* You are viewing Posts Tagged ‘tarih’

ABD seçimlerinin sonucu ne olacak, Barack Obama kazanacak mı?

Açıkçası son 1 aya kadar, Barack Obama’ya şans vermiyordum.

ABD; dünyanın en demokratik anayasasına sahip olan ülke. Ancak, onlar da bizim gibi “derin devlet” etkisi altında kaldılar. ABD anayasası bugün yazılsa, herhalde Çin’i, Kazakistan’ı bile kıskanırdı ABD vatandaşları.

Maalesef, ABD’nin “derin devlet” etkisinde kalması çok hızlı olmuştur. Maalesef diyorum; zira ABD bu etkinin altına girmese, dünya politikasını şekillendiren ülke olduğundan, bugün daha iyi bir dünyada yaşıyor olurduk. Hoş o yola girmeseler, dünyanın jandarması olmaya soyunurlar mıydı, o da tartışılır.

Ben, Lincoln suikastıyla başlayan sürecin, “ayrılıkçı ve muzaffer” ABD’ye bir Tory kazığı olduğunu düşünürüm. (ABD’nin, kurtuluş savaşları sırasında savaştığı konfederasyon ordusuna taktığı isim buydu; aslında anlamı daha geniştir). Hala da, ABD’nin “çaktırmadan” İngiltere tarafından yönetildiğini düşünürüm. Elbette, söylediğim şey ABD’nin İngiliz başbakanından emir aldığı filan değildir; sadece neredeyse 200 yıldır İngiliz muhafakarları tarafından “formüle edilen” politikaların galip geldiğini söylüyorum.

ABD’nin bugüne kadar tek bir zenci başkanı olmamıştır; mücir sebeplerden ötürü başkanlık koltuğuna kısa süre oturan Lyndon Johnson’ı saymazsak…

Yazılmamış bir kural olarak, ABD başkanları WASP olmak zorundadır. Yani, beyaz, Anglo Sakson ve Protestan.

O zaman Barack Obama da neyin nesi?

Adam zenci ve müslüman olduğu söyleniyor.

ABD’de başkanlar pek de öyle iktidar sahibi filan değiller. Hiçbir ABD başkanı, bugün Türkiye’de başbakanlarında yaşadığı gibi, bazı “kırmızı çizgileri” geçemez. Dış politika ve iç güvenlik gibi konularda mesela.

Demokrat ve cumhuriyetçiler arasında sadece nüans farkları vardır. Demokratlar vergi oranlarını artırır, eğitime biraz daha önem verir, dış politikada daha sempatik davranır (ama amaçlar değişmez).

Demokratlar, aynı zamanda, “derin devletin” can simidi olarak işlev görürler! Derin devletle ilişkilendirilen cumhuriyetçiler fazla yıprandığında, cumhuriyetçiler silik bir adayla ortaya çıkıp demokratların kazanmasına göz yumarlar. Böylece, derin devlet konusu bir sonraki seçime kadar rafa kalkar.

Üstelik, cumhuriyetçilerin iktidarları dönemlerinde ellerine yüzlerine bulaştırdıkları sorunlar demokratların kucağına düşer. Kennedy’nin uğraşmak zorunda kaldığı Küba krizi gibi. Clinton’a miras kalan ekonomik sorunlar ve ortadoğu meseleleri gibi.

Barack Obama kesinlikle seçilecektir!

Çünkü, “her ne olursa olsun, ABD bir zenciyi başkan yapacak kadar da demokrattır” mesajı verilmek istenmektedir. Bu mesaj dünyaya mı veriliyor? Hayır! ABD’nin diğer ülkelere açıklama yapmak gibi bir kaygısı hiç olmadı, onlar kendi halkını ikna etmek zorundalar.
Obama, koltuğa oturur oturmaz Ortadoğu meselesi, dünyayı da sarsan ekonomik kriz gibi ciddi meseleleri kucağında bulacak!

