* You are viewing Posts Tagged ‘solculuk’

Stalin sever solcular

stalin2.jpg“Solcular” bana takmış vaziyette. Ben bilmiyormuşum. Birisi, Stalin’i payladığım için kızmış. Stalin denen insanlık faciası, “yoldaşları” kurtarmış, falan filan…

Stalin’i bir “solcu” olarak, Hitler ile mukayese edebilirsiniz. İkisinin duruşu da aynıdır. Yaptıkları da aynıdır. Hitler’in meşhur “uzun bıçaklar gecesi” gibi, Stalin’de 1941′de Kızıl Ordu’da akılalmaz bir subay katliamı yapmıştır.

Hitler’den farklı olarak,Stalin üstüne bir de dönektir…

Katliam yaptığı ordu, tecrübeli adam gibi asker kalmadığı için Hitler’in ordusuna kafa tutamamıştır. Eğer Rusya bugün Alman toprağı değilse, bunun tek nedeni, Almanların karşılaştığı olağanüstü kış koşulları. Hava 5 derece daha sıcak olsaydı, Gorbaçov adını bile hiç duymayacaktık…Çoğunuzun parası yetmediği için sarışın,mavi gözlü,uzun bacaklı fahişelerin koynuna giremeyecektiniz; çünkü o zaman Rusya AB’de olacaktı ve cebinizdeki parayla ancak hava alabilecektiniz. O da memleket havası; zira Moskova filan pahalı gelecekti.

Lenin’i de ilk çiğneyen Stalin olmuştur ve “solcu” arkadaşların hayal ettiği sistem, Stalin’in insanlık dışı uygulamaları sayesinde tarihe gömülmüştür.

Arkadaşlar, Mao’yu da çok severler. Çünkü bütün Çin’i tek tip giydiren, sayısız insanı katleden, insanları köle gibi çalıştıran Mao büyük liderdir.

“Solcu” kardeşlerin aklına nedense sosyalizmin daha insani bir model önermesi gelmez. ABD’ye filan kıllar ya, onun karşısına çıkacak diktatör arıyorlar.

Delikanlı gibi çıkın, biz faşistiz deyin. Ya da size yakışacağı üzere,faşist olun.

Olmaz tabi, o zaman üniversite öğrencisi cıvırlarla düşüp kalkamazsın.

Çin’in bugünkü ekonomik düzeyine mucizeymiş gibi, buğulu gözlerle bakarlar…

Çünkü, Çin bir “halk cumhuriyetidir”. (İran’ı neden beğenmediniz, o da halk cumhuriyeti değil mi?)

Dünya Çin’den korkmaktadır. İcabında ABD’ye bile posta koyar.

Nah koyar.

Çin’in petrolü yok. ABD’de Çin’i köşeye sıkıştırmak için petrolün fiyatını artırmak için elinden geleni yapıyor. Petrol fiyatları öyle bir noktaya gelecek ki, bir süre sonra gazoz kapağı açacağını bile ABD’den ya da AB ülkelerinden ithal ediyor olacağız. Çünkü Çin petrolü daha da pahalıya alacak ve navlun fiyatlarının artışı yüzünden köşeye sıkışacak. Ya da Çin, ABD ile savaşacak.

Tabi kankası Rusya, onlara foşur foşur petrol akıtmazsa. Rusya, bekle-gör stratejisi uyguluyor, ama görünüm olarak AB ve ABD’ye daha yakın.

Kısacası, Çin ABD ile savaşmazsa, ancak ABD ve AB’nin izin verdiği ölçüde büyüyebilecek.

Peki Çin’le ABD savaşırsa, biz de okka altına gitmeyecek miyiz?

Çin’in herkesin başına bela olması da, AB ve ABD’nin ikiyüzlülüğüdür, o da ayrı konu…

Batı toplumu, ucuz ayakkabı giymek, dana fiyatına plazma TV sahibi olmak için, Çin’deki insan hakları ihlallerine seyirci kaldı. Ne zamanki herifler BMW filan klonlamayastalin.jpg başladılar, Herr Günther’in filan paçaları tutuştu. Ulan bu adamlar herşeyi elimizden almaya çalışıyor olmasın?

