* You are viewing Posts Tagged ‘sinema’

Hollywood neden şiddeti anlamadı?

90′ların başındayız, Edirne’den arkadaş iade-i ziyarete gelmiş.

O zamanlar yaş 15,bilemedin 16. Gittik Galeria’de boktan ABD hamburgeri yedik (modaydı), Fame City’de jeton tükettik, çaylarımızı içerken, “asacaksın bak bunları nası kurtuluo olum memleket” tarzı vatan kurtarmaca oynadık. Hoş Cumhuriyet’in,Hürriyet’in entelektüel seviyesi de pek bu muhabbeti aşmıyor ya,idare edin artık…

Vatanı da kurtardık,lakin canımız sıkılıyor. Hadi dedim sinemaya gidelim,günün anlam ve önemine uygun olarak Steven Seagel’ın bir filmi var. O zamanlar böyle sinema kompleksleri yok, en delikanlı sinemada 3-4 salon var. Ben nedense 74 sinemasını çok severdim (aslında kolpa bir sinemadır,nuh nebiden kalma dekorasyon,zemini bile yamuktu o zaman),gittik girdik filme. Steven Seagal “arazide” yine. (Gemide geçiyor aslında film…) Seagal’ın iki tip filmi vardır, ya şehirde geçer ya doğada. Tema fiks tabi; öldür ve kızı öp.

Yine de severim Seagal’ı; birçok “jön” gibi kıro değildir. (Dünyanın en büyük gitar ve Japon kılıcı koleksiyonlarından birine sahip, cidden Japonya’da eğitim almış,gitar ve saksafon çalıyor). Ayrıca karısı Kelly LeBrock; bence tüm zamanların en güzel kadınlarından biri.

Hadi lan dedim,sayalım kaç kişi ölecek…

Ben 36′da filandım, arkadaş Trakyalı şivesiyle “te yeter be a…a koyayım, öle tavuk gibi gelirler ölmeye”

Hakkaten de öyle!

Ölenler topraktan bitmiş,bunların hiç ailesi,sevdiği,ne bileyim balığı,köpeği filan ölmemiş, bilgisayar oyununda yaşıyorlar ya, 3 hakları daha var, hatta God Mode’a filan girersen ölüm yok sana…

Öyle kabak gibi, bıkkın sıkkın, sanki belediye otobüsüne yürür gibi ölüme gidiyorlar. Ne bir korku, ne bir dikkat,”aman bu herif 36 eleman deşti,ben biraz daha dikkatli olayım,siper filan alayım,hatta mümkünse kaçıp götü kurtarayım”

Tavuk gibi ölüyor adamlar.

Seagal’da da bir olay yok; “ulan hepiniz geberin de bir an önce mala vurayım” tribi.

Hollywood, ister inanın ister inanmayın,şiddetin ne kadar irkiltici olabileceğini anlamadı.

Sen uzak çekimde adamı bir uçaktan diğerine atlatırsan, seyirci bir bok hissetmez. Atlayacak anasını satayım,işi ne, o kadar para alıyor!

Ne bileyim,hiç kafan basmıyorsa şöyle uçaktan,adamın gözünden yeri bir gösteriver, Bir şey fırlasın gitsin, seyirci “ula ula nası da essio” desin. Nasıl yönetmensin sen!

Adamı ipten maymun gibi kayarken gösterme,ipin ucundan yeri göster,ip uzayıp giderken filan, oraya da hemen ucuzluk yapıp müziği dayama “aha işte seyirci,heyecandan altına sıçacağın an geldi” diye. Şöyle bir rüzgarın uğultusu gelsin,ip sallansın demire vursun…

Hiç gerçek kavga gördünüz mü?
Hergün kavga eden adam görsün şöyle bir irkilir. Gerçekçidir çünkü.

50 tane adam öldürüyorsun,bende tık yok.

Herif bir uçaktan öbürüne atlıyor,irtifa 8.000 metre,”hep aynı terane” diyorum.

Çevreyi kurtardık mı Nalan?

Al Gore işsiz kalınca bir film yaptı ve herkes dünyayı kurtaran adam kesildi.

Cüneyt Arkın’ın Dünyayı Kurtaran Adam’ı, kendi deyişiyle “dünyayı kurtarmış ama prodüktörü batırmıştı”. Al Gore ise parayı cukkaladı.

