* You are viewing Posts Tagged ‘tehlike’

Bilimin dinleşmesi

CHP, Cumhuriyet ve Hürriyet gibi gazeteler şeriat geliyor diye üfüre dursunlar; çok az insan “tehlikenin farkında”. (Sağdan sola yazıp fona müziği dayasam daha bir etkili olurdu ama böyle idare edin artık)

Tehlikenin adını da koyalım, bayrak sallamak isteyen arkadaşlar olursa slogan olarak kullanırlar: bilim “dinleştiriliyor”.

Bu da dünyanın yeni bir karanlık çağa doğru yol almasıyla paralel gelişen, “olması gereken” bir akım.

Yeni bir komplo teorisi ortaya atıyor değilim. Her özgürlük ve aydınlanma dönemini bir karanlık çağ takip edecektir; çünkü güç odakları birsüre sonra “asıl mevzuya”,yani paraya hükmedemiyor olacaktır. Engizisyonun gelmesi, papazların filan çok dindar adamlar olması yüzünden olmadı. Kısa Pepin namlı Frank kralının 8.yüzyılda Lombard’ları yenmesiyle kilisenin önce hükümet kurmasına, sonra toprak edinmesine izin verildi; zira bu sırada Müslümanlar, Hıristiyanları tepelemek için Pireneleri aşmış geliyorlardı.(Tabi onlar içinde din yalandı; maksat Hıristiyanları oyup paralarını ve kadınları almaktı)

Böylece, kilise, cahil kitleleri savaşa süren, arada da hem krallıklardan hem de halktan “tırtıklayan” bir güç olarak tarih sahnesine çıktı ve zaman içinde güç hırsıyla iyice zıvanadan çıktı. 8.Henry’nin neredeyse 750 yıl sonra bu herifleri Britanya’dan kovalaması da “karı kız meselesinden ötürü” değildir; nitekim bu icraat öyle hayırlı olmuştur ki, İngiltere süper güç haline gelmişti.

Kıta Avrupa’sında kalanlar da Fransız İhtilali ile kovalanacak, ancak üzerlerine fazla gidilmeyecektir. Zira Voltaire gibi ladini adamların yerine “çarıklı” Rousseau gibi adamların borusu ötmektedir. Kilise şimdi bile güçlü; öyleki senelerde Kızıldeniz parşomenlerini saklayıp, Hz.İsa’nın “sakın ben öldükten sonra kilise gibi şeyler kurup zibidilik etmeyin” sözlerini açıklamadılar, ortaya çıkınca da üç maymunu oynadılar.

Yobazlık türlü çeşitli şekillerde hortluyor, bunların en beteri de maalesef klasik dini yobazlık değil.

Ülkemizde de örneği var; Deniz Baykal’ın konuşmalarına bakın, devamlı fetva veriyor. Yaşar Nuri Öztürk,CHP’den ayrılıp partisini kuracak kadar kendine güvendi (güvendi de, ne oldu?). AKP var. MHP var. Kısacası, meclis adeta ulema oldu!

Yalnız, “solcu” CHP, okullarda evrim teorisinin çürütülmeye çalışmasına karşı çıkmıyor, bunun nedeni de basit. Çünkü CHP, aynı AKP gibi, dini bir şekilde kullanmak istiyor.

Dinden girip,evrim teorisine kadar geldim, hadi biraz daha ileri gidelim.

Şimdi, fizikle metafiziğin arasındaki korkunç radikal uçurumu bulandırmaya çalışıyorlar. Bu yazımda zaten dalgamı geçmiştim ama bir yandan çok da ciddiye alıyorum; bunlar çok tehlikeli girişimler…

Metafizik palavralara insanları bilim dilinden konuşurmuş gibi inandırmak çok kolay. İki lepton, üç quark dersiniz, işin temelini bilmeyen biri şüphelense bile, ansiklopedi filan açıp “herif buraya kadar doğru söylüyor, demekki bundan sonrası da doğru olabilir” der…

Bu akımın en vurucu örneği, The Secret denen paçavra oldu.

Secret, büyük bir yalandır ve iğrençtir,çünkü bilimi palavraya alet etmektedir.

Artık, meditasyon bile -gerçek meditasyondan değil, “yalama”, “anında görüntü”, gerzek batılılara yutturulmak üzere hazırlanan uyduruk Koi,Zohi,Hoiki filan gibi palavra tekniklerden bahsediyorum- “demode” kaldı.

