* You are viewing Posts Tagged ‘psikoloji’

Bireycilik ve bireysellik farklı şeylerdir

bodyarmour1.jpgGeçenlerde -ne kadar geçti bilmiyorum!- bir blog yazarıyla osuruktan bir sebepten ötürü ağız dalaşına girdik. Konu bir domain meselesi. Tafsilatına girecek değilim, zira insanların özel hayatlarını deşifre etmeyi uzun süre önce bıraktım. Kendisi blogumu okuyorsa -okuduğunu sanıyorum- “aha o bendim” diyecektir. (aha kısmından emin değilim).

Farkettiğim şey, yaşça benden bile(!) büyük olan birinin, bana bile(!) çocukça gelen, abartıya kaçmış güvensizliğiydi. Üstelik, buna neden olacak bir şey yapmadığım gibi, geri alabileceğini sandığı bazı hakları kaptırmaması için böyle bir girişimde bulunmuştum. Kendimce yaptığım bu iyilik, bana baş ağrısı olarak geri döndü.

Nereden nereye…

Modern insanın gitgide son derece zavallı,ezik,güçsüz ve çaresizlik duyguları içine hapsedilmiş bir varlık haline getirildiğini düşünüyorum.

Kendimi de tenzih ediyor değilim; bir ayrıcalığım, sadece bunun farkında olmak. Artık kendimi birçok insana göre daha sağlıklı bulmaya başladım.

Son 1 ayda, sayısız güvensizlik örneği gördüm. Ortak nokta, hepsinde kötü birşeyler yapamayacak kadar uzakta olmamdı.

İnsanlar uyutuluyorlar. “Bireysellik” denen şey, insanlara yutturulan bir palavradan ibaret. Bireysellik yalanı altında, insanlara “bireycilik” yutturuluyor.

Ne anlatmaya çalıştığımı anlamanız açısından, farkı kendimce anlatayım. Bu kelimelerin anlamlarına herhangi bir yerden bakmış değilim. O yüzden, bunları Zipotink ya da Zipotinkizm filan gibi “gerçekte olmayan” kelimelermiş gibi düşünebilirsiniz.

Bireysellikle başlayalım. Bireysellikten anladığım, insanın kendini diğer insanlardan ayıran özellikleri hakkında çalışması, kısacası farklılığını artırmak ve geliştirmek istemesidir bana göre. Bunun içine muhakkak özgür düşünceyi de katarım. Kişi ne kadar farklı düşünceleri dinler, okur, öğrenir, gözlemler,bunlar hakkında düşünür, ama sonucunda kendini farklı bir birey haline getirecek bir senteze varırsa, o ölçüde birey olur. Bunun tersine kısaca koyun olmak diyebiliriz.

Bireysellik pozitif bir yönelimdir bu açıdan. İçinde “dünyaya ve insanlara açılmak”, keşfetmek, beyni çalıştırmak ve sağlıklı-samimi bir sosyallik vardır. Denemekten,öğrenmekten,dolayısıyla yanılmaktan kaçmamayı içerir.

Bireycilik ise, yine kendi uydurma tanımımla şöyle birşeydir: İnsana, daima yalnız olduğunu, yeni insan,durum, hatta eşyaların tehdit unsuru olabileceğini, alışıldık yolda gitmenin tehlikeden kaçınmanın en isabetli şekli olduğunu önerir. Bireyci biri, kendini olayların ve ilişkilerin odağında görür ve çevresindeki herşey ikincil önemde, ancak potansiyel olarak zararlı,tehlikeli şeylerdir. Bu aslında bir tür şizofreni halidir ama toplumun çoğunluğunu oluşturmaya başlayan, genelde de üst sosyokültürel katmanlarda bulunan bireyciler (buradan toplumun üst sosyokültürel dilimlere doğru yol aldığını çıkarmak saçma olacaktır; tam tersine, üst sosyokültürel dilimde gelişen bireycilik altlara doğru inmektedir) “sosyal tavırlar” sergilerler. Genelde çok sayıda ahbapları vardır. İlişkileri, duyguları, önemli bazı sosyal konulardaki görüşleri son derece yüzeysel, samimiyetsiz ve basmakalıptır. İlişkileri sürdürmek istemelerinin nedeni insani ihtiyaçlardan değil, kendilerini daha çok sağlama alma güdüsünden kaynaklanır. Sürekli birşeyler inşa etme telaşı içinde olmalarına rağmen, aslında iskambilden kaleler yaparlar. İlişkiler, görüşler, garantiler en ufak bir sarsıntıda çökme eğilimindedir. Doğal olarak, mutsuz ve güvensizdirler. Diğer insanları,gerçekleri ve dünyayı algılama yetileri son derece geridir.