Günde 1 dolara, adamları köle gibi 18 saat çalıştırırsan, sen de “ekonomik mucize” yaratırsın.

Hatta, askeri mucize,bilimsel mucize de yaratırsın. Bilimsel mucize kısmından emin değilim,çünkü onun için dangalaklığı aşmak gerekir.

Roma İmparatorluğu köleler sayesinde dünyaya hükmetti. Mısır’daki piramitleri yapanlar da, “babamıza güzel bir mezar yapalım” diyen firavun mahdumları değildi. Osmanlı’daki “Arap bacılar” da, şahane çalışma şartlarından dolayı yılın yarısını Antalya’da ense yaparak geçiren, deniz ve güneşten kapkara olan kadınlar değillerdi.

Rusya’dan gelen ve fahişelik dışında birşeyler bilen birine rastlarsanız, nükleer reaktörlerin yakıtının nasıl çıkarıldığını da sorarsınız. Özellikle de, eski bir mahkuma rastlarsanız…

O kadarını da beceremiyorsanız Soljenitsin okursunuz, Sibirya’da neler oluyormuş öğrenirsiniz.

Fazla tarih bilmezsiniz, kafanız bulanmasın. İngiltere’yi örnek vereyim; sanayi devriminde 12 yaşındaki çocukları 18 saat çalıştırıyorlardı. Bu çocukların en az %30′u 18 yaşını görmedi…

Aynısını Türkiye’de de yapabilirsiniz…

Ne de olsa, kıllı göbeğini kaşıyan,nufüsun %37’sini oluşturan bir kalabalık var. Çalıştırmayıp da besleyelim mi! Maazallah, bakarsın karşı devrim filan da yapar yobazlar.

Bence Hitler gibi okültizme filan da sarabilirsiniz,belki Stalin’le Hitler’in ruhunu çağırırsınız.

İkisini tutup, Türkiye’de uygun partilerin başına koyarsınız. Eli sopalı lider isteyen siz değilmisiniz, alın iki tane birden…

Öyle seçim tantanası da fazla yapılmaz; taraftarı çok olan küüt diye sopayı diğerinin kafasına indirir.

Tabi yanlış diktatörün tarafında olursanız o kötü olur tabi. Artık Seydişehir’de boksit mi çıkarırsınız (vallahi küfür etmedim,aluminyumun hammaddesi!), taş ocağında günde 18 saat taş mı kırdırırlar bilemem.

Eczaneler neyi protesto ediyor (Sosyalist eczacılar?)

Bir süredir, eczanelerin vitrinlerinde koca koca siyah kartonlar görüyorum. Nedenini bilmiyordum; ama yaza girmekte olduğumuz şu dönemde placebo zayıflama ilaçları yerine kara kara kartonların vitrinleri kaplaması hayra alamet değildi. Lakin, bu aralar cidden çok meşgul olduğum için, nedenini araştıramadım. 3 haftadır TV izlemiyor, Taraf gazetesinin 10.sayısından beridir filan da gazete okumuyorum…

Levent ile konuşurken, eczacıların neyi protesto ettiklerini otomatik olarak anlamış oldum. Örneğin Tylol Hot gibi soğuk algınlığı ilaçları, vitaminler filan eczane dışındaki yerlerde de satılabilecekmiş.

Eczacılar bu işten bir gelir kaybına uğrayacaklar. Kapitalist bir düzende, daha önce verilmiş ekonomik ayrıcalıkların geri alınması haklı bir rahatsızlık sebebidir; bu yüzden eczanelere lafım yok. Gelgelelim, bunu Fransız İhtilali propagandası gibi dostluk,kardeşlik,adalet gibi kavramlara sığınarak yapmaları, hani neredeyse sosyalist gibi(!) davranmaları bana çok komik geliyor…

Bu kartonlardan birinde “sermayeye hayır” filan gibi akla zarar bir lakırdı vardı. Herhalde, eczacılar sadece kendilerinin akıl sahibi olduğunu sanıyorlar…

Bugün ilaç sektörü, dünyadaki en büyük sektörlerden biridir; enerji ve silah ile birlikte. Çoluk çocuğun “şeytan kapitalist M$ ve Bill Gates” diye laf attıkları Microsoft filan bunların yanında mahalle bakkalı kalır…

Dünyada çok büyük bir salgın olup milyonlarca insan ölse de, Birleşmiş Milletlerden karar çıkartmadan bir şirketin ürettiği ilacı kendi ülkenizde üretemezsiniz. İkinci Dünya Savaşı’nda, Aspirin’in formülünün ve üretim haklarının devri, Almanya’nın yenilgiden dolayı imzaladığı anlaşmanın önemli maddelerindendir!

