* You are viewing Posts Tagged ‘rezalet’

The Secret’ı hayata geçirdim

The Secret’ı hayata geçirdimAz önce The Secret’ta yazan şeyleri bir tatbik edeyim dedim.

Çok eşekmişim. Gerçekten de, birkaç cahil cühela tarafından yazılan kitap gerçekmiş! “Çekim yasası” işliyormuş!

Bu şahane kitaptan istifade etmek isteyen arkadaşlar için bazı notlar aldım:

-Kütle çekim kuvveti bildiğiniz gibi uzaklığın karesiyle orantılı olarak azalıyor. Az önce dışarı çıktım, üç tane hatunu gözüme kestirdim. Heroes’daki Hiro Nakamuro gibi gözümü yumup ikisini hemen çektim. Üçüncüyü çekerken bir çığlık işittim, ne oluyor diye gözlerimi açtım, baktımki hatun havada duruyor! Anladım ki, apartmanın penceresindeki bir kıllı ayı -halkın göbeğini kaşıyan kısmından biri- hatunu The Secret’ta öğrendiği teknikle çekmeye çalışıyor. Kızcağız ikimizin de çekim alanında olunca ortada kalmış, biraz daha yüklensek ikiye ayrılacak! Lakin kıllı ayının fizik bilgisi çok iyi değildi anlaşılan. Çekme düşüncem sabit olduğu halde, hatuna yaklaşınca hemen kendime çektim.

-Çekim olayına girmeden evvel, basit fizik kurallarını hatırlamakta fayda var. Örneğin az önce bir Porsche 911 çekeyim dedim; yaklaşık 1.5 ton olduğunu unuttuğum için, bir anda camdan uçup arabanın kaputuna yapıştım.

-Gayrimenkullerde de çeşitli sorunlar yaşanabiliyor. Yürürken, üst katta bir daireyi çekmeye çalışan bir kadının kendinden ağır bir kütleyi çekmeye çalışması sonucu uçtuğunu gördüm; yalnız rotası üzerinde yüksek gerilim hatları olduğundan takılıp piliç gibi kızardı zavallı. Aslında bu da onun hatası. Herhalde bir ara, tavuk gibi kızarmayı geçiriyordu kafasından; çünkü aklımızdan ne geçerse o olur.

-Çekme olayı tek taraflı değil; itme olarak da kullanabiliyorsunuz. Yani istediğinizi çekip, istemediğinizi itebiliyorsunuz. Mesela az önce mahallede sevmediğim insanları “bunlar başka yerde yaşasın” diye düşünerek başka yerlere gönderdim.

-PKK sorununu çözdüm. PKK, biz onun var olduğunu düşündüğümüz için var aslında. The Secret öyle diyor. Facebook’da “PKK’nın olmadığını düşün” diye bir grup açtım; 5.000 kişi toplayınca hep birlikte “PKK yok” diye düşüneceğiz, o artık olmayacak.

-Çekim yasası siyasi amaçlara alet edilebiliyor. CHP, MHP ile düşünce koalisyonu kurarak AKP’yi iktidardan düşürebilir. Yalnız bunu sessiz sedasız yapmaları gerek; malum, henüz kış aylarındayız ve AKP odun-kömür dağıtarak onları silmek için birilerini yanına çekebilir (Bekir Coşkun’un tabiriyle göbeğini kaşıyan ayılar)

-Küresel ısınma, biz onu düşündüğümüz için oluyor, bence hemen unutmak gerek. Hatta, yazın heryerde bol bol klima kullanmalıyız ki, sıcaktan çağrışım yapıp -çok sıcak, küresel ısınma mı var yahu?- bu gibi kötü ve yanlış fikirler hiç aklımıza gelmesin.

{democracy:2}

“Uzakdoğu felsefesi” dediğiniz şey, safsata değildir

“Uzakdoğu felsefesi” dediğiniz şey, safsata değildirYıllardır sinirlerimi bozan ama sürekli hakkında konuşmayı ve yazmayı unuttuğum, çok önem verdiğim bir konuya değinmeyi istiyorum.

Modern Batı, yetiştirdiği yarı-cahil kitleleri, “Doğu mistisizmi” ile uyutuyor. İstedikleri kadar uyutsunlar ama, kimse kalkıp Doğu’nun bilgisinin kaynağının “mistisizm” olduğunu filan iddia etmesin!

Yarı cahil insanların tipik davranışıdır; farklı bir kültür gördüler mi, herşey çok “gizemli” gelir.