Ortalama insanın bilimle arası hiç olmadığından, anlaşılması en zor disiplin de fizik olduğundan, bu işin esnafı genelde fiziği seçiyor.

Amaç “masum gibi” görünüyor; lepton gibi kıvrak düşün, pozitron gibi aktif hareket et, düşünceni iyonize edip sınırlarını aş, bok püsür…

Külliyen palavra.

Lakin, bu iş boka sarar arkadaşlar…

30 sene sonra biri çıkar, “quantum düşündüğünüz olmadı, çekim kuvveti ayağına yattınız bir bok çekemediniz, bu işin sonu boş. Yeni paralel hayat teorim sayesinde size ölüp, başka bir evrende nasıl daha güzel,zengin ve başarılı olacaksınız,onun yolunu gösteriyorum” derse, sizce inanan olmayacak mı?

Tabi ki olacak. Çünkü insanlar inanmak istiyor, inanma eğilimindeler. X-files’ın jeneriğinde bir poster görürsünüz, UFO’nun altında “I want to believe” yazar. Psikolojik analiz filan yapayım bari; Mulder, kızkardeşini uzaylıların kaçırdığına inanmak istemektedir, çünkü suçluluk duymakta, kızkardeşinin kendisi yüzünden kaçırıldığını içten içe bilmektedir. Nitekim, “sigara içen adam”, bir bölümde Mulder’a babasının kızkardeşi ile Mulder arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığını ve kızkardeşini seçtiğini söyler. Kardeşi bir deneye kurban gitmiştir…

Bu iş çok acayip yerlere varır…

Örneğin “yahu bunun cimcimesi bana pek Türk hissi vermedi” diye kafatasları ölçülür, “faşizm” bilimsel hale gelir. Nitekim, bu görüş 50 sene önce pek popülerdi,bu sıralar yine revaçtaymış!

Palavradan “bir gen bulunur”, örneğin X ırkından gelenlerde olan bu gen, ne bileyim, terörist olmaya itmektedir insanları! Böylece,rasyonel bir cadı avı başlatırsınız…

Şeriat isteyenin paranoid şizofren olduğunu “ispatlar”,akıl hastanesine tıkarsınız.

Laiklerin seri katil olmaya eğilimli olduğunu keşfeder “bilim”, toplumun huzuru için hepsi fişlenir, telefonları dinlenir.

Bu arada, sizi bilimden koparıp, bilimi ilahi bir güç haline getirirler. Anlamazsınız ama mucizeleri karşısında dehşete kapıldığınız için -hadi canım, cep telefonunu bile ilk gördüğümüzde dumur olmadık mı!- ondan gelen “her vahiye” körü körüne inanırsınız.

Belki de birgün, karanlık çağdan çıkış için verilecek mücadelede, ama bu sefer “haklı olarak”, İspanyol faşistlerinin sloganını kullanacağız:

Muera la inteligencia! Viva la muerte! (Kahrolsun aydınlar,yaşasın ölüm!)

Su maymunu nedir?

su maymunuSu maymunu akvaryumcular bilir, ama bu isimle değil: Su maymunu, esasen Artemia Salina’nın bir türüdür ve komiktir ama, tescilli bir markadır.

Ama bu su maymunu, o su maymunu değil!

Son zamanlarda bir su maymunu çılgınlığıdır gidiyor! Bu su maymunu dedikleri şeyin bizim Artemia Salina ile alakası yok. Bunlar, suda şişen renkli toplar.

Suda şişen bu renkli topları canlı zannedenler olduğunu akvaryum.com forumlarında öğrendim. Hayır; canlı olmadıkları gibi, sizi de canınızdan edebilirler! Bu renkli topların oldukça kanserojen oldukları söyleniyor. Çocukların ilgisini çok daha fazla çektiğinden, bu tip şeyleri çocuklarınıza kesinlikle almaya yeltenmeyin. Muhteviyatı nedir bilmiyorum; açıklanmıyorda.

Bu renkli toplar hakkında gerekli açıklama ve uyarıyı yaptıktan sonra, gelelim gerçek su maymunlarına!