Bazı salaklar, “Obama müslüman ve zenci olduğu için ezilmenin ne olduğunu bilen çocuktur, din kardeşlerine iltimas geçer” rüyaları görmeye başladılar bile. Elbette, Obama bol bol “hepimiz kardeşiz” nutukları atacaktır ve minik Bush gibi sevimsiz tavırlara girmeyecektir. Gelgelelim, değişen bir şey de olmayacaktır. ABD, Ortadoğu’daki baskıyı kaldırmayacak, dünya geneli ve ülke içinde bir demokratikleşme ya da insan hakları reformuna izin vermeyecek. Türkiye düzeyindeki eğitim sisteminde gerçek bir yeniden yapılanmaya gitmeyecek. Askeri harcamaları kısmayacak; ama eğitim,sağlık gibi alanlarda bazı iyileştirmeler yapacak; onları da daha fazla vergi koyarak!

Bana kalsa, McCain’in seçilmesini isterdim. Seçilsinki, ABD’deki muhalifler çok daha fazla rahatsız olsunlar, ekonomik krizden bunalan cumhuriyetçilerin de bir kısmı onlara katılsın ve ABD’de çıkacak ciddi krizler bazı reformlar getirsin!

Çünkü, Stalin’in sürdüğü ve birsüre Türkiye’de de kalan kızılordu komutanı Troçki’nin dediği gibi, lider ülkelerde bir sarsıntı olmadıkça, bu düzen aynen bu şekilde devam edecektir.

Yani, ABD sarsılırsa sosyalizm mi gelir diyorum?

Hayır, onu ancak salaklar söyler. Sosyalizm birgün gelecektir ama bizim ömrümüz,hatta torunlarımızın ömürleri o günleri görmeye yetmez.

Sosyalizmi seviyorum, ama illa gelsin diye diretecek kadar fanatik değilim. Benim istediğim, özgürlük,demokrasi,insan hakları ve adam gibi bir eğitim ve sosyal güvenlik sistemi görmek. Bunu liberaller yapacaksa,yapabiliyorsa, başımın üzerinde yerleri var!

Cumhuriyet Tarihini anlamak

Türkiye’nin başına ne geliyorsa tarih bilmemekten geliyor,çünkü tarih gerçekten tekerrür edip duruyor bu topraklarda…

Eminim, “tabi canım” diyen, “benim lisede tarih 10′du zaten” diyen bazı şaşkınlar vardır.

Ben gerçek tarihten bahsediyoum,lisede okuduğunuz palavralardan değil. Söyleyin bakayım Fatih Sultan Mehmet’in atının kuyruğunun bağı ne renkti? Adı neydi? (Ay,Bukephalos muydu neydi ayol dilimin ucunda valla!)

Maalesef yakın tarihi anlamak,CHP’nin neden iktidar olamayacağını idrak etmek, darbelere anlam verebilmek, neden birbirimizin gözünü oymak için yanıp tutuştuğumuzu kestirmek için çok fazla okumak gerek. Üstelik, Osmanlı’dan başlayacaksınız…”Aaa aa dinci,geri Osmanlı’da meclis varmış yahu” deyip yamulacaksınız önce…

Önce Hakkı Uzunçarşılı’nın Büyük Osmanlı Tarihi’ni okuyacaksınız. 3500 sayfa filan, ben yarısını ancak okuyabildim. Okuyunca padişah olmayacaksınız, Bağdat Caddesindeki Paris Hilton kılıklı yosma da “aa bu çocuk amma tarih biliyor,dur şuna hemen vereyim..kalbimi” demeyecek.

Yavaş yavaş belli bir zaman sonra gelen padişahların vatan haini ve beceriksiz olmadıklarını değil, sadece dünyaya ayak uyduramadıklarını,bürokrasi altında ezildiklerini,hatta saray önünde yeniçeriler tarafından sürüklendiklerini öğreneceksiniz.

Büyük Ortadoğu Projesi denen şeyin nasıl başladığını bilmek için David Fromkin’in “Bütün barışı bitiren barış”ını okuyacaksınız; ben salak gibi Bodrum’da okudum, yaş daha 25 filandı, o yüzden hatmedemedim, zira diğer göz İngiliz hatunları tetkikle meşguldü. Olsun; Irak’ın nasıl cetvelle çizildiğini de öğrendik, Filistin’in nasıl sorun olduğunu da. Şimdi aradım bulamadım,bulsam da bir daha okusam…

İdris Küçükömer’e geçmeden tercihan yaşlı,çok yaşlı birinin anılarını dinleyin. Ben dedemi dinledim; yaş yaklaşık 110, kafa da vucutta benden sağlam. Onun gözüyle gördüklerini burada anlatsam hapse girerim; 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan rezaletleri,karaborsayı filan…

Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sını mutlaka okuyun, filmini izlemedim,belki o da yeter.