Birkaç örnek vermek istiyorum.

Zamanında, “Japon felsefesi ile doğru yolu bul, osurur gibi para kazan” tarzı bir kitap almıştım. Manipülasyon sanatını öğrenmek adına, arasıra bu tip kitapları alırım. Burada yapmanız gereken, kendinizi “hedef kitle” yerine değil, “yazar” yerine koymak! Böylece, para kazanmakla ilgili gerçekten işe yarar bir-iki şey öğrenmeniz mümkündür! Aksi taktirde, koyun gibi okur ve verdiğiniz para, harcadığınız zamanla kalırsınız!

Yazar, pek sevdiğim bir konu olan Katana’ya girmiş, yapımını anlatmış. Ama öyle bir anlatımı var ki, sanırsınız yüzyılların tecrübe ve bilgisini son derece ağır bir eğitim sonu kazanmış katana ustası, esasen meditasyon ve ibadetten başka bir şey bilmeyen dangalağın tekidir!

Sürekli bir mistisizm, meditasyon ve inanç övgüsü.

Halbuki gerçek çok farklı. Meditasyon, bilimden uzak mistik bir saçmalık filan da değil. Hatta, Japon kılıç ustasının ibadet etmesi, ritüelleri bile sadece yaptığı işi “güçlendiriyor”. Elbette, “ruhumu bu kılıca veriyorum” dediğinde, içinden kılıca bir ruh filan gitmediği bilmeyecek kadar salak değil! Doğu kültüründe imgeler çok önemli bir role sahip.

Japon kılıçları, daha doğrusu Samuraylar için üretilen yüksek kaliteli japon kılıçları, zaman içinde, deneysel metodlarla o kadar “doğru” bir metalurji bilgisi ve teknikle üretiliyorlar ki, bugün Victorinox 5-10 sene AR-GE yapsa, milyonlarca dolar harcasa, yine aynı metali ve teknikleri kullanacaktır. Bunu ben değil, bilim adamları söylüyor.

Japon kılıç ustaları da aptal değiller. Gözlemle,deneyle en doğru yöntemi ve metali bulmuşlar. Üstelik, bunu öğrenmek için inanılmaz bir eğitimden geçiyorlar. Yani olayın hiçbir mistik tarafı yok! Her önemli iş yapan, bundan da gurur duyan insan gibi, onlar da işlerine bir parça ritüel katıyorlar. Ritüel çok boş bir şey değil; biraz düşünürseniz, yapılan işe disiplin ve saygı getirdiğini tahmin edebilirsiniz.

Keza, akupunktur gibi “doğu bilimleri” de, sanat, mistik saçmalık filan değil, bilimdir. Bilim olması için illaki üniversite oturmuş profesörler tarafından ortaya atılması“Uzakdoğu felsefesi” dediğiniz şey, safsata değildir gerekmiyor. Yüzlerce yıl süren deneyler sonucu ortaya çıkmış, “süzme”, tecrübi bilgi bunlar.

En azından tarihe bakan biri, Çin’den, Hindistan’dan, Japonya’dan çıkan, “öğreti” denilerek değeri küçümsenip mistikleştirilen birçok zanaatin, çok kuvvetli bir bilimsel arka planı olduğunu anlayabilir. Nitekim, saydığım medeniyetler, zamanın askeri ve bilimsel süper güçleridir.

Üstelik, bu ritüeller batı toplumlarında da vardır. Aklı yere göğe koyamayan masonlarda da vardır, üniversite mezuniyet törenlerinde de vardır.

Doğu medeniyetlerinin bilimsel temelini inkar edip, “huşu içinde birtakım bilgilerin kendilerine malum olduğunu” sanmak, düpedüz gerizekalılıktır, cahilliktir!