Kısacası, ilaç şirketleri melek filan değildir. “Sermaye”,”pis kapitalist” diye gönderme yapılan bakkal,süpermarket,hipermarket filan gibi iş kolları kimseyi parasızlıktan dolayı potansiyel ölüm riskine terkeden sektörler değillerdir.

Eğer sermaye ve kapitalistten bahsediyorsak ve bunlar kötü şeylerse, eczacılar bu düzenin en büyük kapitalistlerinden biridirler ve pankart asmaları filan komik olur.

Sevgili eczacılar, Ernesto Che Guevera’nın formüle ettiği (ki müteveffa hekimdi) kanser ilacını satmamaktadır. Aspirin’i keşfeden Bayer de, her ne kadar “nasyonal sosyalist” Almanya’nın şirketi olsa da, nasyonel ve sosyalist bir arada olamayacağından(!), pekala nasyonalist Almanya topraklarında hüküm sürmekteydi ve buz gibi de kapitalistti(!)

Dolayısıyla, eczane müşterisi olan ben, bu konuda bir taraf değilim. O kara kara kartonları görmek canımı sıkıyor ve eczanelerin maddi çıkar kavgaları beni hiç ilgilendirmiyor. Hatta, doğrusunu isterseniz, Tylol Hot’ı ilerde 24 saat açık marketimde bulacağımdan ötürü bu yasa tasarısından da bir tüketici olarak memnunum…

Eczane dışında satılan ilaçlar risk oluşturabilirmiş. Eh, kokmuş-çürümüş malı vitrininde tutan eczacı da bu tehdidi yaratabilir. Her ilaçta son kullanma tarihi vardır; buzdolabınızdaki ilaç, son kullanma tarihine bakmadan içerseniz yine tehdittir. Hatta, süt ve yoğurt filan da bozuksa çok ciddi sağlık tehdidi oluşturabilirler. Bundan hareketle, süt ve peynir eczanelerde satılsın diyebilir miyiz?

Eczacıların maddi çıkarlarını arama hakları, tüm diğer kapitalistler gibi, haklarıdır. Ama ben buna taraf değilim ve açıkçası hiç umurumda da değil. Bakkal da artan pirinç fiyatından şikayet ediyor. Onun için sorunlarınızı hükümetle çözün ve plazma TV’nizin,Mercedes’inizin taksitlerini nasıl ödeyeceğiniz gibi hiç iplemediğim konularla beni meşgul etmeyin!

Türkiye’de sol neden gelişmedi?

Bu bilimsel bir yazı değil. Elimden geldiğince cumhuriyet tarihini, olabildiğince detaylı, farklı görüşlerden okumaya, anlamaya gayret ediyorum. Şimdiye kadar “bu kesindir” diyebileceğim tek vardığım hüküm, cumhuriyet tarihini “bilmenin” ne kadar zor olduğu.

Objektif tarih yazarlığı zaten zordur; üstelik bizde tarih profesörleri bile, kolay kolay herkesin okuyabileceği tarih kitapları yazmaktan imtina ederler. Hal böyle olunca, yakın tarihimizle ilgili kitapların neredeyse tümü gazeteciler tarafından yazılmış ve yazılmakta. Gazetecilerin de tarafsız olmaları çok sık rastlanan bir özellik değil. Buna bir de, metodoloji eksikliğini ekleyin.

Dolayısıyla, bir cümle okuyup, bazen 1 saat düşündüğüm olur!

Türkiye’de bir sol parti ve hareket olmaması ciddi bir sorun. “Samimi solcular”ın çoğu, bunu “sol açısından” sorun olarak görse de, ben bunu Türkiye’nin genel bir sorunu olarak algılıyorum. Bunun nedeni gayet açık: Eğer toplumun sadece belli bir kesiminin isteklerini yansıtan siyasi sisteminiz varsa, bunun adı demokrasi olamaz. Demokrasi olmaması bir yana, insanların mutluluğunu sağlayamaz ve çatışmaları önleyemezsiniz. (Demokrasi olan heryerde insanlar mutludur, ya da demokrasi olmayan sistemlerde insanlar mutsuzdur diyemeyiz.)