Elbette havayı ve suyu daha az kirletmeye lafım olamaz. Hatta bu konuda cidden çok hassas olduğumu söyleyebilirim. Mesela elektrikli aletlerde enerji verimliliği takıntım senelerdir vardır. (Eheim takıntım buradan geliyor akvaryumseverler). İçten yanmalı motorlarda da öyle. Bu yüzden, Ferrari gibi araçları, bilhassa Bugatti Veyron’u aptalca tasarımlar olarak görüyorum. Hardcore çevreciler süper sporlara da karşı,hatta “çevrecilik modayken” Brad Pitt Honda Hybrid kullanıyordu. En son 7.50 kullandığını duymuştum. Karısı Angelina Jolie’ye herhalde Afrika kraliçesi olmak yetmemiş, o da Bugatti Veyron kullanıyor. Süper sporlara karşı değilim, ama 2 tonluk boktan bir mühendislik ürünü araca 1000 beygir motor takmak hem akla,hem çevreye, hem cüzdana zarar. Bence Lotus Elise, bu alanda son yıllardaki en zeka dolu tasarımdır. Keza, Koenigsegg de öyle…

Bu işin boku çıktı. Boku çıktı derken fazla mecazi anlamda kullanmıyorum; kimilerine göre ineklerin osurması çevreye çok zarar veriyor,sera gazlarını artırıyormuş…

Marketlere fileyle giden çevreci dostlar var; ama hergün sürüyle çöp torbası harcıyorlar…

Kimileri “aman canım geri dönüşüm var ne de olsa” diye ya kendini avutuyor, ya da had safhada cahiller. Örneğin plastiği geri kazanmak, zaman zaman daha fazla enerji tüketimi ve kirlilik yaratabiliyor.

En son, “çevreci LCD” lerin de hiç o kadar çevreci olmadıkları çıktı ortaya.

Film modayken, birçok “entel”, 3000 wattlık akkor filamanlı ampullerle aydınlatılan salonlarında “ne olacak bu dünyanın hali” geyiği çeviriyordu.

Türkiye’nin neden Kyoto’yu imzalamadığı ise muamma. (şimdi imzaladımı bilmiyorum). Herhalde, “ABD imzalamadıysa bir bildikleri vardır” dediler. Kyoto’yu imzalamak, Türk sanayicisinin çıkarınadır; zira bizim endüstri tesis ve makinalarımızın çoğu hem ABD’den, hem de AB’nin bir kısmından yenidir. Revizyonlar bize daha az maliyet getirir.

Ha, bir de bu fırsattan istifade yelkenleri şişirenler var. Geçen aylarda bir bankamız Antarktika’yı kurtardı. Hatta kendide kredi kartı ekstresi göndermeyerek bayağı bir kara geçti. Tabiki kağıt masrafından kurtulmak için değildir; maksat dünya kurtulsun. Bir de Türk Telekom hadisesi var, önce elbirliğiyle insanlarımızı YouTube’dan filan kurtardılar,kesmedi, şimdi dünyayı kurtaracaklar. Nasıl? Faturadan ve puldan tasarruf ederek…

Sanırım bu “çevreci hareketin” en büyük getirisi ROHS oldu. Yani, elektronik kartlardaki kurşun kullanımı sıfırlandı.(Fazlası vardır belki,tafsilatını bilmem) Bu iyi bir şey; zira en çok elektronik çöp üretiyoruz. (Duydun mu şekerim, buzullar eriyormuş, ay bende geçen hafta Kokia 31 almıştım ya, bu hafta Sokia 69 aldım, öbürünü çöpe attım…).Kurşun zehirlenmesinin en büyük yan etkilerinden biri gerizekalılık. Umuyorum insanlık daha az kurşun alırsa, dünyayı kurtarmak için gerçekten birşeyler yapabilecektir.

Hitman -Agent 47- sinemalarda, yeni fiyaskoya hazırız (Nerdesin Uwe Boll?)

hitman_ver2_poster.jpgEidos’un serisini yapıp azıcık baydığı Hitman serisi de film oldu. Eidos, çoğunuzun bildiği üzere, bilgisayar oyunundan film olmuş tek başarılı örneğin -göreceli olarak!- Lara Croft’un da sahibi.

Bence en baştan çok yanlış bir seçim. Eğer bir Eidos oyunu film olacaksa, bu kesinlikle Thief olmalıydı. Üstelik senaryo sıkıntısı çekilen bu dönemde, oldukça karanlık, ilgi çekici bir film olabilirdi.