Arada Şerafettin Turan’da patlatabilirsiniz; neden adam gibi sanatımız olmadığını,ama neden asla şeriatında burada tutmayacağını idrak eder de boşu boşuna meydanlarda miting çilesi çekmez, onun yerine azıcık ilim irfan filan edinirsiniz…Belki Abdülaziz bey’in Osmanlı adet,merasim ve tabirlerini de okursunuz da, eski yazıları okurken “ayy ne dio bu fanfinfon Berkecan?” demezsiniz.

Midhat Sertoğlu’nun Osmanlı Tarih Lugatı da elinizin altında bulunsun; “Hadi yarim,bilad-ı selase turu yapalım” der belki manitanız,açıp bakar,Eyüp,Galata ve Üsküdar’ı kastettiğini şıp diye anlarsınız(!)

En son İdris Küçükömer okursunuz, o zaman neden birtürlü demokrasiyi hazmedemediğimizi, neden Türkiye’de sol olmadığını ve uzun süre olamayacağını, neden Atatürk’ün ilerici ama CHP’nin gerici olduğunu anlarsınız.

Tabi boşlukları doldurmak için bilen abilere sormanız gerekecek; mesela 1974′de Kıbrıs’a çıktığımızda başta neden bütün dünya bizi destekledi,sonra da irrite oldular…

1977′deki 1 Mayıs’ı soracaksınız…

Sonra bir daha düşünürsünüz Ergenekon varmı yokmu…

AKP’den ve Özal’dan önce herşey çok güzeldi

Hatırlıyorum da, eskiden ne kadar özgürdük,hayat ne güzeldi…

Mesela,hiçkimse evinde “yasadışı sol yayın” olduğu için hapse girmemiş,işkence görmemişti.

İstediğimiz her filmi alır,çatır çatır seyrederdik. “Yol” örneğin; senaryosunu Yılmaz Güney’in yazdığı, Cannes’da ödül alan şu film…Hatta ödül aldı diye okulda filan bile seyrettirirlerdi; gerici Özal hükümeti gelince filmi yasakladı. Daha nicelerini sayabilirim…Değil mi Zülfü Livanelli?

Mesela okulda “sakıncalı kitaplar” diye bir şey yoktu; edebiyat dersinde boyuna Aziz Nesin, Kemal Tahir, Yaşar Kemal okurduk. Dünyaca ünlü, dünyadada ödüller almış bu yazarların okutulması ayrı bir gurur kaynağıydı. Onlar ne zaman yasaklandı bilmiyorum; ya Özal’ın, ya da AKP’nin işidir.

Özal ve AKP’den önce huzursuzluk nedir bilmezdik; 1 Mayıs’lar neşeyle kutlanırdı. 1977′de 37 kişi öldüğünde kim vardı acaba; ben o zaman küçüktüm, ya AKP’dir ya Özal…

Evvelden düşünce suçlusu olarak mapus damları altında çürümek filan da yoktu, eski köye yeni adet getirdiler.

Benim çocukluğumda çarşaflı kadın da yoktu; Özal zamanında çıktılar. Ben onları ninja sanıyordum.

Türbanı da AKP icat etti.

Fukaralık filan da yoktu eskiden.

1960 ve 70 olaylarında da Özal ve AKP iş başındaydı.

Yine aynı ekip, 3 darbe yapmış ve sayısız genci asmıştır. Besleyecek halleri yoktu ya.

5 Nisan’da %100 devalüasyon yapıp insanların kendilerini yakmasına neden olacak kadar çileden çıkaranlar da Özal ve AKP’ydi.

Menderes’i filan da onlar astı; “cahil halk yobazlara oy verir, asalımda yerine biz geçelim” diye…

Sendikal haklarını anayasayla yasaklayan, verdiklerinde de karşısına lokavtı çıkaran yine Özal ve AKP’ydi.

Şekerpancarını söküp ABD’den şeker ithal eden de yine aynı ekiptir; Bülent Ecevit’in şiddetli itirazlarına rağmen…

Uğur Mumcu’nun abisine “ne oldu,bulundu mu katiller?” diye soran da Tayyip Erdoğan,Erdal İnönü değil. Zaten o zaman dışişleri bakanıydı, o işlere iç işleri bakanı bakar…

Eskiden anayasalar konsensusla yapılırdı; 1961 ve 1982 anayasası mesela.O zaman halka sormuşlardı,bunlar kafasına göre anayasa yapıyor.