Gelgelelim, birçok doğu “öğretisi”, onu meydana getiren bilimsel arka plandan “ayıklanarak”, saf mistik bir şeymiş gibi sunulmakta; çünkü maalesef insanların bilim, emek ve çalışma gibi şeylere saygısı yok. Feng Shui mesela. İncelemedim ama, içinde önemli bilimsel tesbitler olduğuna inanıyorum. Mesela, binanın baktığı cephe, onun içindeyken mutlu olup olmayacağınızı belirleyebilir ve bu gayet de bilimsel bir gerçektir! Sözgelimi, ev hiç güneş almıyorsa, doğal olarak içinde kendinizi depresif hissedersiniz. Keza, kapıdan çıkarken yılın önemli bir kısmında fırtına ile karşılaşıyorsanız, evin yeri sürekli alçak-yüksek basınç alanlarının değiştiği bir yerde ise, yine depresif hissedeceksiniz. Üstelik, Feng Shui’nin ne yapmaya çalıştığını anlayan bir “modern bilim adamı”, hatta teknisyen, bu etkileri sayısal olarak ölçecek cihazlarla, o evin sizi mutlu edip edemeyeceğini söyleyebilir! (Mutlu edeceğini söyleyemez tabi(!), ama bahsettiğim etkilerden dolayı, bunun pek de makbul bir ev olmadığını ya da tersini ispatlayabilir).

Ha, bu gerçeklere vakıf olmuş, vucudu “sensör gibi çalışan” -örneğin rutubet oranını tahmin etmek konusunda bile duyularını geliştirebilir insan- bir Feng Shui uzmanının görüşlerini ciddiye alırım. Ama Çin yerel giysileri içinde, yamuk ağızla “burada negatif enerji alıyorum” diye saçmalayan bir gerizekalıyı da döverim!

“Uzakdoğu felsefesi” kelimelerini de kullanmamaya azami dikkat gösterelim! Zira, kılıç yapımından ahşap işçiliğine, Taocu seksten Mao’nun faşist fikirlerine kadar herşeyin “uzakdoğu felsefesi” kelimeleri ile ifade edilmeye çalışılmasına fena halde sinir oluyorum!

Atatürk’lü banka reklamı olur mu?

Benim yine haberim olmadı tabi, televizyon filan seyretmediğim için. İş Bankası, bu ucuzluğu yapmış. Üstelik, bildiğim kadarıyla bu aynı zamanda suç da.

Aslında bu sadece basit bir reklam ucuzculuğu değil.  Bir yandan, kendi içinde sosyolojik bir vakıa. Yani Türk halkı o kadar kamplaşmış ki, Atatürk’ün çıkıp şu bankayı seç demesini bekliyor. Peki İslamcı bir banka, atıyorum Al Baraka, tutup “Hazreti Ebubekir gibi tutumlu olanların bankası” filan gibi bir reklam çekerse ne olur?

Atıyorum, örneğin Yunanlıların sahip olduğu Türk isimli bankalardan birinde mevduat hesabı açtırırsak vatan haini olmuş olur muyuz? (Ya da hala Türk düşmanlığından prim yapan Yunanlılar, ya da Yunan düşmanlığından prim yapan Türkler neden daha sonra gelişen Atatürk-Venizelos dostluğunu göremezler?)

Daha da abartayım: O bankalardan biri de, Atatürk’ü, ne bileyim Kazım Karabekir’i kendi reklamında kullanmaya kalkarsa, paramızı nereye yatırmalıyız?

Atatürk’ü koruma kanunu diye bir kanun var. Açıkçası bu tip kanunlara karşıyım, muhteviyatını da bilmem. Kanunu filan da geçelim. Vicdan denen birşey var yahu! Hadi “karşı devrimci” çocuklar yapsa pislik atarsınız da, “sizin çocuklar” yaptığında, “yahu adamlarda hiç saygı filan kalmamış, bir ülkenin kurucusunu reklam nesnesi yapmışlar” demediniz mi?

Ya da kapitalizm ve reklamcılık konusunda bize nal toplatacak olan ABD, İngiltere filan çok mu salak da, Abraham Lincoln’ü, George Washington’ı, Benjamin Franklin’i, ne bileyim Oliver Cromwell’i, Winston Churchill’i, 8.Henry’yi, Yurtsuz John’u, “Coure de Leon” Richard’ı reklam filmlerinde göstermiyor?

Bu reklam sadece yakışıksız değil, aynı zamanda provoke edici, iş ahlakından yoksun.

Yarın öbür gün, “Atatürk’ü şu reklamda gösterebilir, bunda gösteremezsin” tartışmalarını mı seyredeceğiz?

Şehit cenazelerini de reklam sömürüsü için malzeme yapacaklar mı?

Bundan önce de, her reklamda çocuk kullanma ucuzluğunu görmüştük çünkü. “Aman çocuğuna bundan yedir, yedirmezsen gerizekalı olur, dizlerini döversin”, “aman bizim bezi takmazsan .ötü nasır bağlar, inim inim inlersin”.

