* You are viewing Posts Tagged ‘paranoya’

666. yazı: Şeytan!

666 şeytan666. blog girdimi yazmak için biraz bekledim; numeroloji takıntım filan yoktur ama (kabalistler,İslam kabalistleri,19 mucizesi,vs) 666 modern kültüre o kadar girmiş ki, yazmamak ayıp olurdu.

Zamanında birileri 666′yı Timberland logosunda bile “bulmuşlardı”. Modern insanın şeytan korkusunu belki de sadece ilahiyata bağlamak sığ bir yaklaşım olur. Bence bu paranoyayı en güzel anlatan eser “Şeytanın Avukatı” filmi. Bu filmde şeytan “kötü bile değil”. Sadece insanın ne kadar kötü olabileceğini gösteren biri.

Nitekim,şeytanın ilahi tasviri de çok farklı değil. İnsana hizmet etmeyi reddeden meleğe, Tanrı bir şans veriyor. O gün bu gündür, “iyilik mi kazanacak kötülük mü?” sorusu, hayatın çeşitli alanlarında sorulup duruyor.

Bana göre şeytan sadece özgür iradeyi temsil ediyor. Kurallara göre oynamazsanız, yaptıklarınızın sonuçlarına katlanırsınız. Hıristiyanlıktaki 7 ölümcül günahta, aslında modern insanın zayıflıklarını yansıtan 7 karakter bozukluğundan fazlası değil. Yine de, bazı ilerlemeler -toplumsal ya da bireysel- için bu günahlardan en az birini işlemek şart olabiliyor. İlerlemenin ne kadar gerekli olduğu ise başka bir tartışma konusu. Sözlerim biraz dini fanatikmiş gibi algılanabilir ama, çoğu zaman yaptığımız aptallıkların sonuçlarını bertaraf etmek için deli gibi çırpınan bir uygarlığımız var. Önce kanserojen maddeler yaratıp sonra bunlarla mücadele etmeye çalışmak gibi. Bu hatalarımızın çoğu, genel olaraksa hata yapma durumu, çoğu zaman içimizdeki en insani değer olabiliyor. Gerçek şu ki, çoğu zaman sonuçları öngörebilmek pişman olmak için yeterli değil; o deneyimleri yıkıcı bir şekilde yaşamak şart. Üstelik bu bile, samimi bir pişmanlık ya da vazgeçiş için yeterli olmayabiliyor. Nitekim, “tarih tekerrürden ibarettir” gerçeği, aslında ders almadığımızı işaret ediyor.

Daha “ilahi” şekliyle söylemek gerekirse, bence asıl kusurumuz “şeytana uymak” değil, “ne kadar uyduğumuz”.

Şeytanın Avukatı’nda, şeytan (Al Pacino) sersem avukatımızı (Keanu Reeves) sürekli uyarır, ama salak ve başarılı gencimiz ona aldırış etmez.

Dindar insanların şeytan korkusu ve nefretini ise asla anlayamadım!

Eğer somut ispatı olmayan birşeylere inanıyorsanız,inancınız için ölmeyi bile göze alabiliyorsanız, sizi inancınızdan döndürecek şeylerle karşılaşmak ancak hoşunuza gitmeli. Zira, inanç kendi içinde, dış bir faktör olmadan, test edilebilecek Bir şey değil. Şeytan ise, Tanrı inancı taşıyan birine bu şansı veriyor!

Oruçlu ve şahane yemekler pişiren bir aşçının inancı, muhakkak ki berbat İngiliz yemeklerini yemek zorunda olan, sözgelimi bir Adanalı’dan,Fransız’dan daha sık test edilmektedir!

Bilimin dinleşmesi

CHP, Cumhuriyet ve Hürriyet gibi gazeteler şeriat geliyor diye üfüre dursunlar; çok az insan “tehlikenin farkında”. (Sağdan sola yazıp fona müziği dayasam daha bir etkili olurdu ama böyle idare edin artık)

Tehlikenin adını da koyalım, bayrak sallamak isteyen arkadaşlar olursa slogan olarak kullanırlar: bilim “dinleştiriliyor”.

Bu da dünyanın yeni bir karanlık çağa doğru yol almasıyla paralel gelişen, “olması gereken” bir akım.

