* You are viewing Posts Tagged ‘toplum’

Ünlü transseksüel programcılar: Rebecca Heineman,Audrey Tang,Sophie Wilson,Danielle Bunten Berry

Hemen söyleyeyim, eşcinsellere ve transseksüellere karşı değilim. Ama, “erkek görünümlü” tiplerin köprü altındaki transseksüellerin, hatta travestilerin önünde kuyruk olmaları midemi bulandırıyor. Özellikle de, bu tipler “erkeklik konusunda” osurdumu mangalda kül bırakmayan tipler olunca. Midemi bulandıran eşcinsellik değil, bunu şiddetle inkar eden heteroseksüel görünümlü homolar. Aşağılamak için homo dedim,homoseksüeller alınmasın.

Aynı şekilde, sokakta eşcinsel ya da transseksüel birini görünce maymunluk yapan tiplerin, öküz gibi para harcayıp neden özellikle eğlence mekanlarındaki abartılmış ve iğrençliğe kaçan “homoları” seyretmek için birbirlerinin kafasını gözünü yardığını da hiç anlamadım. Homoseksüellerin en büyük düşmanı da “homolardır”, o da ayrı konu! Tıpkı, kadınların gerçek düşmanının Paris Hilton gibi gerzek ayağına yatan “amatörler” olması gibi.

Birçok ülkede, özellikle de kapalı ve ikiyüzlü toplumlarda transseksüellik fahişelikle denk.

Gerçek şu ki, insanlar sonunda yaptıkları işlerle değer görürler. Bazıları hakettiği saygıyı görmez, ama yinede birileri onları yaptıkları işlerle takdir edecektir. Biraz uzaktan ilgili olsa da, hoşuma giden bir söz var; “kıyafetinizle ağırlanır,kişiliğinizle uğurlanırsınız”

Yeni adıyla Rebecca Ann Heinemann, eski adıyla Bill Heinemann, özellikle Commodore 64′cülerin şıp diye hatırlayacağı Interplay’in kurucularından. Şu an, Microsoft XNA oyun bölümünde çalışıyor. Kendisi, o yılların kült oyunlarından Bards Tale 3 ve Battlechess’in programcılarından.

Danielle Bunten Berry ise kadınlığı seçip sonra pişman olanlardan. Aşırı sigara içtiği bilinen Berry, 49 yaşında ölmüş. Daha da eskilerin bileceği M.U.L.E’un programcısı. Bu benim bildiğim en eski multiplayer oyun.

Kariyerinin zirvesinde Electronic Arts’ı bırakıp Microprose’a geçen Berry, Civilization ile Axis & Allies’ı yapmak arasında kalıyor. Sid Meier, onu Axis & Allies üzerinde çalışmaya ikna edince, bu yanlış tercih Sid Meier’in çok meşhur ve zengin olmasıyla sonuçlanıyor!

Berry, oyun camiasında çok saygı gören biriymiş. Hatta, The Sims’in yapımcısı Will Wright, oyunu Berry’ye adamış. İki üç kere de ödül aldığını okumuştum.

Audrey Tang ise çok ilginç bir kişilik. Aslında PERL ile bağları koparacak olan Perl 6 projesini geliştiriyor. Perl 6 ise şimdiden iki forka sahip ve biri de, Tang’in geliştirdiği Jugs. Üstelik, compiler’ı ile birlikte gelecek.

Tang, Tayvanlı ve 180 gibi anormal bir IQ’ya sahip olduğu söyleniyor. 12 yaşında “bilgisayara sarınca” okulu bırakmış. Sıkı bir özgür yazılım, kendi kendine öğrenme ve bireysel anarşizm fanatiği. Sadece 27 yaşında olan Tang, çok sayıda özgür yazılım kitabının Çinceye çevrilmesinden sorumlu ve 5 sene içinde 100den fazla Perl projesine imza atmış.

Sophie Wilson ise, bugün hemen hemen her cep telefonunda bulunan ARM işlemcisinin temellerini atan kişi. Uzun süre şirkete danışmanlık yapmış ve aynı zamanda, bizim pek bilmediğimiz, ama zamanında en üstün kişisel bilgisayar diyebileceğim Acorn’u tasarlamış.

Şimdi ise, Eidos’da.