Burada bir parantez açmak isterim. “Demokrasi” iddiasında olan, ama sadece tek bir zümreyi temsil eden sistemlerdeki adaletsizlik, monarşik ya da oligarşik sistemlerden çok daha fazla olabilir. “olabilir”’i vurguluyorum; bu kesin bir yargı değil; duruma göre değişir. Sözgelimi, Yavuz Sultan Selim çıkıp tüm halkı memnun edecek kararlar alabilirdi; çünkü hakimiyeti sınırsızdı. Bunu Sarı Selim için söylemek olası değildir;zira yeniçerileri rahatsız edecek kararlar almak bir darbeye davetiye çıkarmak olurdu. Çarpıcı bir örnek, Sovyetler Birliği. Sosyalist fikirler yerini hızla katı bir oligarşiye bırakmış ve tek hakim sınıf politbüro üyeleri olmuştur.

Sivil toplum örgütlerine gereğinden fazla önem atfedildiğini görüyorum. Herhalde bunu söyleyen çok fazla yazar/çizer yok ama, bu ciddiye alınması gereken bir görüş. Eğer, bütün siyasi sisteminiz aslında tek bir görüş üzerine kurulu ise, sivil toplum örgütleri kısa zamanda devlet baskısı görecek, zaman içinde de en azından bir kısmı marjinalleşerek hukuki çerçevenin dışına çıkacaktır. Nitekim; DHKP-C gibi terör örgütlerinin bu sürecin sonucu olduğuna inanıyorum; zira sol söyleyeceğini ancak söyleyebilmekle yetinebilmiş, karşılığında da baskı ve işkence görmüştür. Üstelik, marjinalleşen kesimler yüzünden, karşıt ve iktidarda olan kesim daha fazla siyasi güç kazanmıştır!

Sivil toplum örgütleri, siyasi dayanak bulamazlarsa güçlü olamazlar. Zira, en azından, görüş ve istekleri, kovuşturmaya ve yargıya kurban gitmeden, mecliste talep edilmek zorundadır. Parlementer demokrasilerde, bu kürsü dokunulmazlığı sayesinde olur. Burada ister istemez bir parantez daha açmak zorundayım: CHP’nin zaman zaman “hodri meydan” edasıyla dile getirdiği, “her türlü dokunulmazlığı kaldırmaya varız ve teklif ediyoruz” görüşü, bu yüzden son derece tehlikelidir! Zira, adli suçlardaki dokunulmazlığı kaldıralım bahanesiyle, aslında mecliste bile “düşünce dokunulmazlığı” kaldırılmak istenmektedir.

Önemli olduğuna inandığım bazı tesbitlerimi özetlediğim için, solun neden gelişmediği ile ilgili kendi gözlem ve vardığım sonuçları da artık ortaya koyabilirim. Dediğim gibi, bunlar bilimsel gerçekler değildir. Hatta, bilgi eksikliği nedeniyle bazı yanlış çıkarsamalar dahi yapmış olabilirim.

İşte bu yüzden, Türkiye’nin en ciddi sorunlarından biri hakkında, sizlerin de görüşlerini bekliyorum. Bu konuyu uzun uzadıya tartışmamız gerektiğine inanıyorum.

Sol neden gelişmedi, ya da ortaya çıkmadı?

1.Sol görüş, milleti ya da ülkeyi değil, sınıfı ve insanı temel alır. Dolayısıyla, devlet daha az kontrolcü, daha az baskıcı, daha az milli olabilmelidir ki, bunu başarabilmesi için “insan odaklı” olması gerekir; “millet odaklı” değil. Oysa bugün bile, 8 askerimizin “canlı olarak dönmüş olması”, bakanlar arasında bile rahatsızlık konusu olmakta! Üstelik, baskının yukarıdan aşağı değil, aşağıdan yukarı gelmesi (kastettiğim, halkın önemli çoğunluğunun sözü geçen bakanlardan daha “radikal” görüşler ortaya atıyor olması) da başlı başına bir araştırma konusu olmalı. İnsanın refah ve mutluluğu yerine, devletin itibarı ya da milletin namusu gibi soyut kavramları temel alan bir milliyetçilik anlayışının -ki Fransa bile bu tip bir milliyetçilik anlayışını terketmiştir- sol düşünce ile uyuşmayacağı ortadadır.