Üstelik, bence Hitman kısmen sinemadan aşırılmıştır; Nikita-Leon arası biridir bizim Ajan 47. Ensesindeki barkoddan başka numarası yoktur. Renkli filanda değil, aleni robottur. Cinsiyetsiz, aseksüeldir.

Hitman güzel çizgi film olur, film filan olmaz.

Görünen o ki, Hitman’den film filan çıkmayacağını yapımcılar da anlamış; isimsiz oyuncular oynatmışlar. Fransız / ABD ortak yapımı; bana sorarsanız 100.000 kişi seyrederse olay olur. Neredeyse tüm fiyasko bilgisayar oyunu uyarlamalarını çeken Uwe Boll, bu sefer yönetmen koltuğunda oturmuyor. Berbat bir yönetmen ama enteresan karakter Uwe Boll; kendisine o kadar gıcık olan adam var ki -çok haklılar- bir ara piyangoyla kendiyle ringe çıkacak adamı seçiyordu. Piyangoyu kazanmak isterdim doğrusu; aşağıda Uwe Boll’un boks maçı videosu var. Rakipleri feci derecede başarısızlar, hepsini dövmüş. Bir boksör çocuğu ve Uwe Boll karşıtı olarak, Uwe Boll’u ringe davet ediyorum. Dökülen dişlerini kolye yapıp okuyucularıma dağıtacağım:)

uwe boll

Beyazperde.com’da yorum yazanlar çok haklı olarak Jason Statham’ı beklemiş Ajan 47 olarak. Gerçekten de, oyundaki Hitman sanki Jason Statham’dan kopyalanmış gibi.

Elbette seyretmeyeceğim. Birgün çok fena televizyon izleme krizi geçirirsem, Hitman’den gayri film ya da herhangi bir şey de yoksa, mecburen bir bakarım.

Hangi oyunlar film olmalı? Bence Deus Ex ve Thief. Thief, güzel bir macera filmi olabilir. Deus Ex, iyi çekilirse, Minority Report ayarında bir film olarak çıkabilir karşımıza.

Aslında körler sağırlar birbirini ağırlar durumu var. Senelerdir sinema da da, oyunlarda da senaryo ve yaratıcılık sıkıntısı görüyoruz.

[youtube tqbVb-W7GqI nolink]

Micheal Haneke’yi neden sevmiyorum?

micheal hanekeMaalesef bazı sanat eserlerini anlayabilmek için “ön bilgi” gerekiyor. Pablo Picasso’nun Guernica’sı mesela. Guernica’nın neresi olduğunu, yakın İspanyol tarihini, Guernica’da ne olduğunu bilmeniz gerek. Resim sanatı hakkında hemen hiç bilgi sahibi olmadığım için, tekniği filan hakkında konuşabilmem imkansız.

Bu tip sanat eserlerine elbette saygım sonsuz; ama bence sanatın “Nirvana” sı, 8 kişilik bir köyde yaşayan, dağda koyun otlatan çobanı da, felsefe profesörünü de çarpacak eserler ortaya çıkarabilmek.

Micheal Haneke’nin iki filmini seyrettim(Benny’s Video ve Funny Games). Haneke, kesinlikle çok önemli bir yönetmen. Çok çarpıcı konular yakalıyor ve insan ruhunu kesinlikle çok iyi anlamış bence. (Zaten psikoloji eğitimi de almış). Bu yüzden, filmleri rahatsız edici. Yalnız, bir sorun var: filmleri, sadece insan ruhunun iğrenç ve karanlık noktalarını çok net yansıtabildiği için değil, “fazla uzattığı” içinde rahatsız edici. İkinci “rahatsız edici” yi, açıkçası “sıkıcı” anlamında yazdım.

Türk sinemasından herkesin bildiği bir örnek vereyim; Züğürt Ağa. Bence dünya sinema tarihinin yüzakı bir başyapıt. Birsürü, belki çoğumuzun bilmediği olağanüstü film var. Aynı zamanda, rezillik kelimesini bile rezil edecek derecede kötü filmler yapılmış. Ben bu aşırı karşıt durumu, biraz da maliyet kaygısına bağlıyorum. Günümüz şartlarında film çekmek çok daha ucuz. Eski yönetmenler ne zor şartlarda film çektiklerini sık sık anlatırlardı. Zannederim ki, bu zorluklar kaliteli yönetmenlerin hayalgüçlerini ve çözüm yeteneklerini en üst seviyeye çıkarmıştır. Belki Atıf Yılmaz’ın dijital bir kamerası olsa, bu kadar iyi filmler ve bu kadar kötü filmler yapamazdı!