Belki yeri değildir ama, “solcu” CHP’nin eşcinseller için ne yaptığını ya da düşündüğünü gaykedi‘ye sorayım.

300 Spartalı ve Kadın Hakları

300 Spartalı filmi son yıllarda izlediğim “en gaza getirici” filmlerden biriydi. Bazı gerizekalılar, ki içlerinde sinema eleştirmenleri ve tarihçiler de var, filmi gerçekçi bulmadılar!

Elbette gerçekçi olmayacak; büyük bir kahramanlık hikayesi, hem de o savaşı yaşamış biri tarafından anlatılıyor; üstelik aynı kişi meclisi ikna edip asker almak zorunda, e salaklar!

Üstüne üstlük, filmdeki birçok şey gerçek: Termofildeki savaş, Spartalıların gerçekten 300 kişi olması, Yunanlıların savaşa katılması (elbette 20 kişi değil, binlerce kişiydiler ama savaşta pek de esamilerinin okunmadığı gerçek), Xerces, Sparta’ya yapılan teklif, hatta Leonides’in kahinlere danışması ve karısının “ya kalkanınla, ya da kalkanının üstünde dön” demesi. Hoplitlerin savaş düzeni bire bir filmde gördüğümüz gibi. Hatta, Sparta’nın sosyal hayatı bile.

Bu kadar stilize edilmiş bir kahtamanlık hikayesi bundan daha gerçekçi çekilemezdi.

Spartalıların sosyal yaşamı ve savaş becerilerini filmden önce de biliyordum; ancak Termopolis savaşının gerçek olduğundan habersizdim! Spartalıların ilginç bir özelliği daha var; kadın-erkek ayrımı yok.

Bence yakın tarihteki Sparta, İsviçre olduğundan, onları da incelemek gerek. İsviçre de, kadınların gerçek özgürlükler ve haklar sahibi olduğu ilk devlet.

Sparta ile İsviçre arasında çok sayıda benzerlik var: İsviçre’yi kuranlar da, Sparta gibi paralı askerler ve aynı Sparta gibi, asla büyük bir imparatorluk kurma hevesine kapılmamışlar. Sparta gibi, İsviçre de, coğrafi olarak düşman generallerin savaşmak istemeyeceği coğrafi özelliklere sahip.

İsviçrelilerin de, Spartalılar gibi, “asıl işimiz askerlik” tarzı bir yaşamları var. Elbette günümüzdeki dünyada savaş sıklığı ve şekli çok değişmiş olduğundan, kurallar Spartada olduğu gibi sert değil; ancak her İsviçreli erkek evinde belli bir yaşa kadar piyade tüfeği bulundurmak zorunda! Üstüne üstlük; İsviçre’de sanırım 36 yaşına kadar muvazzafsınız; yani gidip askerlik yapıp döndükten sonra askerlik bitmiyor. Belli periyodlarla, senede 3 hafta yanılmıyorsam, askere gidip eğitim alıyorsunuz. Neredeyse hiçbir düşmanları olmadığı halde, bu geleneği devam ettiriyorlar.

İsviçre’de kadınların silah sahibi olma zorunluluğu yok ama bu teşvik ediliyor! Kadınlara silah alırken neredeyse %50′ye varan indirimler yapılıyor!

Türklerde de,Müslüman olmadan önce benzer bir eğilim görüyoruz. Devlet yöneten kadınlar var. “Bizim de kadın başbakan vardı” demek buna benzemiyor; hemen hemen hergün savaşan, açlık ve hastalıklarla mücadele eden, gerçekten “sert karakterli” insanlardan oluşan bir topluluktan bahsediyoruz. Yeri geldimi, kadın atına binip erkeklerin önünde savaşa katılıyor!

Semavi dinleri kabul eden bütün toplumlarda kadınlar ikinci plandadır; ancak bunu semavi dinlerin etkilerine bağlamanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Nitekim, budist Japonya’da, Çin’de de, kadın ikinci sınıf bir varlık. Üstelik, en azından Japonlarında son derece sert, savaşçı ve katı bir toplumsal yapısı var.

Demekki, din teorisi çürüyor. Elbette, dinlerin etkisi olmuştur; çünkü dinler sadece ibadet ve inanç kalıplarını değil, ortaya çıktıkları toplumların sosyal yaşamlarını da getiriyorlar.