Yeni bir komplo teorisi ortaya atıyor değilim. Her özgürlük ve aydınlanma dönemini bir karanlık çağ takip edecektir; çünkü güç odakları birsüre sonra “asıl mevzuya”,yani paraya hükmedemiyor olacaktır. Engizisyonun gelmesi, papazların filan çok dindar adamlar olması yüzünden olmadı. Kısa Pepin namlı Frank kralının 8.yüzyılda Lombard’ları yenmesiyle kilisenin önce hükümet kurmasına, sonra toprak edinmesine izin verildi; zira bu sırada Müslümanlar, Hıristiyanları tepelemek için Pireneleri aşmış geliyorlardı.(Tabi onlar içinde din yalandı; maksat Hıristiyanları oyup paralarını ve kadınları almaktı)

Böylece, kilise, cahil kitleleri savaşa süren, arada da hem krallıklardan hem de halktan “tırtıklayan” bir güç olarak tarih sahnesine çıktı ve zaman içinde güç hırsıyla iyice zıvanadan çıktı. 8.Henry’nin neredeyse 750 yıl sonra bu herifleri Britanya’dan kovalaması da “karı kız meselesinden ötürü” değildir; nitekim bu icraat öyle hayırlı olmuştur ki, İngiltere süper güç haline gelmişti.

Kıta Avrupa’sında kalanlar da Fransız İhtilali ile kovalanacak, ancak üzerlerine fazla gidilmeyecektir. Zira Voltaire gibi ladini adamların yerine “çarıklı” Rousseau gibi adamların borusu ötmektedir. Kilise şimdi bile güçlü; öyleki senelerde Kızıldeniz parşomenlerini saklayıp, Hz.İsa’nın “sakın ben öldükten sonra kilise gibi şeyler kurup zibidilik etmeyin” sözlerini açıklamadılar, ortaya çıkınca da üç maymunu oynadılar.

Yobazlık türlü çeşitli şekillerde hortluyor, bunların en beteri de maalesef klasik dini yobazlık değil.

Ülkemizde de örneği var; Deniz Baykal’ın konuşmalarına bakın, devamlı fetva veriyor. Yaşar Nuri Öztürk,CHP’den ayrılıp partisini kuracak kadar kendine güvendi (güvendi de, ne oldu?). AKP var. MHP var. Kısacası, meclis adeta ulema oldu!

Yalnız, “solcu” CHP, okullarda evrim teorisinin çürütülmeye çalışmasına karşı çıkmıyor, bunun nedeni de basit. Çünkü CHP, aynı AKP gibi, dini bir şekilde kullanmak istiyor.

Dinden girip,evrim teorisine kadar geldim, hadi biraz daha ileri gidelim.

Şimdi, fizikle metafiziğin arasındaki korkunç radikal uçurumu bulandırmaya çalışıyorlar. Bu yazımda zaten dalgamı geçmiştim ama bir yandan çok da ciddiye alıyorum; bunlar çok tehlikeli girişimler…

Metafizik palavralara insanları bilim dilinden konuşurmuş gibi inandırmak çok kolay. İki lepton, üç quark dersiniz, işin temelini bilmeyen biri şüphelense bile, ansiklopedi filan açıp “herif buraya kadar doğru söylüyor, demekki bundan sonrası da doğru olabilir” der…

Bu akımın en vurucu örneği, The Secret denen paçavra oldu.

Secret, büyük bir yalandır ve iğrençtir,çünkü bilimi palavraya alet etmektedir.

Artık, meditasyon bile -gerçek meditasyondan değil, “yalama”, “anında görüntü”, gerzek batılılara yutturulmak üzere hazırlanan uyduruk Koi,Zohi,Hoiki filan gibi palavra tekniklerden bahsediyorum- “demode” kaldı.

Ortalama insanın bilimle arası hiç olmadığından, anlaşılması en zor disiplin de fizik olduğundan, bu işin esnafı genelde fiziği seçiyor.

Amaç “masum gibi” görünüyor; lepton gibi kıvrak düşün, pozitron gibi aktif hareket et, düşünceni iyonize edip sınırlarını aş, bok püsür…

Külliyen palavra.

Lakin, bu iş boka sarar arkadaşlar…

30 sene sonra biri çıkar, “quantum düşündüğünüz olmadı, çekim kuvveti ayağına yattınız bir bok çekemediniz, bu işin sonu boş. Yeni paralel hayat teorim sayesinde size ölüp, başka bir evrende nasıl daha güzel,zengin ve başarılı olacaksınız,onun yolunu gösteriyorum” derse, sizce inanan olmayacak mı?