Şişme kadın – 2

chelsea_shane.jpgBuradaki şişme kadınlar isimli yazıma çok talep olunca -Google söylüyor- ben de ikincisini yazayım dedim.

Ancak, bu biraz farklı bir tadda. Hani, Terminator’ü çektikten sonra, 2.sini çekerken “yav,bu da aşk filmi olsun, hatta Goddard çeksin anasını satayım” demek gibi.

Şişme kadınlarla seks yapabilen erkeklerin ruh halini çok merak ediyorum.

Mesela,isim filan takıyorlarmı?

“Bundan önce Aylin vardı, çok abanınca patladı Aylin. Lastikçide fitil yaptırdım,yama yaptırdım olmadı. Sonunda attık. Ondan önce Sıdıka vardı. Hoppa karıydı. Altımdan kayıp kayıp giderdi. Lastikçi “abi buna nitrojen basalım daha iyi tutunur” dedi. Nitrojen bastık o da fayda etmedi. Sonunda helyum basayım dedim, o da ısınmadan patladı. Sıdıka kullanılamaz hale geldi, ben de yandım. Ama bu Aysun’dan çok memnunum, yeni model, lateks-neopren karışımı, aramızda güzel bir ten uyumu var”

Çok ucuz, ama kullanılmamış(!) bir tane bulursam alıp salona koymak istiyorum. Evli arkadaşlarım gelip gittiğinden değil, çok evli çift gelse vallahi koyacağım.

“Bu da karım Nebahat. Pek hamarat sayılmaz, ama kendi halinde, sessiz. Evlen evlen dediniz, sonunda biz de bir yuva kurduk işte”.

Araştırmadım ama bekaret zarı olan modeller yaparlarsa çok tutar diye düşünüyorum. Hatta yıkanınca çıkan kırmızı boya da koysunlar içine.

Bir de, ileride birgün denize şişme kadınla girmek istiyorum (namus meselesinden dolayı tek parça mayo giydirerek). Öyle ya,çocukken ördekle filan girerdik, bu yaştan sonra ördekle,simitle girecek değiliz ya!

Merak ediyorum, bunlar haşır huşur edip yataktan kaymıyorlarmı? Şişirmek için pompa veriyorlarmı, yoksa ağızla mı şişiriyoruz (ağızla az kadın şişirmedik hani!) Son olarak, tıpaları nerdedir?

Şişme kadının yanında garanti belgesi ve fatura veriyorlar mı? Örneğin 1 haftada patlatıp geri götürürsem “abi üretim hatası değil, kullanım hatası” derler mi?

Şişme kadınlar kıskanılıyor mu? Mesela, eve gelip arkadaşımı şişme kadınımla cürmü meşhut durumunda yakalarsam, ikisini de vurursam, cezadan indirim alır mıyım?

*Bu arada merak edip girdim araştırma yaptım. “Naylonlar” 70 YTL’den filan başlıyor. Bir de silikonluları varmış. (Şişme derdi yok!) Bunlar bayağı pahalı,1.000-2.000 YTL arası (zamanında o paraya canlı Rus satıyorlardı). Resimdeki model Chelsea Shane’miş (vallahi tanımadım) Bakın ne diyor:”Realistik Kadınlar Chelsea Shane tam %100 silkon şişirmek için uğraşmanıza gerekyok gerçeğini aratmayacak özelliklere pişman olmayacaksınız … ” (Gerçeğini bilmeyenleri kekliyorlar!)

Korku ve “aman ne .ok yerim” kültürü

Bir zamanlar dünyanın en gamsız adamıydım; sonra ne olduysa panik ataklar yaşamaya başladım.