Cumhurbaşkanları da konsensusla seçilir,hatta halka bile sorulurdu.

15-16 Haziran 1970 olaylarına neden olan, sendikal hakların kısıtlanması yasasını ortak hazırlayan elbette AP ve ilerici CHP değil, gerici AKP ve ANAP’tır…
İlericiler hep demokrasi ve serbest seçimler istemiş, AKP ve Özal “halk daha hazır değil” diyerek karşı koymuştur.

Bunları bilmeyenler de hala AKP’ye filan oy verir. Kıllı göbekler ne olacak…

Stalin sever solcular

stalin2.jpg“Solcular” bana takmış vaziyette. Ben bilmiyormuşum. Birisi, Stalin’i payladığım için kızmış. Stalin denen insanlık faciası, “yoldaşları” kurtarmış, falan filan…

Stalin’i bir “solcu” olarak, Hitler ile mukayese edebilirsiniz. İkisinin duruşu da aynıdır. Yaptıkları da aynıdır. Hitler’in meşhur “uzun bıçaklar gecesi” gibi, Stalin’de 1941′de Kızıl Ordu’da akılalmaz bir subay katliamı yapmıştır.

Hitler’den farklı olarak,Stalin üstüne bir de dönektir…

Katliam yaptığı ordu, tecrübeli adam gibi asker kalmadığı için Hitler’in ordusuna kafa tutamamıştır. Eğer Rusya bugün Alman toprağı değilse, bunun tek nedeni, Almanların karşılaştığı olağanüstü kış koşulları. Hava 5 derece daha sıcak olsaydı, Gorbaçov adını bile hiç duymayacaktık…Çoğunuzun parası yetmediği için sarışın,mavi gözlü,uzun bacaklı fahişelerin koynuna giremeyecektiniz; çünkü o zaman Rusya AB’de olacaktı ve cebinizdeki parayla ancak hava alabilecektiniz. O da memleket havası; zira Moskova filan pahalı gelecekti.

Lenin’i de ilk çiğneyen Stalin olmuştur ve “solcu” arkadaşların hayal ettiği sistem, Stalin’in insanlık dışı uygulamaları sayesinde tarihe gömülmüştür.

Arkadaşlar, Mao’yu da çok severler. Çünkü bütün Çin’i tek tip giydiren, sayısız insanı katleden, insanları köle gibi çalıştıran Mao büyük liderdir.

“Solcu” kardeşlerin aklına nedense sosyalizmin daha insani bir model önermesi gelmez. ABD’ye filan kıllar ya, onun karşısına çıkacak diktatör arıyorlar.

Delikanlı gibi çıkın, biz faşistiz deyin. Ya da size yakışacağı üzere,faşist olun.

Olmaz tabi, o zaman üniversite öğrencisi cıvırlarla düşüp kalkamazsın.

Çin’in bugünkü ekonomik düzeyine mucizeymiş gibi, buğulu gözlerle bakarlar…

Çünkü, Çin bir “halk cumhuriyetidir”. (İran’ı neden beğenmediniz, o da halk cumhuriyeti değil mi?)

Dünya Çin’den korkmaktadır. İcabında ABD’ye bile posta koyar.

Nah koyar.

Çin’in petrolü yok. ABD’de Çin’i köşeye sıkıştırmak için petrolün fiyatını artırmak için elinden geleni yapıyor. Petrol fiyatları öyle bir noktaya gelecek ki, bir süre sonra gazoz kapağı açacağını bile ABD’den ya da AB ülkelerinden ithal ediyor olacağız. Çünkü Çin petrolü daha da pahalıya alacak ve navlun fiyatlarının artışı yüzünden köşeye sıkışacak. Ya da Çin, ABD ile savaşacak.

Tabi kankası Rusya, onlara foşur foşur petrol akıtmazsa. Rusya, bekle-gör stratejisi uyguluyor, ama görünüm olarak AB ve ABD’ye daha yakın.

Kısacası, Çin ABD ile savaşmazsa, ancak ABD ve AB’nin izin verdiği ölçüde büyüyebilecek.