Yönetmen, yaptığı işin doğası gereği ister istemez egosantrik adamdır. İzleyiciye kendisini empoze ettirmekle onun beynini harekete geçirmek arasındaki çizginin fazla ince olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, Haneke için bu çizgi fazla da ince değilmiş gibi. Sanki, “benim kendimi size anlatmak için bol bol makaram ve vaktim var” tehdidiyle film yapıyor. (Micheal Haneke Koç burcuymuş)

Gelgelelim, benim o kadar vaktim ve sabrım yok. Temposu ağır filmlerle ilgili sıkıntısı olan biri değilim. 4 saatlik, çevremdeki insanların komaya girdiği filmleri nefesimi tutarak izlediğim çok olmuştur. Haneke’de beni rahatsız eden temposuzluk değil; tempoyu ayarlamıyor olması. Mesela, babanın yüzündeki gerginlik ifadesini kaç saniye göstermek lazım? 8 saniye belki yetersiz, 40 saniyeye uzun diyebiliriz, ama 80 saniye gösterdinmi ben filmden kopar, elektrik faturasını ödedim mi acaba diye düşünmeye başlarım. Kaldı ki marifet filmi kısa çekmek; yoksa bende 43 saatlik film çekip hikaye olarak çarpıcı birşeyler anlatabilirim; ama bunun adı sinema değil “biri bizi gözetliyor” olur. Aynı nedenden ötürü, Oliver Stone’a karşı da hafif antipatim var.

Micheal Haneke’yle olan derdim, Funny Games’deki kumanda sahnesiyle zirveye çıkar. Bu, şimdiye kadar sinema tarihinde gördüğüm en ukala ve egosantrik meydan okuma.

Şunu hayal edin: Devasa Guernica’nın önünde durmuşsunuz, beyniniz zonkluyor bu nedir diye. Pablo Picasso yanınıza yaklaşıp teyp gibi, “bak şimdi ordaki boğa varya” diye anlatmaya başlıyor. O noktada, Guernica bir fotograf, hatta vesikalık fotograf haline gelir, çünkü bütün yorum ihtimalinizi elinizden almıştır. Kalkıp, “yok aslında sen bunu anlatmışın” diyebilecek haliniz kalmaz!

Haneke’nin kumandayla yaptığı aynı böyle birşeydir.

Bu elbette Micheal Haneke filmlerini seyretmeyiniz, çok sıkıcıdır demek değil. Hatta, çok sıkılsanızda seyredilmeye değer. Hatta o uzaktan kumanda sahnesi üzerine film bile çekebilirsiniz, bir yönetmenin içinde kıvrandığı egosantrizm üzerine.

Tabii, o sahneyi başka şekilde de yorumlayabilirsiniz. Belki gerçekten, çok gerildiysen çık git, seyretme demiyor da, “ego böyle kıstırır başkalarını, al işte yönetmen olarak ben de böyle sinir ediyorum seni ey izleyici” demektedir. Eh, bu da açıkçası sanat işte. Ne kadar bok atarsak atalım, adamın sanatçı olduğunu inkar edemeyiz. Söyleyecek hiçbir iyi şey bulamasak bile, unutmayalım ki aynı zamanda çok iyi bir senarist.

Özellikle yedinci kıta’yı ve la pianiste’yi seyrettikten sonra çok daha olumlu şeyler söyleyebileceğimi düşünüyorum.

Ünlü dolandırıcılar,dolandırıcının doğası,catch me if you can…

gerçek abagnale-di caprioAslında çok uzun yıllardır dolandırıcılığa ilgi duyuyorum. Nasıl bakarsanız bakın, ünlü (ve başarılı) dolandırıcılar incelenmeye değer insanlar. Bende bu ilgiyi yaratan, Scoundrels and Scalawags isimli bir kitap oldu. Sahafları dolaşmayı severim çünkü normalde piyasada bulamayacağınız birçok kitabı buralarda bulmanız mümkündür. Bu kitabı da öyle biryerde buldum; 640 sayfa ve dili de oldukça ağır. 40′ın üzerinde son derece ilginç dolandırıcılık hikayesi ve son derece “renkli” dolandırıcı var. Türkçe’ye çevrilse listelerin tepesine oturacak bir kitap.