Dediğim gibi, sea monkey bir tür Artemia. Hibrid bir canlı olduğu söyleniyor; yani bildiğimiz Artemia Salina’dan laboratuar ortamında üretilmiş. Deniz atını andırıyor, geri yüzebiliyor, suda gerçekten maymunluk(!) yapıyor. Aile kurdukları, hatta aile arasında kavga ettikleri söyleniyor (test kabında İtalyan ya da Türk kanı kalmış olmalı!).

Gerçek su maymununu Türkiye’de görmedim, satıldığından da emin değilim. Hatta Southpark’ın bir bölümünde bundan esinlenildiğini görmüştüm. Gerçekten de, Pakmaya gibi bir poşette satılıyor ve akvaryuma atıp çıkmalarını bekliyorsunuz. Artemia çıkaranların yabancı olmadıkları bir şekilde yumurtadan çıkıyorlar. Kilosu 1.000 YTL (eskilerin dedikleri gibi 1 milyar!) den fazla olabilen Artemia Salina’dan bile daha pahalılar; ufacık paketin ABD fiyatı 7 dolar civarı.

Esasen bu bir mini tuzlu su karidesi. Artemia Salina nadiren 1 santim olabilirken, sea monkey 2-2.5 santim olabiliyormuş. 2 sene yaşadıkları söyleniyor ama Artemia tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki, bu minik şeyleri yaşatmak bahçe havuzunda Discus üretmekten daha zor olmalı.

Eğer çocuğunuza su-bişeysi alacaksanız, sea monkey iyi bir seçim olur. Ama diğer su maymunundan, yani suda 400 kat şişebilen, boyalı, misketimsi, ne idüğü belirsiz şeylerden uzak durun!

Sihirli su topları diye de satılan bu tuhaf şeyleri satın alanlardan bazıları hastalanmış ve Sağlık Bakanlığı bu ürünlerin ithalatını yasaklatmış. Ben de Zaman gazetesinin yalancısıyım.

Yeni dalga yobazlığa savaş açtım

“The Secret” olayı çok kafamı bozdu.

Saçmalık olmasını filan zaten geçtim. O kadar çok saçmasapan şey var ki…

Benim kafamı bozan, bilimi kullanarak, daha doğrusu bilimi kullandığını ileri sürerek, abuk sabuk fikirlerle insanların aptal yerine konması. Bu aynı zamanda çok büyük bir tehlike. Yarın, aynı tarzda bir kitap yazıp, belli bir ırkı tamamen ortadan kaldırmanın bilimsel olarak bizi ve insanlığı mutlu edeceğini, tarihteki en önemli insanların bunu başarmak için çaba harcadıklarını söylesem, birsürü inanan çıkar. Aslında, bunu Adolf Hitler’de, Mein Kampf (Kavgam) ile yaptı. Bugün hala Töton ırkının üstünlüğünün bilimsel olarak ispatlandığına inanan gerizekalılar var. Üstelik, bu kitap Türkiye’de yakın dönemde bestseller oldu. Mein Kampf’ı elbette okudum, hem de iki kere. Okunması da gerekir. Örneğin, anarko-kapitalizmi bile savunan birinin, karşıt tez olan Das Kapital’i okuması gerektiği gibi. Gelgelelim, özellikle de “Türk ırkı üstün ırktır” diyen kafatasçıların, Hitler’e sempati beslemesi, büyük bir tarihsel şaşkınlık gösterisinden başka bir şey değildir. Zira, onların en anladığı dille, Hitler’in katlettiği Yahudilerin hemen hepsi Türktü! İnsani tarafını filan geçtim; sadece tarih konusundaki cehaletlerini yüzlerine vuruyorum.

Günümüzde “yeni dalga” yobazlık tehdidinin dini kaynaklı değil, tam aksine “aydınlanmanın” kaynağı olarak gördüğümüz bazı yozlaşmış bilim camiasından gelmesi en büyük problem. Buradaki en büyük sorun şu: yoz bir bilim adamı -ki o artık bilim adamı değildir!- saçmasapan bir görüş ortaya attığında, eğer ortaya attığı görüş, dine aykırı değilse, hem bilimi reddeden kitle tarafından, hem de bilimle ilgilenmediği halde “bilime inanan” kitle tarafından kabul görmektedir!

Burada “bilime inanan” kelimelerini bilinçli olarak kullandım. “Bilime inanmak”, dogmaların en tehlikelisini ve aynı zamanda en kolay teslim olunanını ifade eden bir sorun.