Şimdiye kadar ciddi bir tepki gösterilmemiş olması da ayrıca düşündürücü. Yani herkes bu kadar vatan,namus,bayrak,laiklik edebiyatı yapıyor ama ülkenin kurucusunun reklam malzemesi yapılması kimseye koymuyor galiba.  Bırakın tepki gösterilmemesini, herkes reklama bayılmış.

Eyvahlar olsun! Bundan sonra, çikolata reklamlarında Kanuni Sultan Süleyman’ı filanda görürüz belki; “yeyün ya çeri kullarım, yoksa kuşatamazsınız kaleyi”, ne bileyim, Fatih Sultan Mehmet, elinde ayran şişesi, İstanbul’un fethinin ardından, beyaz atı üstünde “ohhh, olmaya devlet cihanda bir yudum ayran gibi” diyebilir (büyük bir teknik hata olur; zira sözün sahibi Kanuni’dir).

Türk Seddi

the-wall.jpgSon proje, K.Irak-Türkiye sınırına duvar örmek. 470 km. Abartı bir rakam ama daha büyüğü de var; İsrail’inki mesela. Bizimkinin maliyeti 2.1 milyar dolarmış.Bana göre son derece absürd bir proje ama, bazı milliyetçi arkadaşlar destekliyor. İlginç. Bana sorsalar, “yahu elaleme 3000 tane zibidi için duvar ördüğümüzü mü göstereceğiz?” der ve utanırdım. Türkiye, bunca yanlış uygulamaya rağmen, kendi halkına siyasi şov yapmayı bırakırsa, değil 3.000-5000,  yarım milyon teröristle de başa çıkabilecek güce sahiptir. Terörist başına 100 metre duvar örmek bizi küçük düşürür.

Duvar yapılamayan yere termal kamera,çit filan konacakmış; şimdi sorarım, olanlar işe yaradı mı?

Örnek olarak İran’ın inşa etmeyi düşündüğü 5 km’lik duvar gösterilmiş. İran’ın derdi başka; Irak üzerinden gelebilecek ABD tanklarına karşı istihkam oluşturmaya çalışıyorlar. Dertleri PJAK filan değil. Artık bunu da anlamayana gülerler. Yoksa bizde de mi bir ABD istilası korkusu var? Neden olmasın? Irak’ta über-nasyonalist ABD politikacıları sayesinde namlunun ucuna gelmedi mi? Bunca sene Saddam’ın zehirli gaz, biyolojik silah kullandığı iddiaları batıyı, ya da bizi rahatsız etmiş miydi ki? Birileri çıkıp açık açık söylesin, evet, Türkiye’de hedeftir desin. Çünkü ister istemez hedef olacağımızı düşünüyorum. Genelkurmay’ın İran ve Rusya ile iyi ilişkiler kurma çabası başka neye bağlanabilir ki?

Açık konuşmak gerekirse, ABD’yi duvar filan durdurmaz. Hem unutmayalım ki, ABD bize saldırırsa bu muhtemelen, ya da sadece Güneydoğu’dan olmayacaktır. Herhalde birileri ABD’ye saldıracak olsa Mississipi’ye filan değil, New York ya da Washington’a saldırırdı. Muhtemeldir ki, ABD bize saldırırsa, önce İstanbul ve çevresindeki Gebze gibi sanayi bölgelerine saldıracaktır. Ankara bence ikincil hedeftir; zira sadece sembolik bir önemi vardır. Saldırsalar da bunun öyle 3-5 sene içinde olacağını beklemeyiniz. “Saldırmazlar, biz dostuz ve NATO ülkesiyi” de demeyin, gülerim. Emperyalist devletler büyürler ve kimseye tınlamazlar. Bunun çok basit örneği, ABD’nin 5.maddeyi terör tehdidine dayanarak işletirken, bizim boynumuzun bükük kalmasıdır. Öyle Birleşmiş Milletleri filan da ciddiye almaya kalkmayın; ABD, adamların karargahını vurup alt tarafı “pardon” demekle yetindi.

Türkiye, içinde Rusya,İran ve Çin’in olduğu bir pakta girmelidir.(Olasılıkla Pakistan,Suriye) Girmelidir, ama nasıl girecektir? Rusya ve Çin, en büyük müşteri olarak ABD’yi görüyor. Bu yüzden ABD, Çin’e karşı fazla sesini yükseltmiyor; zira biliyor ki, Çin’e ekonomik ambargo koyarsa başı kaçınılmaz olarak ağrıyacaktır.