Tabi ki olacak. Çünkü insanlar inanmak istiyor, inanma eğilimindeler. X-files’ın jeneriğinde bir poster görürsünüz, UFO’nun altında “I want to believe” yazar. Psikolojik analiz filan yapayım bari; Mulder, kızkardeşini uzaylıların kaçırdığına inanmak istemektedir, çünkü suçluluk duymakta, kızkardeşinin kendisi yüzünden kaçırıldığını içten içe bilmektedir. Nitekim, “sigara içen adam”, bir bölümde Mulder’a babasının kızkardeşi ile Mulder arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığını ve kızkardeşini seçtiğini söyler. Kardeşi bir deneye kurban gitmiştir…

Bu iş çok acayip yerlere varır…

Örneğin “yahu bunun cimcimesi bana pek Türk hissi vermedi” diye kafatasları ölçülür, “faşizm” bilimsel hale gelir. Nitekim, bu görüş 50 sene önce pek popülerdi,bu sıralar yine revaçtaymış!

Palavradan “bir gen bulunur”, örneğin X ırkından gelenlerde olan bu gen, ne bileyim, terörist olmaya itmektedir insanları! Böylece,rasyonel bir cadı avı başlatırsınız…

Şeriat isteyenin paranoid şizofren olduğunu “ispatlar”,akıl hastanesine tıkarsınız.

Laiklerin seri katil olmaya eğilimli olduğunu keşfeder “bilim”, toplumun huzuru için hepsi fişlenir, telefonları dinlenir.

Bu arada, sizi bilimden koparıp, bilimi ilahi bir güç haline getirirler. Anlamazsınız ama mucizeleri karşısında dehşete kapıldığınız için -hadi canım, cep telefonunu bile ilk gördüğümüzde dumur olmadık mı!- ondan gelen “her vahiye” körü körüne inanırsınız.

Belki de birgün, karanlık çağdan çıkış için verilecek mücadelede, ama bu sefer “haklı olarak”, İspanyol faşistlerinin sloganını kullanacağız:

Muera la inteligencia! Viva la muerte! (Kahrolsun aydınlar,yaşasın ölüm!)

Tecavüze uğradım hayatım kaydı

“Oh,nihayet şu kıl herifi …tiler” diye sevinmeyin, konu başka.

İnsanlara çaresizlik aşılanıyor. (Hayır şeriatçılar,kısırlık yaptığını iddia ettiğiniz çiçek aşısının son sürümü filan değil)

Nedense son zamanlarda tanıdığım herkes ne kadar çaresiz olduğundan, onu öğrenemeyeceğinden, bunu asla başaramayacağından söz ediyor.

Okul,aile,medya ve insanlar, insanlara çaresizlik aşılıyor. Kurban olduklarını ve hayatlarının asla eskisi gibi olmayacağını söylüyor.

4 ayrı psikiyatrist bana 4 ayrı teşhiş koydu ve dört ayrı (set) ilaç verdi. İlaçların etkisinden çıkmam yıllar aldı ve hala tam olarak düzelemedim.

Bir psikolog ve psikiyatriste sorarsanız, yapabileceğiniz en yanlış şey, kendi hayatınızı düzeltmeye çalışmak. Profesyonel yardım şart!

Bugün yolda bir dershanenin ilanını gördüm, “eğitim koçları” varmış.

Batı’da otun bokun koçu var. Bizde “yaşam koçluğu” daha lüks bir hizmet, yakında ayağa düşecektir.

“Aile danışmanları” var; gidip nasıl ana-baba olacağınızı öğreniyor, kendi ananızın babanızın bunlara gitmemesi yüzünden boktan hissediyorsunuz(!): İnsanlık tarihi boyunca bu danışmanların olmaması yüzünden herkes sapık,gerizekalı,mutsuz ve yetersiz oldu. Binlerce yıllık insanlık tarihi bundan böyle değişmek üzere.

Hep uzman birileri size ne yapacağınızı söylemek zorunda; çünkü sizler aslında çaresiz kurbanlarsınız. Kendi başınıza birşeyleri değiştirmeyi denemek, ayaklarınızın üstünde durmaya çalışmaksa yapabileceğiniz en büyük hata.

Bir blog keşfettim, kızcağız çocukken yaşadıkları yüzünden hayatının nasıl kaydığını anlatıyor. Pekala, 13 yaşında hınzır bir velette olabilir. Ama eğer yazdıklarında samimi ise, ki çok ciddi zeka belirtileri de gösteriyor, kendisi için üzülüyorum.

Hayatının bundan sonra asla değişmeyeceğini kabullenmiş, kendini kurban olarak görüyor. Bazı anlamsız ve zekasına yakışmayacak idefixleri var. Geçmişe takılıp kalmış durumda, ilerideki hayatını da kurbanlık psikolojisi içinde, sınırlar dahilinde planlamış. Çünkü özgürlüğünü korkuya teslim etmiş,sınırları aşmazsa güvende olacağını sanıyor.

Elbette ona kızmıyorum. Belkide değiştiremeyeceği tek şeyin kafasına kakılmış “sen artık çaresizsin” saplantısı olduğunun farkında değil; belki farkında ama ne yapacağını bilmiyor.