Medya ve devletlerin insanları korkutup, korkuyla kolay yönetilen sürüler haline getirdiğinden her fırsatta bahsetmişimdir. Küçük bir örnek; başkentin göbeğinde bir bomba patlıyor,sürüyle insan ölüyor. Güvenlik güçleri ne tip bir açıklama yapar? “Sakin olmalı, bunlar münferit olaylar, suçlular yakalanacak vs vs” değil mi? Hayır! “Bu gibi olayları artık sık sık beklemeliyiz” deniyor. Eskiden olsa ilginç gelirdi.

Medyanın ya da dövlet böyyüklerinin ne dediğini zerre kadar kaale almıyor, azıcık olsun inanmıyorum…

Bu yaz, insanlar kene şoku yaşadılar. Seneye de, özellikle sıkı bir sıcak olursa, birsürü insanın akep zehirlenmelerden ölmesini bekliyorum. Korktunuz mu? İyi! Demek ki, geleceğim parlak(!). Şaka bir yana, insanlar bu kenelerin neden bu kadar çok üreyip etrafı sardığını düşünmeye zahmet etmedi. Veterinerler odası da herhalde açıklama yapmamıştır; eh, ekmek kavgası ne de olsa! Ben size söyleyeyim; “kuş gribi ayağına” katledilen tavuk ve kuşlar azaldığı için, doğadaki en önemli görevlerinden biri muhtelif haşarat nüfusunu yemek suretiyle dengeleyen düşmanlarının olmaması nedeniyle keneler de bolca üredi. Kaçınız bilir bilmem ama, kırsalda tavuk yetiştirmenin nedenlerinden en önemlisi de, özellikle sıcak yerlerdeki akreplerden kurtulmaktır. Çünkü tavuklar en etkili böcek yokedicilerdir.

İnsanlar feci derecede korkak ve güvensizler. Korkak ve güvensiz insanlar da bir kurtarıcı ararlar. Modern yaşamda bu kurtarıcılar devlet, molla kafalı akademik personel,ilaç şirketleri olabiliyor. Her halükarda, aman karnımız tok sırtımız pek olsun diye, varolmayan tehditlerden korunmak için özgürlüğümüzden vazgeçiyoruz.

Ancak modern insanın tek sorunu bu korku ajanları değil. İnsanlar aynı zamanda çok ciddi özgüven sorunları yaşıyor. Sokaktaki “jilet gibi” gençlerin patlama yapması bundan. Estetik cerrahlar, kozmetik üreticileri vs. altın yıllarını yaşıyorlar. Tabii herşey “imaj değil”. “Ben sadece bunu becerebilirim” diye koşullanan insanlar, “üretim birimleri” gibi yaşayıp ölmekteler. Bugünlerde dünyayla güneşin yerini değiştirseniz, eğer SRC belgeniz yoksa taksi şöförlüğü yapabileceğinize inanmıyorlar. Daha kötüsü, buna siz de inanmıyorsunuz!

Bunun nesi kötü diyenler çıkabilir. Belki şu an dünyanın en büyük yazarı, üniversitede İktisat tahsil ettiğinden dolayı, muhasebecilik yapıyor. Arabanızın şasisine kaynak yapan sertifikalı gazaltı kaynakçısı belki bir sonraki Kubrick. Ya da tersi; “yönetmen sandığınız” ödüllü zibidi, aslında sünnet düğünü çekemeyecek kadar yontulmamış bir odun, ama kıytırık bir festivalde ödül aldığı için adam zannedip filmine gidiyorsunuz.

Yetenekli ve yaratıcı insanlar tek bir alanda başarı göstererek tatmin olamazlar. Öyle olsa, Da Vinci resim yaptıktan sonra atletizm yarışmalarına katılmaz, oradan da helikopter tasarımı yapmaya yeltenmezdi. Eski oyuncuların bazısı kamera arkasına da geçiyor, o da kesmiyor, film festivali düzenliyor. Colin McRae, büyük ralliciydi ama çok da iyi bir helikopter pilotuymuş.

Bugün Da Vinci, eğer çok yırtık biri değilse, belki ancak bir bankada veznedar olabilecekti; zira ona diploma verecek okuldaki kalitesizlikten sıkılıp eğitimini tamamlayamayacaktı.

Bunları bildiğim halde, zaman zaman yeni problemlerle karşılaştığımda korku ve panik hissine kapılıyorum. Oysa eskiden bu tip şeyler benim için eğlenceliydi. Farkında olduğum halde ben bile etkileniyorum bu koşullanmalardan. Üstelik, kalıbımı da basarım, benden çok daha zeki çok fazla sayıda insan, olan bitenden tamamen habersiz. Onların halini düşünmek bile istemiyorum.