Dün gece, “Catch me if you can” i seyredince, dolandırıcılar ve dolandırıcılık üzerine yazma isteğim tekrar alevlendi. Frank William Abagnale’ın hayatı, son derece eğlenceli ve gerçekçi bir şekilde anlatılmış. Hatta, “kılkuyruk” dediğim Leonardo di Caprio’nun “oynayabildiğini” bu filmde gördüm. Gerçi “star” havası yaratılan oyuncuların popüler filmlerde abartılı ve kötü oynamalarını normal karşılıyorum; çünkü genelde bu tip filmlerin izleyicileri başarılı bir sinemacılık filan değil, atraksiyon arıyor. Sanırım sırf bu yüzden, birçok ünlü oyuncu, para bile almadan, ciddi yönetmenlerin pek bilinmeyen filmlerinde oynuyorlar. İşte oyuncu kalitesini değerlendirmek için böyle filmleri seyretmeniz gerek; zira burada oyuncular sinema dilindeki adını bilmediğim, ama benim uydurduğum “overacting” tuzağına düşmüyorlar.

Elbette, Catch me if you can’den bahsedince Tom Hanks’i atlamamak gerek. Genelde sevmediğim bir oyuncu olsa da, o da burada “konuşturmuş”, hatta “öttürmüş”. Rolü fazla olmasa da, pek tanınmasa da, seyredince elini öpesim gelen adamlardan biri de Christopher Walken. Bence filmin “görünmeyen” yıldızı o. (Aynı zamanda önemli bir dansçıdır Walken). Bu filmle en iyi yardımcı oyuncu ödülü aldığını az önce öğrendim.

Giovanni Giacomo Casanova’nın da büyük bir dolandırıcı olduğu rivayet edilir; hatta Casanova’dan bahsederken sanırım bu konuda bir miktar detay verdim.

Ama benim “şahsi favorim”, Ferdinand Waldo Demara. Aslında hayat hikayeleri ve yaptıkları işler Abagnale ile müthiş benzerlik gösteriyor; lakin Ferdinand Demara Abagnale’dan epey önce yaşamış. Açıkçası dolandırıcılara sempati besliyor değilim; ama özellikle bu iki adam, son derece dikkat çekici bazı özelliklere sahipler. Her dolandırıcı gibi, çok zeki, insanlarla kolay ilişki kuran, güven telkin eden yapılarının yanında, istisnai özellikleri el attıkları işlerde başarılı olmaları. Bu adamlar genelde şiddet kullanmıyor, hatta dolandırdıkları insanlar tarafından bile bazı durumlarda “sevgiyle anılıyorlar”. Bence dolandırıcılığın psikolojisi çok dikkatle incelenmeli; bu sayede bilhassa aşkla ilgili ciddi sonuçlara varılacağını düşünüyorum!

“Kariyer” konusu, Demera’da çok daha baskın, zira Abagnale sadece kalpazanlık konusunda uzmanlaşırken, Demera tıptan psikolojiye kadar birçok alanda “uzmanlaşıyor” ve özellikle orduda doktor olarak büyük yararlılıklar gösteriyor! Genelde bu tip dolandırıcıların son derece yüksek IQ’ya sahip oldukları, borderline kişilik özellikleri sergiledikleri, olağanüstü egosantrik oldukları benim kişisel gözlemim. Belli bir alanda “çalışmak” istediklerinde, genelde çok kritik ve aynı zamanda pratik birtakım bilgileri ustalıkla ve kısa sürede seçip edinebiliyorlar. Hemen hiçbiri doğru dürüst bir eğitim almamışlar, herhangi bir konuda uzmanlıkları yok (en azından dolandırıcılığa ilk başladıkları zamanlarda!). Enteresan bir anektod; Sherlock Holmes’de hikayelerinde bu tip biri olarak anlatılır. Sözgelimi, kimya alanında bazı çok temel bilgiler dışında, çok az insanın bildiği birtakım sofistike bilgilere de sahiptir ama bir kimyagerin daha birinci sınıfta öğrendiği çoğu şeyi de bilmez.

Ferdinand Demera ile ilgili detaylı birşeyler yazmak istiyorum; çünkü gerçekten çok ilginç bir hayatı var. Abagnale gibi, Demera’nın da hayatı filme çekilmiş; ancak Tony Curtis’li film anladığım kadarıyla pek ses getirmemiş.

1, toplam 2 sayfa12»