Bu da kurulmaya çalışılan korku imparatorluğunun temel taşlarından biri. İnsanlar artık özgürlük değil, birilerinin onlara ne yapması gerektiğini söylemesini istiyor. Çünkü kendi hatalarının sonuçlarına katlanmaktansa, “daha üst bir yaşam formunun” koyduğu dogmalara inanıp o yolda ilerlemek daha kolay. Kaçınız kendinizde uzman bir psikiyatristin teşhisini eleştirme cesaretini bulabilir?

Bilim adamları maalesef ahlaklarını kaybettiler, en azından önemli bir kısmı. Birsürü “araştırma”, aslında palavradan ibaret, metodlar yanlış.

Yapılan bir araştırma, suçluların ciddi bir bölümünün çocukken taciz kurbanı olduğunu gösteriyor. Araştırmanın sonucuna göre,çocukken tacize uğradıysanız çok büyük ihtimalle suç işleyeceksiniz.

Akla yatkın görünebilir,ama metodoloji tamamen yanlış!

Öncelikle, hapishanedeki mahkumlar seçiliyor. Toplumun genelinde yapılsa, belki gerçekten tacize uğrayanların sadece %5′inin suç işlediği çıkacak ortaya…

İkinci yanlış, taciz kavramının muallakta kalmış olması. Örneğin kimi araştırmacılar, okul hayatında isim takılan öğrencilerin bile tacize uğradıklarını varsayıyor. Bu hesaba göre, okul hayatımda gördüğüm kişilerin en az %80′i tacize uğramış durumda.

Ayrıca, yapılan mülakatlarda insanların hafızası zorlanıyor. Sorulan sorular da yoruma açık sorular.

Bu “araştırmalar” sonucunda “korkunç gerçeklerle” karşılaşıyoruz; toplumun en az yarısı tecavüz kurbanı, çocukların çoğunda ciddi davranış bozukluğu var. Bu arada, “yaramazlık”, bir anda “davranış bozukluğu” gibi “tedavi edilebilir” nitelik kazanıp, 6 yaşında çocuklara haplar verilmeye başlanıyor. Tandığım birinin 13 yaşındaki ve son derece zeki kızı Ritalin kullanıyordu. Kızla konuştuğumda son derece geniş bir yelpazede insanın kafasını karıştıracak kadar entelektüel birikime sahip olduğunu gördüm. “Olayın nedir?” diye sorduğumda, çevresindeki herkesi aptal ve boş bulduğunu, arkadaşlarının son derece cahil ve ilgisiz olduklarını söyledi. Buna hormonları filan da ekleyin. Aslında kız inanılmaz derecede sağlıklı! Ailesi bu yaşta hap yutturulmasından dolayı ferah, çünkü onun tedavi edilebilir bir marazı olduğunu ve görevlerini yaptıklarını düşünüyorlar.

Şu an bu durumda olan, akıl almaz sayıda çok çocuk var.

Dünya eskiden bu kadar kötümüydü? Belki daha da kötüydü; insanlar gripten bile topluca ölebiliyorlardı,zatürree gibi hastalıklar yakın bir zamana kadar çaresiz hastalıklar sınıfına giriyordu,
kıta Avrupa’sının üçte biri veba salgınında ölmüştü, depremler medeniyetleri bitirebiliyordu, Hitler’in kitapları yaktırması trajediydi ama eğer İskenderiye kütüphanesi 1600 sene önce, Paganların da katledilmesiyle yakılmamış olsa,kimine göre medeniyetimiz birkaç yüzyıl daha ileri olacaktı. İstanbul’da büyük can alan depremlere ait kayıtlar yoktur, ama yangınlar yüzünden şehirdeki evler neredeyse devamlı yok olmaktaydı. Sanayi devriminde sayısız çocuk ölmüştü, Cenevre anlaşmasından ya da Clausewitz gibi askeri teorisyenlerin ortaya çıkmasından önce savaşlarda toplu katliamlar,tecavüzler ve barbarlık son derece sıradan,alışılmış bir uygulamaydı.

Daha sayayım mı?

Doğal afetler mi diyorsunuz? Dünya buzul çağını da yaşadı ve dinazorları yokeden muhtemelen bir meteordu.

Satanizm tırmanışa geçip binlerce insanın kurban edilmesine neden filan olmadı; ama Engizisyon’un akıl almaz işkencelerle öldürdüğü insanların sayısı binlercedir. Üstelik o zaman Avrupa nüfusu 30 milyon bile değildi.