Peki Çin’le ABD savaşırsa, biz de okka altına gitmeyecek miyiz?

Çin’in herkesin başına bela olması da, AB ve ABD’nin ikiyüzlülüğüdür, o da ayrı konu…

Batı toplumu, ucuz ayakkabı giymek, dana fiyatına plazma TV sahibi olmak için, Çin’deki insan hakları ihlallerine seyirci kaldı. Ne zamanki herifler BMW filan klonlamayastalin.jpg başladılar, Herr Günther’in filan paçaları tutuştu. Ulan bu adamlar herşeyi elimizden almaya çalışıyor olmasın?

Günde 1 dolara, adamları köle gibi 18 saat çalıştırırsan, sen de “ekonomik mucize” yaratırsın.

Hatta, askeri mucize,bilimsel mucize de yaratırsın. Bilimsel mucize kısmından emin değilim,çünkü onun için dangalaklığı aşmak gerekir.

Roma İmparatorluğu köleler sayesinde dünyaya hükmetti. Mısır’daki piramitleri yapanlar da, “babamıza güzel bir mezar yapalım” diyen firavun mahdumları değildi. Osmanlı’daki “Arap bacılar” da, şahane çalışma şartlarından dolayı yılın yarısını Antalya’da ense yaparak geçiren, deniz ve güneşten kapkara olan kadınlar değillerdi.

Rusya’dan gelen ve fahişelik dışında birşeyler bilen birine rastlarsanız, nükleer reaktörlerin yakıtının nasıl çıkarıldığını da sorarsınız. Özellikle de, eski bir mahkuma rastlarsanız…

O kadarını da beceremiyorsanız Soljenitsin okursunuz, Sibirya’da neler oluyormuş öğrenirsiniz.

Fazla tarih bilmezsiniz, kafanız bulanmasın. İngiltere’yi örnek vereyim; sanayi devriminde 12 yaşındaki çocukları 18 saat çalıştırıyorlardı. Bu çocukların en az %30′u 18 yaşını görmedi…

Aynısını Türkiye’de de yapabilirsiniz…

Ne de olsa, kıllı göbeğini kaşıyan,nufüsun %37’sini oluşturan bir kalabalık var. Çalıştırmayıp da besleyelim mi! Maazallah, bakarsın karşı devrim filan da yapar yobazlar.

Bence Hitler gibi okültizme filan da sarabilirsiniz,belki Stalin’le Hitler’in ruhunu çağırırsınız.

İkisini tutup, Türkiye’de uygun partilerin başına koyarsınız. Eli sopalı lider isteyen siz değilmisiniz, alın iki tane birden…

Öyle seçim tantanası da fazla yapılmaz; taraftarı çok olan küüt diye sopayı diğerinin kafasına indirir.

Tabi yanlış diktatörün tarafında olursanız o kötü olur tabi. Artık Seydişehir’de boksit mi çıkarırsınız (vallahi küfür etmedim,aluminyumun hammaddesi!), taş ocağında günde 18 saat taş mı kırdırırlar bilemem.

Türkiye’de sol neden gelişmedi?

Bu bilimsel bir yazı değil. Elimden geldiğince cumhuriyet tarihini, olabildiğince detaylı, farklı görüşlerden okumaya, anlamaya gayret ediyorum. Şimdiye kadar “bu kesindir” diyebileceğim tek vardığım hüküm, cumhuriyet tarihini “bilmenin” ne kadar zor olduğu.

Objektif tarih yazarlığı zaten zordur; üstelik bizde tarih profesörleri bile, kolay kolay herkesin okuyabileceği tarih kitapları yazmaktan imtina ederler. Hal böyle olunca, yakın tarihimizle ilgili kitapların neredeyse tümü gazeteciler tarafından yazılmış ve yazılmakta. Gazetecilerin de tarafsız olmaları çok sık rastlanan bir özellik değil. Buna bir de, metodoloji eksikliğini ekleyin.

Dolayısıyla, bir cümle okuyup, bazen 1 saat düşündüğüm olur!