Bilimsel gerçekler idrak edilir,ispatlanır; “inanılmaz”. Elbette, bilimi hayatı algılamasının merkezine yerleştiren her insanın sayısız bilim dalında bilgi sahibi ya da uzman olmasını bekleyemeyiz. Örneğin gittiğiniz tıp doktorunun doğru teşhis ve tedavi uyguladığını bilemezsiniz; zaten “diploma” gibi belgeler bu yüzden varlar!

Bilimi “tehlikeli olarak” kullanan kesimlerden biri de ilüzyonistler. Bir ilüzyonist, diplomalı bir bilim adamı olmasa da, mesleği gereği belli bir alanda pratik olarak inkar edilemez bir ustalık kazanmış -örneğin optik,mekanik- kişidir. Pozitif bilimleri kullanarak, sizi “metafizik” güçleri olduğuna inandırır! Elbette bu işin “şov” kısmı; akıl hastası olmayan hiçbir ilüzyonist, sizinle konuşurken o numaraları “mucizeler yaratabilme, allahın sevgili kulu olma” gibi nedenler sayesinde becerebildiğini söylemeyecektir.

“Yeni nesil ilüzyonistler” ise, gözünüzü değil, beyninizi aldatmaya çalışıyorlar.

“Sanatlarını icra ederken” de son derece rahatlar. Çünkü, medya da arkalarında-tatlı reklam ve gelir pastasını paylaşmak amacıyla. Arkalarında olmasalar bile, medyadaki pozitif bilim bilgi düzeyi öylesine acınacak seviyede ki, çoğu “tersliği” farkedecek durumda değiller. Özellikle gazetelerin bilim haberlerine bir bakın. İnanılmaz hatalarla dolular.

Üstelik, “metafizik neşriyat” insanların çok ilgisini çekiyor. Bunun psikolojik nedenleri gayet açıktır; onun için girmeye bile ihtiyaç duymuyorum. Bugün Discovery Channel bile, ilgi çekmek adına “hayaletler”, “büyücüler”, “medyumlar” ile ilgili programlar yapıyor ve “gizemcilik” ateşini harlıyor. Zamanında ciddiye aldığım bir belgesel kanalının, maddi açgözlülük adına böyle yollara sapmış olması, tehlikenin boyutunu gözler önüne seriyor.

Bu durumun en büyük sorumlusu, üzülerek söylüyorum, yine bilim camiasıdır!

Bilim camiası, maalesef çok çabuk demoralize oldu ve “bilim halkın ilgisini çekmiyor” diyerek arka plana çekildi; meydanı soytarı ve üçkağıtçılara bıraktı.

Evet; cidden bilim ilgi çekmiyor. Ama burada tek suçlu camia dışındaki insanlar değildir. Bunun ispatı, aslında Nikola Tesla gibi bilim adamlarının hayatlarının içinde. Tesla, öylesine popüler olmuş ki, bugünkü pop-starların popülaritesine ulaşmış. “Bilimsel gösterilerini” izlemek, onunla tanışmak, hatta “yatağa girmek”(!) için, insanlar kuyruklar oluştururmuş.

Bugün üniversitelerin çoğunda, öğrenciler birçok profesörün dersine girmekten nefret ediyor. Gönüllü olarak öğrenmeye gittikleri halde. Bir de, Richard Feynman gibi adamlar var ki (vardı), öğrenciler okulun kapısında kuyruk olurmuş.

Bilim camiası, genel bir “kibir” ve “küçük görme” sorunu olduğunu kabul etmeli ve “insan içine çıkmalı”. Zira, bugün dogmalarını yaymak için “bilimin adını”, hatta kimisi meşru yollardan sağlanmış akademik ünvanlarını kullanan üçkağıtçılar, yarın gerçek bilim adamlarını “devirerek”, yerlerine geçecek ve bilim camiasını ortaçağ engizisyon mahkemesi gibi bir kurum haline getireceklerdir. İlk kurbanlar da, gerçek bilim adamları olacaktır.

Bazı üniversitelerin, çeşitli bağnaz kesimlerden gelen maddi kaynaklar dolayısıyla “ısmarlama” “teori” ürettikleri gerçektir. Bunlardan bir kısmı iyi niyetlidir; bu kaynaklarla “gerçek bilimsel araştırmaları” finanse etmek istemektedirler; ama en nihayetinde kaçınılmaz olarak özgürlüklerini kaybedecekleri kesindir.