Seri katiller eskiden de vardı; hatta en azılısı da Elizabeth Bathory‘di.

Yani dün, aslında dünya daha kötü biryerdi. Ama bugün, birileri dünyanın yarın daha da tehlikeli olacağını söylüyor.

Bu biraz Total Recall filmindeki,insanları öldürücü güneş ışığından koruduğu iddia edilen fanusa benziyor. Aslında fanus, korku ve boyun eğme güdüsü yaratan bir araç sadece.

Farklı birinden korkmak

n18914638395_9153.jpgTopkapı sarayı bizim değildi, çocukluğumda sayfiyeye Sait Halim Paşa yalısına da gitmezdik. Ama halimiz vaktimiz yerindeydi, elbette “başka insanlar” olduğunu da biliyordum, ama görmek ve yaşamak çok farklı şeyler…

Sanırım Lise 1′deydim ve Frolayn Valide hanım üniversiteyi kazanamayacağım stresine girmişti. Lise sona kadar üniversiteye girme niyetinde bile değildim; daha ziyade ticaret hayatına derhal atılmayı, bir Maserati edinmeyi planlıyordum.

Lakin paranın musluğunu açıp kapatan insan annem olduğu için, benim yerime aldığı “oku adam ol” kararına karşı çıkmakta isteksiz,-açıkçası güçsüz- kaldım. Boynumu bükerek dershanenin yolunu tuttum.

Bu dershane “çok idealist” bazı kişiler tarafından kurulmuş bir ticarethaneydi. Moderndi filan. Amaçları eğitmek,öğretmek,insanlığa faideli gençler yetiştirmek idi.(O zaman “ulusalcılık” yoktu; milliyetçilik MHP’nin tekelindeydi. CHP ne yapardı hatırlamıyorum.)

Dershane dökülüyordu. “Kapitalist öğretmenlerin” bu girişime güçleri yetmemişti,belliki arkalarında nakliyat,bakliyat gibi “diğer” ticari faaliyetlerle iştigal eden para babaları yoktu. Beni bir odaya aldılar. “Büyüyünce ne olacaksın bakim” tadında sorular sordular. Karne vermedikleri için, “yaşlanacağım”,”okumak istemiyorum,zengin olup ayılık yapacağım” gibi cevaplar verdim. İlk kötü sürprizle de o mülakat esnasında karşılaştım; okulda belalım olmuş olan Türkçe hocası dershanenin kurucuları arasındaydı.

Beni en seçme sınıfa verdiler. Tezekle yanan bir sobası olacağını düşünmüştüm ama kalorifer bile vardı.

Sınıfa girdiğimde insanlar bana uzaylıymışım gibi baktılar. Ortam için “fazla jantiydim”, üstümdeki herşey Amerikan pazarındandı; zira o zaman böyle mahalle arasında Diesel mağazası filan yoktu.

Bakışlarda herhangi bir tehditkarlık,kıskançlık filan yoktu. Olsa da umurumda değildi; fit ve sinirli,kavgaya yer arayan bir tiptim. Adetim olduğu üzere en arka sıralara yöneldim ve bir yer buldum.

Hani şu kılçık oğlanların eski filmleri olur; bunlar aslında dahi öğrencilerdir ama sesleri çıkmaz, muhakkak ciddi de sorunları vardır. Mesela aileleri kanun kaçağıdır. O havada takılıyordum. Tahta önünde bıdı bıdı birşeyler anlatan tip sorular soruyor, aslında gayretli olduğunu sezdiğim öğrenciler cevap veremiyordu.

O derste anladım ki, Türkiyemin her yerinde “tehvid-i tedrisat” filan yoktu; kimilerine daha fazla,kimilerine daha az “öğretiliyordu”…

Bazı çocukların üstleri başları perişandı, soğuk bir gündü ve sadece kazakla gelenler vardı.

Fakir insanları sokakta görüyordum ama ilk defa bu insanlarla, aynı amaç için aynı yerdeydim. Bu beni tedirgin etmedi; sadece kendimi suçlu hissettim.

İkinci derste hepten canım sıkıldı, birkaç soruya kafamı bile kaldırmadan cevap verdim. Çünkü aynı sorunun “hadi,hadi” dercesine tekrarlanmasından sıkılmıştım. Ön sıralardan birkaç tip dönüp bana bakıyordu,bir tanesinin bakışını hiç unutmam; resmen hayranlık vardı. Okulda ne kadar berbat bir öğrenci olduğumu bilemezdi; ama bilseydi sanırım hayatı farklı bir hal alırdı.
Herşeyle bu kadar aşırı mı ilgisizdim,yoksa kendi içimde duyduğum utançtan kafamı mı kaldıramıyordum bilmiyorum. Ama kızın biriyle gözgöze geldik. Sınıftakilerden çok farklıydı. Uzun boylu,narin yapılıydı. Yüz hatları,saçları,gözleri,herşeyi çok güzeldi. Kılık kıyafet olarak da düzgündü.