Türkiye’de bir sol parti ve hareket olmaması ciddi bir sorun. “Samimi solcular”ın çoğu, bunu “sol açısından” sorun olarak görse de, ben bunu Türkiye’nin genel bir sorunu olarak algılıyorum. Bunun nedeni gayet açık: Eğer toplumun sadece belli bir kesiminin isteklerini yansıtan siyasi sisteminiz varsa, bunun adı demokrasi olamaz. Demokrasi olmaması bir yana, insanların mutluluğunu sağlayamaz ve çatışmaları önleyemezsiniz. (Demokrasi olan heryerde insanlar mutludur, ya da demokrasi olmayan sistemlerde insanlar mutsuzdur diyemeyiz.)

Burada bir parantez açmak isterim. “Demokrasi” iddiasında olan, ama sadece tek bir zümreyi temsil eden sistemlerdeki adaletsizlik, monarşik ya da oligarşik sistemlerden çok daha fazla olabilir. “olabilir”’i vurguluyorum; bu kesin bir yargı değil; duruma göre değişir. Sözgelimi, Yavuz Sultan Selim çıkıp tüm halkı memnun edecek kararlar alabilirdi; çünkü hakimiyeti sınırsızdı. Bunu Sarı Selim için söylemek olası değildir;zira yeniçerileri rahatsız edecek kararlar almak bir darbeye davetiye çıkarmak olurdu. Çarpıcı bir örnek, Sovyetler Birliği. Sosyalist fikirler yerini hızla katı bir oligarşiye bırakmış ve tek hakim sınıf politbüro üyeleri olmuştur.

Sivil toplum örgütlerine gereğinden fazla önem atfedildiğini görüyorum. Herhalde bunu söyleyen çok fazla yazar/çizer yok ama, bu ciddiye alınması gereken bir görüş. Eğer, bütün siyasi sisteminiz aslında tek bir görüş üzerine kurulu ise, sivil toplum örgütleri kısa zamanda devlet baskısı görecek, zaman içinde de en azından bir kısmı marjinalleşerek hukuki çerçevenin dışına çıkacaktır. Nitekim; DHKP-C gibi terör örgütlerinin bu sürecin sonucu olduğuna inanıyorum; zira sol söyleyeceğini ancak söyleyebilmekle yetinebilmiş, karşılığında da baskı ve işkence görmüştür. Üstelik, marjinalleşen kesimler yüzünden, karşıt ve iktidarda olan kesim daha fazla siyasi güç kazanmıştır!

Sivil toplum örgütleri, siyasi dayanak bulamazlarsa güçlü olamazlar. Zira, en azından, görüş ve istekleri, kovuşturmaya ve yargıya kurban gitmeden, mecliste talep edilmek zorundadır. Parlementer demokrasilerde, bu kürsü dokunulmazlığı sayesinde olur. Burada ister istemez bir parantez daha açmak zorundayım: CHP’nin zaman zaman “hodri meydan” edasıyla dile getirdiği, “her türlü dokunulmazlığı kaldırmaya varız ve teklif ediyoruz” görüşü, bu yüzden son derece tehlikelidir! Zira, adli suçlardaki dokunulmazlığı kaldıralım bahanesiyle, aslında mecliste bile “düşünce dokunulmazlığı” kaldırılmak istenmektedir.

Önemli olduğuna inandığım bazı tesbitlerimi özetlediğim için, solun neden gelişmediği ile ilgili kendi gözlem ve vardığım sonuçları da artık ortaya koyabilirim. Dediğim gibi, bunlar bilimsel gerçekler değildir. Hatta, bilgi eksikliği nedeniyle bazı yanlış çıkarsamalar dahi yapmış olabilirim.

İşte bu yüzden, Türkiye’nin en ciddi sorunlarından biri hakkında, sizlerin de görüşlerini bekliyorum. Bu konuyu uzun uzadıya tartışmamız gerektiğine inanıyorum.

Sol neden gelişmedi, ya da ortaya çıkmadı?

1.Sol görüş, milleti ya da ülkeyi değil, sınıfı ve insanı temel alır. Dolayısıyla, devlet daha az kontrolcü, daha az baskıcı, daha az milli olabilmelidir ki, bunu başarabilmesi için “insan odaklı” olması gerekir; “millet odaklı” değil. Oysa bugün bile, 8 askerimizin “canlı olarak dönmüş olması”, bakanlar arasında bile rahatsızlık konusu olmakta! Üstelik, baskının yukarıdan aşağı değil, aşağıdan yukarı gelmesi (kastettiğim, halkın önemli çoğunluğunun sözü geçen bakanlardan daha “radikal” görüşler ortaya atıyor olması) da başlı başına bir araştırma konusu olmalı. İnsanın refah ve mutluluğu yerine, devletin itibarı ya da milletin namusu gibi soyut kavramları temel alan bir milliyetçilik anlayışının -ki Fransa bile bu tip bir milliyetçilik anlayışını terketmiştir- sol düşünce ile uyuşmayacağı ortadadır.