Bunun antitezi, “ne iş olsa yaparım abi” de değil tabi. Ama her insan, zaman zaman kendi sınırlarını keşfetmeyi denemek, aşabiliyorsa aşmak zorunda. İnsan olmakla maymun olmak arasında sandığımızdan çok az fark var ve eğer bunu bile beceremiyorsak, bir maymundan çok daha zevksiz ve zor bir yaşama hazırlanmalıyız. Üstelik, onları mutsuz edecek parametreler, bizi mutsuz edebilecek parametrelerden çok daha az.

Uzaylı antropologun film yorumu

jenna jamesonBugün dünya isimli gezegene gelişimin dördünü günü.

Sabah 7′de -günün 24 saat olduğu dünyada, insanların işlerine gitmek için yola çıktıkları zamanlar; çalışma kültürleri son derece enteresan ve ayrı bir inceleme konusu- Barış’ın evine gittim. Barış, gemimle indiğim arazide beni görerek iletişim kuran ilk dünyalı. Oldukça kaba biri bizim kültürel standartlarımıza göre, ancak kendi kültürünün bazı kalıplarına sıkı sıkıya bağlı. Dün gece, adına viski denilen bir sıvıdan içtik, duyularımın bulanıklaştığını, aklımın yavaş ve hatalı çalıştığını farkettim. Dünyalı entellektüellerin bu sıvıdan bolca tüketmesi gerçekten çok ilginç bir paradoks. Ben fazla içmek istemediğim halde, bunun çok ayıp olduğunu söyledi Barış.

İkinci gün aşk diye bir kavramı öğrendim. Anlaması son derece güç. Barış, çok az da olsa, bilimsel düşünceyi anlayabilen biri. “Dur senin için dünyada yapılan aşk tanımını bulalım, sen kendi kültüründe bir karşılığı varsa araştırırsın” dedi. Birsürü ansiklopedi açtık. Enteresan olan, aşkın tanımının sevgi denen bir başka soyut kavram üzerinden açıklanma çabası. Daha önce aşk kelimesini araştırma ihtiyacı duymamış Barış’ın bile kafası karıştı. Dünyalılar, öğrendiklerinin çoğunu konu hakkında herhangi bir somut yetkinliği olmayan diğer insanlardan öğreniyorlar; bu da sık sık kafalarının karışmasına, çatışmaya düşmelerine neden oluyor.

Aşkı anlamak istiyorum. Barış, “yedinci sanat” olarak kabul edilen “sinema” dan bahsetti. Bizdeki Visuatron’a benziyor, ancak çok daha primitif. Dünyalıların soyut kavramları anlayamama, somut kavramları ise çıkarları doğrultusunda soyutlaştırma gibi kusurları var.

Daha iyi anlayabilmem için bana “Flashpoint 2” isimli bir film verdi. Sinema sanatının bu alanına “prono film” deniyormuş. Neden o filmi seçtiğini merak ettim. “Prono film seyretmek ayıp sayılır, ama herkes seyreder, o yüzden bana kendi içinde ilginç geliyor” dedi.