Bir de Hindistan filan var; İngiltere -dolayısıyla ABD’nin- bölgedeki sessiz gücü. Herkes tarafını seçtiğinde, Hindistan’ın da icabına bakılması gerekecek. Bunu da gücü azımsanan Pakistan tek başına yapamayacaktır.

Özal zamanına dek, ekonomik duvarlar ördük, sonra o duvarların altında kaldık. Şimdi de siyasi-askeri duvarlar gündeme geldi. Oysa gördük ki, bu duvarların en kısa ama en güçlüsü olan Berlin duvarı, bir gecede yıkılıverdi. Ülkeleri duvarlar değil, komşuları, müttefikleri korur. Yunanistan’la aramızın bulunması, bizim NATO’ya girip ileri karakol olmamız da, işte bu yüzdendir. Çünkü Avrupa ve ABD’nin, Polonya’yı, Romanya’yı avucuna alan Sovyetler Birliği’nden ödü kopmuştur.

Kısacası, Türkiye olarak bu asosyal tavırlardan kurtulup (duvar örmek, onu bunu suçlamak, naz ve kapris yapmak) komşularla ilişkilerimizi geliştirmemiz, adam gibi bir dışışleri bakanlığı tesis etmemiz, müttefik arayışlarına girmemiz gerek.

Çağatay Türkçesi isterim,hadi üniformaya Türkçe karşılık bulalım!

pic351.JPGŞekil disiplinini çok severiz. Yok; herşey bir düzen-nizam içinde olsun, ne bileyim binaların dış cepheleri, kaldırımlar güzel olsun, şehir bir halta benzesin anlamında söylemedim. Bunları istemeyiz. “Köylüyüz ondan, göbeğini kaşıyan ayı çok bizde” diye müthiş bir sosyolojik tesbit yapmayacağım. Sorun köylü olmak da değil; biz daha yerleşik düzene geçemedik! Nitekim Avrupa köyleri filanda bizim köyler gibi tapon değil. Köye gidiyorum mesela; bazı evler var bahçeleri cennet kimi, kimisi de -çoğunluğu- eşsiz çirkinlikte. Zira biz Osmanlı’nın görmüş geçirmiş, çapaçul olmayan halkını defettik, elekte kalanları da “yerli mallar haftası” gibi şeylerle uyuttuk. Zengin olmak, adam gibi giyinmek ayıp ve günah sayıldı, fakirliğin namusu türünden saçmalıklarla uyutulduk. Sonra Sovyetler’in çöküşü gibi, “kapitalizm görünümlü memur diktasının” bazı kaleleri 80′den sonra çöktü; estetik yoksunluğunun yerini iğrenç, yoz ve sefil bir Arap-ABD sentezi aldı.

Çocukluğum iğrenç ilkokul forması ile geçti; ben güzel bir çocuk filan değildim ama en güzelimiz bile böceğe benziyordu o formalar içinde…

Robert Fink’in bir arkadaşının dediği gibi, hepimizin beyninin içinde küçük bir general var. Katiyen özdisiplin sahibi bir millet değiliz; herhalde bu suçluluk duygusunu bastırmak için, askerliğin gerektirdiği disipline filan sahip olmadığımız halde, “şekil”kısmını hayatın her alanına sokmayı pek bir seviyoruz!

Evimin hemen yanında okul var. Okul müdürü, bayrak törenlerinde kendini orgeneral zannediyor.

Çocuklar ortada böcekler gibi dolaşıyorlar çirkin üniformalar içinde.

Bir erkek çocuğu, askere gidene kadar 14 sene üniforma içinde kalıyor. 1.5 sene de askerlik deyin; hayatının askerlik bitene kadar olan kısmının neredeyse dörtte üçü.

Sonra birileri ondan birey olmasını, yaratıcı olmasını bekliyor. Aslında bu ortalıkta söylenen şey; gerçekte herkesin istediği robot gibi çalışan, koyun gibi itaat eden, öküz gibi hizmet eden kitleler.

Özel isimlere bile Türkçe kelime uydurmaya kalkanlar var ya, neden üniformaya Türkçe bir karşılık bulamadılar, merak eder dururum!

Oysa çok basit. Uniform işte. “Tek tip” yahu!

Hani Mao’nun kıyafet devrimi gibi!

Ne dersiniz aslanlar, tektip olsun mu üniformanın adı?

1, toplam 3 sayfa123»