Ders bitince yanıma gelip kendini tanıttı. Daha önce böyle medeni bir hareketle karşılaşmadığım ve içine kapanık bir tip olduğum için biraz afalladım. Kantine gidip çay içtik. Çıkışta da birsüre aptal aptal yürüdük,ne konuştuğumuzu bile hatırlamıyorum.

Ertesi gün aynı şeyler tekrarlandı, fakat kız ne kadar fakir olduklarını,babasının borçlarını filan anlattı. Bu yeterince boktan bir şey değilmiş gibi kızdan hoşlandığım için daha da üzülüyordum, ama söyleyecek bir şey de bulamıyor, boş boş bakıyordum.

Daha önce sadece sokakta gördüğüm insanlardan biri, bir şekilde, az ya da çok hayatıma girmişti. Üstelik bu bende çok ciddi bir rahatsızlık yaratmıştı. Saçlarıma jöle sürmemiş,daha eski bir şeyler filan giymiştim ama bu vicdanımı filan rahatlatmıyordu. Benim suçum değil diyordum,evet değildi, ama daha önce farklı birileriyle arkadaşlık kurmak gibi bir çabam da olmamıştı.

Ertesi Cumartesi tekrar dershaneye gittim, adını hatırlamadığım kız “yarın çıkışta koşalım mı?” dedi. Kız sporcuydu, ben de o zamanlar deli gibi vucut çalışıyordum, hentbol filan oynuyordum, aslında o zamanki şartlarda tam aradığım tarz biriydi. “Koşalım” dedim. Sonra bir şekilde konu yine fakirliğe geldi…

Bir ara, “bu kız benle evlenmek için bir numara çekmesin” diye bile düşündüm. Çünkü insanların sorunları hakkında konuşması görmediğim,alışmadığım birşeydi.

Ve pazar günü dershaneye gitmedim. Tek başıma boktan bir filme gittim, boş boş yürüdüm, sonra da evin yolunu tuttum. Dershane macerası da böylece bitti; evdekilere de “dershanenin seviyesi çok düşük, ya beni alın ya da başka dershaneye yazdırın” dedim. Kimse tınlamadı.

Dayımın gençken arkadaşlarının yarısı gayrimüslimmiş. İlkokulda Marsel diye bir çocuk vardı, ben onu Fransız sanıyordum. Cidden…

Sanırım, İmparatorluktan gelen hoşgörüyü çoktan yedik bitirdik. Facebook’da “Kürtden alışveriş yapmıyorum,param PKK’ya gitmiyor” ya da “En iyi Kürt ölü Kürttür” gibi iğrenç,rezil gruplar var.

Bu gruplardan birine girip bir kadının fotografına bakıyorum, kucağında çocuğu,gülümsüyor…

Nazileri hatırlıyorum.

Üstündeki herşey ABD malı, kendide Paris Hilton kılıklı -ama koca götlü- bir tip.

Kimileri neden evlenmediğimi,neden sosyal hayattan uzak durduğumu,neden şuraya buraya gitmediğimi,onla bunla takılmadığımı merak ediyor. Artık midem almıyor.

Bir Musevi tanıyorsun, “iyi, en azından Nazi değildir!” diyorsun, Kürt düşmanı çıkıyor.

Kürtle tanışıyorsun Türk düşmanı çıkıyor.

Çeçenle tanışıyorsun sokakta rastgele Rus öldürmekten bahsediyor.

Kadınlar erkeklere,erkekler kadınlara, homoseksüeller heteroseksüellere düşman…
Birileri “bölünmez bütünlük” diye bıdı bıdı ediyor,sonra “o dinci,bu gerici,şu Kürt” diye hedef gösteriyor, “katli vaciptir” diye fetva veriyor…

Ben daha bir mahalle ortamında büyüdüm; şimdiki çocuklar sitelerde büyüyorlar. Ve sadece kendileri gibi insanlarla bir arada.

Bunun adı “toplum” olamaz. Kendi hücresinde,böcek gibi yaşayan, çizgilerin içinde hareket edebilen, yine kendi salak ideolojileri çerçevesinde onu kesen,bunu öldüren zavallılar.

Villanızda yaşıyorsanız 10 metrelik duvarlar örebilirsiniz; ama bariyer,beton blok ve çitlerle “ayrılan” sitelerde yaşayan insanlar, hayatı sadece orada görenler,orada büyüyüp orada eğlenen,evlenen ve geberip giden insanlar bir toplum olamazlar.

