olması gerektiğine girmek istiyorum.

Kullandığım laptop birçok insan için “taşınabilir değil”. Bu aleti aldığımda Centrino tabanlı laptoplar pek bir güdüklerdi; ben de ağır ama iyi çalışan bir modelde karar kılıp “full aksesuar” bir makine aldım. Intel Core’lar ile laptop’lar bayağı bir güçlendiler; ama 7200 devir diskler ve hızlı RAM’ler hala çok yüksek modellerde bulunuyor.

Laptop’ların hafiflemesi ve küçülmesi gerek. Aslında hafiflikten ziyade küçülmeleri gerekiyor. Bence en yüksek ekran boyutu 12.1′ olmalı. İnsanlarda “bunu alırım, dağda taşta Farcry 2 oynarım” psikolojisinden çıksınlar. Laptop’u masada az yer kaplayan bir cihaz yerine, taşınabilir bir cihaz olarak algılamak gerek.

Laptop’ları kimin tasarladığını bilmiyorum ama her kim tasarlıyorsa, hiç seyahate filan gitmediği belli. Örneğin, bu salak aletleri arabanızdaki çakmak girişine takmak için büyük şehirlerin altını üstüne getirip özel bir aparat almanız gerekiyor. Bu parça, direk şarj adaptörünün üstünde olmalı. Nitekim, seyahat eden insanın arabada olma ihtimali, prizli biryerde olma ihtimalinden çok daha yüksek!

Hemen her laptop ile wireless ethernet gelse de, ABD ve AB’nin gelişmiş bölgelerinde değilseniz, öyle havada avare gezinen Internet sinyalleri bulma ihtimaliniz yok. Gloria Jeans ya da Starbucks’a filan genelde kız arkadaşımla giderim, laptopumla değil. Onun için, wireless ile birlikte, arkadan çıkan incecik ve sadece 1.5 metre kablo ile gelen makaralı bir RJ-11 kablosu son derece faydalı olurdu evler ve otellerde kullanmak için.(RJ 11 bildiğimiz telefon jakı). Şerit metre mantığı; pek zor olmasa gerek!

Benim laptop’da 14.4 voltuk, sanırım 3 amper hayvani bir batarya var. Bunun bir motorsiklet marşını döndürebileceğini düşünüyorum, hatta bir gün üşenmeyip deneyeceğim. Bataryayı sökerseniz, içinde kalem pil gibi, ama daha uzun “hücreler” olduğunu göreceksiniz. Çok pratik bir fikir: bu hücreleri sökülür yapın ki, eğer çok zorda kalırsam, normal kalem pille çalıştırabileyim!

Elbette işlerine gelmeyecektir; çünkü laptop bataryaları neredeyse aletin kendi fiyatı kadar.

Laptop’lar hafifliyor ama şarj aletleri senelerdir aynı. Fasülye hesabı yapmasalar, metal trafolar yerine transistörlere yönelseler, sigara paketinden ufak ve cep telefonundan hafif şarj aletleri yapmak gayet kolay. 1.5 kilo laptop yanında 1 kilo şarj aleti taşıdığınızda, cihaza “hafif” diye deve yüküyle para vermenin de pek bir anlamı kalmıyor!

Şu touchpad olayı da ayrı bir sıkıntı kaynağı. Birşeyler yazarken farkında olmadan eliniz çarpıyor ve bir bakıyorsunuz, teknik bir dökümanın içine aşk şiirleri yazmaktasınız! Çoğunda kilit filan da yok. Üstelik ön tarafta cumba gibi durduklarından, klavyeye erişim zor. Mesela benim ön kolum bir hayli kalın olduğundan, yazarken laptop’un ön tarafı kolumu kesiyor. Bu namussuzu da herhalde sadece Paris Hilton kılıklı tipler kullanmıyor (Görevimiz Tehlike’deki zenci hacker’ı hatırlayın!) Bence touchpad aynı CD tepsisi gibi olmalı. İstendiğinde çıkmalı ve kesinlikle cihazın önünde olmamalı. Mesela şu an mouse kullanıyorum ama bu aptal touchpad konforlu klavye kullanmamı önlüyor.