Rönesans’da nasıl sanatçılar ve bilim adamları halka liderlik ettiyse, bugün de aynı şeyin olması gerekiyor. Kendine “entellektüel” sıfatını yakıştıran insanların, bunun ahlaki gereklerini yerini getirmeleri gerek. Bütün insanlığın silkinip aklın ve sağduyunun yoluna girmesini bekleyemeyiz ama zaten tarihte de asla böyle olmamıştır.

{democracy:2}

Ne yapacaksın özgürlüğü, al sana kredi kartı vereyim

Ne yapacaksın özgürlüğü, al sana kredi kartı vereyimÇocukken şöyle bir hayalim vardı: Bir Rus köyünden, ama çok izbe biryerden, çok genç (ve taş) bir kız bulup, İstanbul’daki yalıma kapatacağım. Pencereden baktığında bile sadece denizi görecek. Evden hiç çıkmayacak; ama ona prenses gibi davranacağım. Birsürü şey öğreteceğim. Çok güzel yemekler yapacağım. Harika iç çamaşırları(!) olacak. Doğal olarak, dünya yüzü görmediği için, beni de dünyanın en harika erkeği zannedecek(!)

Her erkek buna benzer bir hayal kurmuştur; kurmadım vallahi deyip, “kadınlar çiçektir” tarzı cümleleri etrafa serpiştirip, kendince yorum yazanlar da, aslında blogu ziyaret edip yorumları okuyan hatunlara “ne kadar has adam” olduğu imajını vermeye çalışıyordur.

“Kredi kartı dedin, kandırdın bizi, hani nerde?” demeyin. Çünkü az sonra, gerçekten kredi kartıyla nasıl kandırıldığınıza geleceğim(!).

Eğer kredi kartınızın ekstresini karınız, sevgiliniz, ya da ananız babanız filan ödemiyorsa, muhtemelen gırtlağınıza kadar borca batmışsınızdır; en azından bir dönem. Ha, bir başkası ödüyorsa da, birazcık kuklalaşmış olabilirsiniz. Örneğin, sevgiliniz, Crysis oynarken “hadi kalk artık, canım dışarı çıkmak istiyor” derse, mecbur kalkacaksınız, zira “ulan 400 dolarlık ekran kartını kim aldı sana!” zılgıtını yeme olasılığınız yüksektir. “Bana koymaz abi” diyorsanız, sizin adınıza sevinir, insanlık adına üzülürüm. Siz bir kösele suratsınız; her nevi hakaret, artık sıcak teflon tavadaki yağ gibidir; asla üzerinizde kalmaz, akıp gider.

Cüzdanınızdaki parayla bir şey aldığınızda kendi efendinizsiniz. Daha doğrusu, “kaynağınızdan” aldığınız para üzerinde tasarruf hakkınız var. Gelgelelim, kredi kartında durum farklıdır. Kredi kartı kullandığınızda, geleceğinizi ipotek altına alırsınız.

Olay çok basit: 2 milyara cep telefonu. Normalde “cüzdandaki parayla” almanız için ayda en az 10.000 dolar filan kazanmanız gerek. Bu parayı Türkiye’nin %1-2’si bile kazanmadığı için, yazının konusu onlar değiller. 2 milyarlık cep telefonu, cüzdandaki parayla hayaldir, ama kredi kartına 24 taksitle çok ulaşılır birşeydir!

Keza, 7 milyarlık plazma TV’de öyle; 24 taksit, duydun mu ayol, peşin fiyatına hemde! Üstüne üstlük, ödemeye 4 ay sonra başlayacağız! Yani, 28 ay, işten çıkma, patronun ana avrat küfürlerine “eyvallah” dememe, “gerçeği arama” şansınız filan yok. Çünkü artık, kredi kartı taksitlerini ödemeyince sadece haciz de gelmiyor, hapse giriyorsunuz! Ya 5 ya da 10 sene (zamanaşımı süresini bilmiyorum; sanırım 5 senedir) “kaçak” yaşayacaksınız, ya da mapus damları altında aslanlar gibi yatıp çıkacaksınız!