Filmde çok sayıda kadın oyuncu var; hatta diğer izlediğim iki “sanat filmine” göre, kadın sayısının fazlalığı dikkat çekici. Bu kadınların memelerinin çok daha büyük olması ve insan türünden çok daha fazla cinsel dürtülerle hareket etmesi ilk dikkatimi çeken şey oldu. Nedenini Barış’a sorduğumda, dünya erkeklerinin genelde büyük meme sevdiğini söyledi. Aslında bu kadınlar çok da cinsel dürtülerle hareket etmiyormuş; cinsel dürtülerle hareket eden insanlar bunu farklı şekillerde gizlermiş. Daha güçlü arabalar, daha büyük evler, son model elektronik cihazları satın almak, hatta savaş çıkarmak gibi. İnsanların dürtülerinden utanması, saklaması ama buna rağmen gizliden gizliye hayatlarına bu kadar çok egemen olması da başlı başına dikkat çekici. İlk kez, insan türünden korkmaya ve kendimi tehdit altında hissetmeye başladım. Artık annihilasyon tabancamı yanımdan ayırmıyorum. Barış, silahın çalışma prensibinden çok etkilendi ama deneme atışlarından sonra memnuniyetsizliğini gizleyemedi. Açıklaması bir hayli ilginç. “Bilimsel düzeyinize ve silahın çalışma prensibine büyük saygı duyuyorum ama bunla ateş ederken ne patlama sesi çıkıyor, ne geri tepme oluyor, ne de barut kokusu çıkıyor. Hiç zevkli değil.” Ona, bizim kültürümüzde silahların yoketmek için kullanılan ve kullanana da derin vicdan azabı veren şeyler olduğunu anlatmaya çalıştım ama sanırım pek ilgisini çekmedi. “Silah budur” diyerek, ağır ve metal bir araç çıkardı. Ateş ederken son derece kuvvetli bir ses çıkarıyor ve etkisi de inanılmaz derecede az. Çalışma prensibi olarak, üçüncü sınıf uygarlık olarak tanımlayabileceğimiz Shebeck gezegeni insanlarının kullandıklarına benziyor. Üstelik dünyalıların silah kullanmaktan dolayı ilkel bir güç duygusu hissettiklerine şahit oldum.

Gelelim filme.

Dünyalıların sinema sanatı dedikleri alanda anlatmak istediklerini -genelde basit gerçeklerin nakledilmesinden ibaret- olduğu gibi yansıttıklarından bahsettim. Gelgelelim; prono sineması bana biraz daha theatral geldi. (Dünya tiyatrosundan daha önce bahsetmiştim). Anlatım tarzı olarak bana Sheakespeare’i hatırlattı. Oldukça bayağı, sıradan ve direk olmasına rağmen fazlasıyla abartılı. İnsanlar film süresinin %98.7’si boyunca çıplaktılar. İlginçtir; insanlar giysileri de cinsel çekim aracı olarak görüyorlar. Birbirini çıplak görmek için akıl sınırları dışında çaba gösteren bir uygarlığın, giysilere böyle bir sembolik değer biçmiş olması bana çok karmaşık geldi. Bu konuyu ayrıca incelemekte fayda var.

Aşk denen ruh halinin cinsel birleşmeyle sonuçlanıp biten bir süreç olduğunu anladım. Aşırı şiddet ve aşağılama içeriyor insan cinselliği. Bir yönüyle çok ilginç; hayvanlara özgü kur yapma davranışına “duygu” denen bir ritüel ekliyorlar. Bu sanırım tiyatronun hayata uyarlamış bir şekli. Bu ritüel sırasında sık sık yalan söylüyorlar. Üstelik, bu konuda başarılı değiller. İnandırıcılık sorunu beni meraka itti ve Barış’a nedenini sordum. “Biz inanmak istediğimiz, inanmaktan zevk ya da acı duyacağımız şeylere inanırız” dedi. Akılcılıktan tamamen uzaklaşmış bir medeniyetin bu kadar süre devam edebilmiş olması kafamı karıştırdı; ancak Barış insanın ne kadar hızlı ürediğini açıklayınca eksik parçalar yerine oturdu.

Filmde başrolü oynayan ve 94 dakika boyunca 8 erkeğe duygusal bağlılığını “duygu” ile anlatıp, cinsel ilişki ile ispatlamaya çalışan Jenna Jameson isimli insanın şaşırarak çok zengin ve prestijli biri olduğunu öğrendim. Şaşırmamın nedeni, toplumun çoğunluğu ve entellektüeller tarafından “iğrenç” kabul edilen bir alanda çalışan birinin nasıl böylesine değerli görülebildiğiydi.

Barış, “sıkıldım artık senden” diyerek bir açıklama yapmadı.

Damızlık dişi aranıyor

Damızlık dişi aranıyorKapitalizmin özellikle son 10 yılı aşkın bir süredir kadın ve çocukları gözüne kestirdiği çok açık.

Neredeyse tüm reklamların öznesi kadınlar, çocuklar ve gençler. Bunu birkaç nedene bağlıyorum; birincisi, erkekler tüketecekleri kadar tükettiler ve bazı sektörlerde kadınlar kadar harcama yapabilmeleri zaten teknik olarak mümkün değil. Giyim ve kozmetik gibi. İkincisi, artık evde kararları kadınlar ve çocuklar alıyorlar. Aslında kadınların karar alması özellikle şehirlerde alışılmış bir durumda ama, şimdi buna çocuklar da eklendi. Üçüncüsü, artık en azından belli bir kesimde, kadınlar daha fazla maddi güce sahip olmaya başlıyorlar. Özellikle alt ve orta kademe yönetici olarak, kadınlar daha fazla tercih ediliyorlar.