Senelerdir piyasada olan ama bizde yeni yeni duyulmaya başlanan bir film var: bir parçasını ekrana,bir parçasını gözlüğünüze yapıştırıyorsunuz ve ekrana bakan bir şey görmüyor. Bu çok güzel ve faydalı bir buluş ve opsiyonel olarak her laptop ile sunulmalı. Bizim milletin omuz üzerinden bakma alışkanlık ve yeteneği çok gelişmiş olduğundan, laptop’u sanki vibratörmüş gibi, kapalı kapılar ardında kullanmak zorunda kalıyorum.

HP, fiyakalı fotografınızı laptop’a çıkartma yapmak yerine, bir tasarım yarışması açsaydı çok daha faydalı bir iş yapardı. Üstelik, global satışlarında da önemli bir artış olurdu. Çünkü laptopları tasarlayanlar omurilik felçlileri, kolları kanca şeklinde, içbükey kafaları monitörü tamamen örtüyor ve dokungaçları ile batarya şarj edebiliyorlar. Bizlerse sebat edip bu salak aletleri kullanmaya çalışmaktayız. Tabii bu sadece HP’nin problemi filan değil. Şimdiye kadar ergonomik bir laptop görmedim. Çok hızlı gelişir görünse de, hep iddia ettiğim gibi, aslında son derece tutucu bir sektör olduğunun kanıtı tüm bunlar.

Nomadic Computing - 1

Bu da benim uydurduğum kelimelerden biri. TDK’nın uydurduğu kelimelere bakınca (gökkonuksal avrat, örütbağ vs) uydurma hakkımı mahfuz tutarak, aklıma geldikçe kelime uydurmaktayım.

Lakin ben TDK’dan daha geniş çaplı düşünüyorum; belki yarım akıllı bir ecnebi bu kelimelerden birini beğenir de literatüre filan giriverir; ben de “ilk ben uydurmuştum” diye caka satarım. Hatta, bütün dünya kullanmaya başladıktan sonra, Çağatay Türkçe’si konışmakta kararlı arkadaşların bu kelimeye Çağatayca bir karşılık bulma çabalarını hin hin gülerek izlerim.

Nomadic, göçebe filan demek. Computing ne ola ki diye soran çıkmaz herhalde. Bildiğiniz üzere, uygarlık aslında yazıdan ziyade, şehirlerin kurulması ile başlar. Nitekim, “civilization”, civil’den gelir ve esasen kentli filan demektir. (Yoksa Civic miydi; az önce başıma hafiften güneş geçtiğinden saçmalıyor olabilirim!)

Laptop denen zımbırtıyı oldum olası sevmedim. Yavaştır, nedense öküz gibi para vermemize rağmen piyasadaki en dandik LCD kalitesinde ekrana razı oluruz, diskler yavaş döner (enerji tasarrufu), zaman içinde ne kadar hafiflese de, asla şikayet etmeden taşınabilecek bir ağırlığa inmemiştir ve pil ömrü pratikte katalog verilerinin yarısı kadardır.

Bu aletleri ciddi ciddi masaüstü bilgisayar yerine kullanabilen insanlar görüyor ve gıpta ediyorum. Touchpad denen iğrenç zımbırtı yerine masastümde kullandığım kallavi bir mouse kullanmaktayım; sırf laptop ile klavye taşımamak için, masaüstümde bir süredir laptop benzeri bir klavye kullanıyorum ve bayağı faydasını gördüm;artık çantada klavye taşımaktan kurtuldum.

Masaüstüne 22′ monitörü koyunca “daha büyüğü olamaz, olmamalı” demiştim, son günlerde “2′ daha büyük olsa daha iyi olurmuş” demeye başladım. Benden beterleri de var; laptop’u da monitöre bağlayıp kullanıyorlar. Aslında fena fikir değil; nedenine birazdan gelirim.