Kredi kartı, vahşi kapitalizmin en çirkin yüzlerinden biridir. Kredi kartı, eroindir.

Çünkü kabul edin ki, bunca anlamsızlık içinde, hayatınıza anlam katan yegane şeylerden biri, “satın alma özgürlüğüdür”. Bunun psikolojisine girecek değilim; Fight Club’u seyredin ve anlayın!

Sosyalizm, Sovyetlerdeki haliyle rezil bir uygulama halini alıp, Batı ikinci dünya savaşından sonraki hızlı ekonomik büyümeyi sağladığında, Marx’ın “zincirlerinizden başka kaybedecek birşeyiniz yoktur” lafı da, boş safsata olarak tarihe gömülmüştü. Zira, Almanya’da çalışan bir Türk işçisi bile, zorlanmadan Mercedes’e binebiliyor, Türkiye’deki en lüks otellerde tatil yapabiliyor, çoluğunu çocuğunu iyi okullarda okutabiliyordu. Bu artık kıta Avrupa’sında bile hayaldir. Çünkü, karlılık son 15 yılda inanılmaz derecede düştü ve işsizlik müthiş bir tırmanışta.

Gelgelelim, kapitalizm, yeni prangasını bulmakta gecikmedi. Bugün Marx dirilip yanınıza gelse, “kardeşim, doktoralı fizikçisin, neden 500 YTL’ye gece bekçiliği yapıyorsun, kurtul prangalarından!” dese, “abi haklısın ama 24 ay vadeli plazma TV aldım, daha taksitlerin bitmesine 20 ay var” diyecek durumda olabilirsiniz. Muhtemelen de, öylesiniz.

Gelen spam maillerden muhtemelen çoğu, “are you in debt?” diye başlıyor değil mi? Çünkü ABD’de birçok insan, kredi kartı yüzünden iflas etmiş, ya da etmek üzere. Kalanlar da, kredi kartı borcunu ödemek için yaşıyor.

Aslında, kart sadece bir şeytan. Şeytan, sizi kötülüğe zorlamaz; sadece teşvik eder. Doğanızdaki açgözlülüğü, hırsı, kibiri körükler! Kötü ve açgözlü olan sizsiniz; kredi kartınız ya da şeytan değil!

Gariptir ki, insanın elini kolunu bağlayan aslında çoğu zaman kendisidir! Düşünün; şu an elinize bir makas alıp kredi kartlarınızı kesebilir misiniz? Yapamazsanız, başınıza gelenlerden şikayet etmeyi bırakın, çünkü tek suçlu sizsiniz.

Medyum-üfürükçü esnafına açık davet

Daha önce burada başka bir yazı vardı. Medyum ve üfürükçüleri (ve benzerlerini) “hafiften eleştirmiştim”.

Onlardan biri rahatsız olarak, bozuk bir Türkçe’yle uyarmış beni. Kaldırmazsam, “gerekli yerlere” başvuracakmış.

Mahkeme filan herhalde dedim başta; sonra “hocamızın” cinlerle olan kuvvetli münasebetleri aklıma gelince, benimle “öbür taraf” vasıtasıyla hesaplaşacağını düşündüm(!)

Öyle ya, mahkemede hesaplaşamaz zaten; zira meslek edindiği “zanaat”, devrim kanunlarıyla yasaklanmıştır!

Şimdi bir kısmı, aldığı vergi levhası, belediye ruhsatı ile “biz resmiyiz” diyecektir ama,doğru değildir. Ancak “medyum” gibi, kanunda kelime olarak yerini bulmamış ifadelerle mesleklerini icra ederler. Herhangi biri de şikayet edip ispatlamadığı sürece mesleğe devam ederler.

Şimdi biri kalkıp beni mahkemeye verse, “medyumluk” sıfatıyla yaptığı işin içinde muska yazmak filan olduğu da çıkıverir; ne bileyim, mesela biri mesleğini icra ederken gizli kamera çekimi yapmıştır. Uğraş dur…

Bu zat-ı muhteremler sitelerinde hangi dertlere deva olduklarını yazmışlar.

Ben de diyorum ki, safsata yapıyorlar. Üstelik, devrim kanunlarına karşı geliyorlar.

“Ben safsata yapmıyorum” diyen varsa, buyursun gelsin, bunların safsata olmadığını ispatlasın.

1, toplam 1 sayfa1