Milliyetçilik algısı son derece soyuttur. Aslında, milliyetçiliği tanımlamakla ilgili sorun, ona bazı soyut, “kutsal” değerler ithaf etmekten ileri gelir. Bizdeki milliyetçilik, sanki “vatan sevgisi”, “onu koruma arzusu” gibi algılanmaktadır. Halbuki bunlar son derece farklı şeyler. Esasen “milet olmanın” çok az ortak öğesine sahip olan ABD vatandaşlarının, vatanlarını bizler kadar sevmediğini, ya da örneğin bir işgal sırasında bizim kadar direnç göstermeyeceklerini iddia edemezsiniz.

CHP ve DSP gibi sol olma iddiasındaki devletçi partilerin sürekli milliyetçiliği gündemde tutmaları, “milli çıkarların insanların çıkarlarından üstün olduğu” anlayışını sağlamlaştırmıştır. Burada yanlış olan, “milli çıkarların” son derece soyut olması ve gücü elinde tutan otoriteler eliyle halka kolayca “aşılanmasıdır”.

2.”Sol” iddiası taşıyan CHP gibi partilerin servet vergisi gibi adaletsiz uygulamaları yüzünden, solun ne olduğunu birtürlü kavrayamamış halk kitleleri, sol fikirlere tepki geliştirmiştir.

3.Gerçek sol görüşlerin yayın organları, örgütlenme girişimleri, darbeler ve baskılarla sekteye uğramıştır.

4.Burada sadece Türkiye’ye özgü olduğuna inandığım bir durumdan bahsedeyim: bizde esnaf sayısı, işçi sayısından fazla olmuştur ve bu bence bir devlet politikasıdır. Esnaf, vergi indirimi, hızlı ekonomik büyüme gibi beklentiler içindedir. Hatta, enflasyon, sanılanın aksine, esnaf için sorun teşkil etmediği gibi, çoğunun lehine çalışmıştır. Dolayısıyla, esnafın çıkarları mevcut siyasi düzenle daima paralel gitmiştir. İşçilerin de önemli bir kısmı, memurdan çok daha yüksek maaş aldığı için memnundur. Dikkat ediniz; işçilerin sendika hakkı göreceli olarak eski olduğu halde, bu hak memurlara çok geç ve birsürü direnişten sonra verilmiştir!

5.Türkiye’de gerçek bir basın yoktur. Büyük sermaye gruplarının elindeki basın organları, fikri bir tartışma ortamının yaratılmamasına hizmet etmekte ve “slogancı yayıncılık” la kitleleri “inandırmayı” hedeflemektedir. Bu elbette sadece solla ilgili bir sorun da değil. Hemen her konudaki fikri sığlığın en büyük sebeplerinden biri, basının tekelleşmiş olmasından kaynaklanmakta.

6.Tarihsel olarak bir sol arayışı olmadı; zira Osmanlı monarşisi içinde solculuktan bahsetmek anlamlı değildi! Cumhuriyetin ileri sürdüğü “sınıfsız toplum” idealinin ise fazlasıyla ütopik olduğu ortaya çıktı ama, ilk serbest seçimlere kadar geçen 20 yılı aşkın süre, birçok entellektüeli otomatik olarak eledi.

Bu yazıdan genel olarak memnun kalmadım aslında. Tekrar okuyunca, özellikle üslup konusunda vasatın aldında kaldığıma kanaat getirdim. Çok önemli olduğuna inandığım bu konuda, bu yazının “ikinci bir sürümünü” yayınlama kararı aldım. Bu sırada, yapacağınız yorum ve eleştiriler sayesinde çok daha iyi bir yazı ortaya çıkarabileceğimi düşünüyorum. Tekrar söylüyorum; lütfen sesinizi çıkarın, yorum yazın, eleştirin!

{democracy:7}

1, toplam 1 sayfa1