Bir yandan geleneksel aile modeli içindeki kadının yeri “fazla ellenmezken” -kadının olduğu yerde durması mesajları daha bilinçaltına yönelik veriliyor-, “muhafaza edilirken”, bir yandan da kadınlara yeni kalıplar dökülüyor. Bunlardan en popüler olanı, “başarılı iş kadını” modeli. Daha çok evli ve 25-30 yaşın üzerindeki kadınlara “münasip görülen” bu model, gençlerde yerini daha hedonist kalıplara bırakıyor. Her iki “kalıpta” da, seks elbette ön planda.

Giderek daha da yaygınlaşan, şablon bir kadın türü mevcut.

Deli gibi çalışıyor. Yaptığı iş çok önemsiz olsa da, ciddi düzeyde, hatta askerlikte görülen düzeyde bir bağlılık mevcut. Yine aynı askerlikte olduğu gibi, “şirket” tabu durumunda. Eleştiri yok; aksine şirketi rakiplerini ezmesi gereken, kutsayan tuhaf bir anlayış var.

Yaşları genelde 25-35 arası olan bu kadınların ciddi bir bölümü yalnız yaşıyor. Yine çoğunun ciddi ilişkileri yok; mazaret ise “kariyer planları”. Evli olanlar ise, çocuk planlarını epey bir ötelemiş durumdalar; çocuğu olanlar ise genelde en iyi kreşi, yuvayı, ilkokulu seçmek için çılgıncasına bir yarış içinde.

Tip, diksiyon ve mesleki beceriler -çoğu çılgıncasına MBA yapma peşinde ya da zaten yapmış- yerinde olmasına rağmen, kültür seviyesi gayet düşük. Mevcut birikimde genelde şirketle gidilen geziler, “in olmaya dair” pratik bilgiler gibi konulardan geliyor. Hayata dair görüşleri genelde “The Secret” tarzı postmodern dinler sayesinde oluşuyor. Kendi içlerine kapalı, büyük gruplar oluşturabiliyorlar; öte yandan hissedilir bir kast sistemi var. Daha alt ya da üst sosyokültürel gruplara mensup kişilerle iletişim neredeyse hiç yok. Politik görüşleri ise medyadan besleniyor ve genelde slogan düzeyinde. Sosyal olarak aşırı bir kabul görme arayışı içindeler ve bireysel ilişkileri son derece sorunlu ve güvensiz.

İki epicenter’ları nedir deseniz, tüketim çılgınlığı ve hedonizm diyebilirim. Sürekli hareket, irtibat halinde olma gibi benim pek de kavrayamadığım bir ihtiyaç içindeler. 1-2 dakikalık sessizlik ve hareketsizlik bile tahammülsüz gelebiliyor.

Bir yanda hedonizmin gerekleri -aşırı gece hayatı, seks, alkol vs- yerine getirilirken, bir yandan da bazı konularda inanılmaz bir tutuculuk hakim. Bu zaten istenen birşey-sorgulayacak kadar değil, tüketecek kadar özgür olmaları gerek çünkü…

Erkekler zaten kaybedilmiş dava.

İnsan türüne baktığımda, “şempanzeler cehennemi” görüyorum (Maymunlar fazla geniş bir tabir; primat deyince de, çoğu insandan daha “insan” bulduğum orangutan gibi türler de giriyor işin içine) Son derece umitsizim, kazanın odunları çoktan yakıldı. Engizisyon davaları çoktan sonuçlandı; şimdi toplu infazları bekleme aşamasındayız.

Sadece tüketmek için üreyen, yaşayan, sahte değerler edinmiş; tuhaf, ruhsuz bir tür.

Ayrıca ruhsuzlaştırmaya kadınlardan başlamak daha mantıklı. Böylece çocuklarına verecekleri güzel şeyler de ortadan kalkıyor. Erkeklerden uğrunda çaba gösterecekleri iyi birşeyler talep edemiyorlar.

1, toplam 3 sayfa123»