Aslında insan da olamazlar.

Türk halkı kimden korkmalı?

Sevgili Uğur Fidan sitem etmiş. Akvaryum boku püsürünü çok yazıyormuşum. Ne yapalım, darbeci dedik, cahil dedik, hödükler dedik, bilgisayar gerzekleri dedik kimse tınlamadı. Bende de bu ülkenin geleceğine dair ümit filan kalmadı, hepten bunalım oldum, balık kullarıma gönül verdim.

Uğur’u daha Pozitif PC namlı, bahtsız bilgisayar dergisini çıkarırken tanıdım. Şimdilerde herhalde 19 filan olmuştur. Üşenmez sağolsun arada 1-2 mail atmıştır. Hatta, Levent’le beraber “helal olsun çocuğa” demişliğimiz vardır. Sinirli çocuktur Uğur; tanımam ama severim, hani Uğur gibiler çoğalsa memleket de kurtulacak ama yok işte.

Sesim bombok olduğundan, şiiri de ancak kafa bulmak için pek acemice yazabildiğimden, Uğur’a bir yazı ithaf edeyim dedim.

Son günlerin bombası Ergenekon çetesi. Aslında bu konuda 500 yazı yazabilirim ama hiçbir anlamı yok. Özellikle Ahmet Altan, günlerdir, benim söyleyebileceğimden çok daha fazlasını zaten söyledi.
Aslında söylenecek çok şey var da,maçam sıkmadığı için söyleyemem. Doğruya doğru. Çünkü bu ülkede derin devletin nelere muktedir olduğunu defalarca gördük.

“Bok yoluna gitti Niyazi” olmak istemiyorum. Tarihi bir anektod: sözü geçen Niyazi Bey, yanılmıyorsam Bulgaristan’da faaliyet gösteren üst düzey bir Teşkilat-ı Mahsusa ajanıymış. James Bond’vari olaylarından sonra, İstanbul’a geldiğinde, bir yankesici tarafından öldürüldüğü -harbiden yankesicimiydi acaba?-, bu yüzden de “bok yoluna gittiği” söylenir. Daha enteresan olan, seneler önce şaibeli bir şekilde öldürülen Jitem’ci Binbaşı Cem Ersever’in de Niyazi Bey’le olan akrabalığıdır. Rivayet odur ki, Eşref Bitlis’i ve Cem Ersever’i öldürenler de Ergenekon çetesi. Hatta rivayet filan değil, bunun böyle olduğuna kalıbımı da basarım. “Niye?” derseniz, çok meraklı olanlarla özel olarak konuşuruz…

Ergenekon konusuna bir paragraf kadar değindikten sonra, asıl mevzuya geçelim: Ergenekon’un da üstü kapanır. AKP zaten “derine inmek” derdinde değil, tabanına şov yapıyor. (Maalesef). Benim kafamı kurcalayan, Susurluk rezaletinde kıçını yırtan kalabalığın şimdi nerede olduğu!

Aramızdalar tabi; ama Ergenekon konusunda medya gazı almak bir yana, Hazreti Medya Ergenekon’u cansiperane savunduğu için, onlar da Ergenekon’un ortaya çıkmasından son derece rahatsızlar. Çünkü medya amcaları öyle söylüyor. Ergenekon iyi bir şey.

Asıl mevzu, Ergenekon’la çıkan “halk nefreti”.

Türkiye’de kendi kendini “aydın,entelektüel” ilan eden bir ayaktakımı var. Kimin entelektüel,aydın; kimin gerici,hanzo,hödük,kıllı göbeğini kaşıyan ayı olduğuna bu bir grup zibidi karar veriyor.

Muasır bir medeniyet görse apışıp kalacak bu şaşkınları, bizim halk bir şey sanıyor.

Hayır,elbette Ergenekon avukatı olmaya soyunan Deniz Baykal’ı, ya da CHP’yi filan kastetmiyorum. (Ama Devlet Bahçeli, Susurluk avukatı olmayarak ayıp etti; üstelik kendisi de doktora sahibidir, avukatlık işini Deniz Baykal’dan çok daha iyi kıvırır.)

Benim kastettiğim, şu “kanaat önderleri” denen kitle…

Bu adamlar ya gerçekten çok salaklar, ya da o kadar çok salak görmüşler ki, akıllı birileri çıkmaz sanıyorlar.

Bu adamlara üniversitelerde hoca olarak, sinemada yönetmen, eleştirmen,oyuncu olarak, iş hayatında üst düzey yönetici, orada tiyatrocu,burada elçi olarak rastlayabilirsiniz.