Üreticiler “herşey mobil artıkın,osururken bile laptopunuzdan kernel derleyebilir,hatta Suse DVD’lerini indirebilirsiniz” diye kekleye dursunlar, mobil hayat öyle kolay değil. En büyük sorun, taşınabilir cihazlarınızla, taşınamayanları senkronize etme problemi. Kimse hikaye anlatmasın, bunun pratik bir yolu yok. Sözgelimi, masaüstümdeki Apache+PHP+MySQL sunucularını zart diye laptopuma taşıyamadım;bu serverları tek tek kurmak gerek. Üstelik dün akşam yaklaşık 80 MB tutan kurulum paketlerini yanıma almadığımı farkettim. Dial up ile bunları indirmek 4 saatten fazla sürüyor. Nah sana mobil yaşam!

Bunun dışında, “teorik olarak” masaüstü ayarlarınızı bir başka bilgisayara taşımak mümkün; ama uçağın kalkmasına 4 saat varken, bunun hızlı bir yolunu bulamıyorsunuz. “Herbişeyi taşıma sihirbazı” hiçbir işletim sisteminde yok. Bunları “pratikte” elle yapıp, bir de gerçekten çalışıp çalışmadığını, adam gibi Internet ve diğer cihazlarınız varken denemek zorundasınız.

Şimdi, “homo tecnicus” un seyahat çantasına bir göz atalım:

1.Laptop

2.USB hafıza (disk ya da solid state)

3.Cep telefonu

4.Cep telefonu şarj aleti

5.Cep telefonu-bilgisayar arası kablo

6.Avare gezerken dinlemek için MP3 player

7.Bunu bilgisayara bağlayacağınız kablo ve muhtemel şarj cihazı

8.Fotograf makinesi

9.Onu da bilgisayara bağlamak için kablo

10.Şarj adaptörü

Liste daha uzar. Ben bunu zaman içinde daha optimal bir hale getirdim; şöyle ki:

1.Mp3 player olarak GP2X kullanıyorum. Laptop’a standart mini USB ile bağlanıyor. İçinde 2 GB hafıza kartı var. İstersem yanıma bir yedek SD Card daha alıyorum.

2.SD Card’ı hem cep telefonu, hem fotograf makinesi, hem de USB bellek olarak kullanabiliyorum.

Fotograf makinesi ve GP2x denen şahane alet aynı SD Card’ı kullanıyor.Hatta istersem, çektiğim fotografları GP2x’in kocaman ve daha kaliteli LCD ekranında görebiliyorum. Daha da dellenirsem,GP2x’i televizyona bağlayabiliyorum.

3.Motorola cep telefonu kullanıyorum. Şarj aleti taşımak yerine, tek bir mini USB kablosuyla telefonu hem laptopdan şarj ediyor, hem bu kablo ile telefona ulaşabiliyor, üstelik aynı kabloyu fotograf makinesi ve GP2x’i bilgisayara bağlamakta kullanıyorum.

Dolayısıyla, yukarıdaki 10 parçalık liste, bir anda 5′e iniyor. Zamanında laptop’u alırken üzerinde kart okuyucusu olan bir model almıştım; dolayısıyla fotograf makinesi,telefon ya da GP2x’e ulaşmak için aslında kabloya da ihtiyacım yok.

Öte yandan herkes için durum böyle değil. Daha önce Siemens SX1 kullanıyordum ve bu cihaza özel kablo ve şarj aletini de taşımak zorundaydım. Eğer bir Apple iPod sahibi olsaydım, o tuhaf kabloyu da yanımda taşımak zorunda kalacaktım.

Demekki, kullanıcılardan önce, üreticilerin “mobil hayat” kavramını anlamaları gerek. Örneğin Apple’ın iPod’u pek de taşınabilir filan değil. Cihaza müzik yüklemek ve şarj etmek için adaptör ve tuhaf kabloyu da yanınızda taşımalısınız. Şimdi, o adaptörün seyahat çantanızda ezildiğini ve Kalkandere’de iPod adaptörü aradığınızı düşünün! Oysa USB kabloları neredeyse bakkalda bile satılıyor.

Aynı şey telefon üreticileri için de geçerli ama Motorola dışındaki üreticiler kendi saçma standartlarını dayatmakta çok kararlı görünüyor. Oysa artık hemen herkesin laptop’u var ve ne kadar ağır ve konforsuz olsalar da, yakında cep telefonu gibi taşımadan edemeyeceğimiz aletler haline gelecekler.

1, toplam 1 sayfa1