Milliyetçilik algısı son derece soyuttur. Aslında, milliyetçiliği tanımlamakla ilgili sorun, ona bazı soyut, “kutsal” değerler ithaf etmekten ileri gelir. Bizdeki milliyetçilik, sanki “vatan sevgisi”, “onu koruma arzusu” gibi algılanmaktadır. Halbuki bunlar son derece farklı şeyler. Esasen “milet olmanın” çok az ortak öğesine sahip olan ABD vatandaşlarının, vatanlarını bizler kadar sevmediğini, ya da örneğin bir işgal sırasında bizim kadar direnç göstermeyeceklerini iddia edemezsiniz.

CHP ve DSP gibi sol olma iddiasındaki devletçi partilerin sürekli milliyetçiliği gündemde tutmaları, “milli çıkarların insanların çıkarlarından üstün olduğu” anlayışını sağlamlaştırmıştır. Burada yanlış olan, “milli çıkarların” son derece soyut olması ve gücü elinde tutan otoriteler eliyle halka kolayca “aşılanmasıdır”.

2.”Sol” iddiası taşıyan CHP gibi partilerin servet vergisi gibi adaletsiz uygulamaları yüzünden, solun ne olduğunu birtürlü kavrayamamış halk kitleleri, sol fikirlere tepki geliştirmiştir.

3.Gerçek sol görüşlerin yayın organları, örgütlenme girişimleri, darbeler ve baskılarla sekteye uğramıştır.

4.Burada sadece Türkiye’ye özgü olduğuna inandığım bir durumdan bahsedeyim: bizde esnaf sayısı, işçi sayısından fazla olmuştur ve bu bence bir devlet politikasıdır. Esnaf, vergi indirimi, hızlı ekonomik büyüme gibi beklentiler içindedir. Hatta, enflasyon, sanılanın aksine, esnaf için sorun teşkil etmediği gibi, çoğunun lehine çalışmıştır. Dolayısıyla, esnafın çıkarları mevcut siyasi düzenle daima paralel gitmiştir. İşçilerin de önemli bir kısmı, memurdan çok daha yüksek maaş aldığı için memnundur. Dikkat ediniz; işçilerin sendika hakkı göreceli olarak eski olduğu halde, bu hak memurlara çok geç ve birsürü direnişten sonra verilmiştir!

5.Türkiye’de gerçek bir basın yoktur. Büyük sermaye gruplarının elindeki basın organları, fikri bir tartışma ortamının yaratılmamasına hizmet etmekte ve “slogancı yayıncılık” la kitleleri “inandırmayı” hedeflemektedir. Bu elbette sadece solla ilgili bir sorun da değil. Hemen her konudaki fikri sığlığın en büyük sebeplerinden biri, basının tekelleşmiş olmasından kaynaklanmakta.

6.Tarihsel olarak bir sol arayışı olmadı; zira Osmanlı monarşisi içinde solculuktan bahsetmek anlamlı değildi! Cumhuriyetin ileri sürdüğü “sınıfsız toplum” idealinin ise fazlasıyla ütopik olduğu ortaya çıktı ama, ilk serbest seçimlere kadar geçen 20 yılı aşkın süre, birçok entellektüeli otomatik olarak eledi.

Bu yazıdan genel olarak memnun kalmadım aslında. Tekrar okuyunca, özellikle üslup konusunda vasatın aldında kaldığıma kanaat getirdim. Çok önemli olduğuna inandığım bu konuda, bu yazının “ikinci bir sürümünü” yayınlama kararı aldım. Bu sırada, yapacağınız yorum ve eleştiriler sayesinde çok daha iyi bir yazı ortaya çıkarabileceğimi düşünüyorum. Tekrar söylüyorum; lütfen sesinizi çıkarın, yorum yazın, eleştirin!

{democracy:7}

1, toplam 2 sayfa12»