Durup bir düşünün: Gerici ne demek? Tek gericilik modeli, dini bir devlet modeli mi ortaya koymaktır?

Bahsettiğim adamların -bakın arada lütufta da bulunuyorum!- ortak noktası statükocu olmalarıdır.

Mesela kendi kendini sosyolog ilan eden biri, ama sadece Türkiye gibi bir ülkede, tek parti döneminin ne kadar demokrat olduğunu iddia edebilir!

Özgürlükten yana olduğunu iddia eden “feminist bir hoca”, türbanlı öğrencilere tahammül edemediğini göğsünü gere gere söyleyebilir. Daha “zeki” bir başkası, “ya çaktırmadan bunların notlarını kırsak, belki bir daha gelmezler” gibi bir laf edebilir.

Bunun adı, kendi halkından, halkı da geç, insanlardan nefret etmek. Hitler’de çok farklı değildi.

Bugün üniversitelerde sayısız akademik personelin, son derece kabarık bir suç dosyası var. Bu suçların içinde, tecavüz, hırsızlık gibi sadece adli olarak “adi” değil, son derece “adi” suçlar da var.

Türk bir bilimadamı olarak soğuk füzyonu çay bardağında yapıp herkesin gözü önünde trafoları patlatsanız, size dünyada inanacak çok az akademisyen var. Çünkü sizden öncekiler, ordan burdan çalıp “toparladıkları” makalelerle, akademik haysiyetimizi de iki paralık etmiş durumdalar. Bugün bir Türk üniversitesinden bilimsel makale gönderildiğinde, son derece şüpheyle yaklaşılıyor. Çünkü sayısız akademik yayın ve kurum tarafından mimlenmiş durumdayız.

Bir rektör, “dayısının üniversitesinde”, akademik personeli fişlemeyi kendine görev edinmiş. Çünkü adamın akademik bir niteliği yok; kendini II.Abdülhamitçilik oynamaya çalışarak ispat etmeye çalışıyor. Hoş, ne zeka, ne kabiliyet,ne kültür olarak tırnağı olamaz, o da ayrı.

Kızımızın tecavüze uğramayacağına, oğlumuzun fişlenmeyeceğine inanarak bu üniversitelere yolluyoruz…

Bu adamlar, Türkiye İran olabilir dediklerinde, birilerimiz bunu ciddiye alıyor.

“Deprem olacak,heryer yıkılacak” diyen kara cüppeli hocalar, arada müteahhitliğe soyunmuşlar! Tabi işi bildikleri için, onların binaları yıkılmayacak! İstanbul tarihindeki anormal büyüklükteki depremlerden söz ediliyor, kimse de, Ayasofya neden yıkılmadı, minare gibi rüzgarda bile nasıl ayakta durduğu soru işareti olan yapılar yıkılmadı, (iman kudreti!) ne bileyim, denizin hemen kıyısında olan, üstelik tepe kenarında yapılan Galata Kulesi nasıl denize kaymadı diye sormuyor. (Üstelik, Galata Kulesini gavurlar yaptı!)

Büyük edebiyat eleştirmenlerimizin itin .ötüne soktuğu yazarların hepsi patır kütür ödül alıyor,arada Nobel de var ha! (Aziz Nesin’e,Kemal Tahir’e girmiyorum bile)

Peki, bu kadar kaale aldığınız adamların ne başarısı var? Nobel ödüllü Orhan Pamuk’u eleştiren yazarı dünyada tanıyan başka bir yazar var mı?

“Deprem gelecek, sülalenizi sevecek” diyen cüppeli amcaların, kendi alanlarında, dünya çapında bir başarısı var mı?

“Türkiye İran olmasın” şiarıyla yola çıkıp, gerçek amacı ne olduğu belli olmayan dernekler önünde nutuk atan,insanlık dersi vermeye kalkan “hoca”ların, insan hakları konusunda bir mücadelesi olmuş mu? Mesela, 80 darbesinde yaşı büyütülüp asılan 16 yaşındaki çocuklar hakkında ne düşünürler kendileri?

O kadarını da geçtim; mesela fişçi rektör, ne bileyim, Tahtakale’de 5 milyona satılan uyduruk kamerayı kullanım kılavuzunu okuyarak bilgisayara bağlayabilir mi acaba?

İçinde benim de olduğum %37′yi “kıllı göbekli ayı” ilan eden amca, benden daha mı az ayıdır acaba? Güneyde filan görürsem göbeğine bakacağım, göbeği iyice erittim, kıllıyım da denemez; benden kıllı ve göbekliyse bak nasıl tefe koyarım!

1, toplam 2 sayfa12»