Bir ara, bunun nedenini “dağlık yerlerde yaşayan insanların kadın-erkek ortak bir yaşam yükünü paylaşmalarına” bağlamıştım. Bu, verimli topraklara sahip Sparta için geçerli değil, sadece İsviçre’de tutuyor. Türkler ise, verimsiz bozkırlarda, yani düz alanda, ama yine de doğayla mücadele ederek yaşamışlar. Japonların da yiyecek sıkıntısı çektiklerini, zorlu iklim koşullarıyla uğraştıklarını söylemek çok zor.

Yani, “yaşamın yükünü paylaşma tezim” de çürüyor.

Eğer bu tezimin bir geçerliliği olsa, bugün Türkiye’de kadına en çok Karadeniz ve Güneydoğu’da önem verilirdi ki, kadının en çok ezildiği bölgelerdir bunlar…

Belki, çok dışa kapalı toplumların, kendilerinin “seçilmiş ırk” olmasına duydukları inançtan kaynaklanan, kadınların da o asil kanı devam ettiren varlıklar olmasından yola çıkan bir inançtır bu. O zaman Nazi Almanyasına bakmak gerek; evet, kadınlar propaganda mekanizması içinde çokça kullanıldı ama çocuk doğurmaktan öte bir fonksiyonları olduğuna inanılmıyordu ve en azından siyasette önemli yerlerde değillerdi.

Yani bir sonuca varamadım. Açıkçası, başka tez ya da teorileri olanların da yorumlarıyla tartışmayı alevlendirmelerini bekliyorum!

Ahlakı yeniden düşünmek

Bayramda Edirne’deydim. “İnsanların özel hayatlarına saygı” prensibim uyarınca adını zikretmeyeceğim bir akrabam, tüylerimi diken diken eden birşey söyledi. Eğer 10 sene önce olsaydı, abartmıyorum, çatalı alıp rastgele bir tarafına saplardım. Yapmak istemedim mi, çok istedim. Yapmadım,çünkü lanet olsun yaşlandım. Artık kavgaya gürültüye eskisi gibi tahammül edemiyorum. Bundan kaçınıyorum ve hiç hoşuma gitmiyor. Başka nedenler de var, ama hiçbirisi “aile ilişkilerini bozmamak” değil.

Sülalenin erkekleri ve kadınların bir kısmı oturmuş rakı içiyoruz. Doğrusunu isterseniz, Mastika rakısının bu kadar güzel olduğunu keşfetmem uzun sürdü. Rakı içmenin gerçekten bir yaşı var.
Televizyon açık; çünkü yengem herkes sohbet ederken kenara çekilip TV izlemeyi sever. O sırada, artık her çocuğun sigortalı olacağına dair bir haber.

Bence bu Türkiye için bir devrim. Türkiye tarihinde, sosyal güvenlik adına yaşanmış belki de tek olumlu şey.

Gerçekten mutlu oldum; çünkü artık 5 yaşında çocuklarının parasızlık yüzünden ölmesini görmeyecek insanlar. Televizyonlar da bu insanları sömüremeyecekler. Şimdi sevdiğiniz birinin, özellikle de çocuğunuzun, bırakın kendi çocuğunuzu, herhangi bir çocuğun parası olmadığı için boku bokuna öldüğünü düşünün.

Çocukları da bırakın, herhangi bir insanın parasızlık yüzünden öldüğü bir dünya, yokolmayı hak ediyordur. Bu boktan hepimiz sorumluyuz; dilenciye sadaka vermek vicdanınızı kurtardığınızı zannetmenizi sağlayabilir ama gerçekte çok fazla bir şey değiştirmiyor. Neden mi? Çünkü çoğu insan hala insan olamadı. Birazcık bile.

Herif, “şimdi bunun maliyetini de çalışana yükleyecekler” dedi, sinirlendi.

“Senin yedi zürriyetini..” diye başlamak kafamdan geçerken, rakıyı fondipledim. Bir tane daha doldurup balkona çıktım.

Herşeyin anlamsız geldiği zamanlardan biriydi. Kimisi, cebine iPhone’u koyunca rahatlayıp, “hayat güzel” diyebiliyor. Benim gibilerinse cevap vermesi gereken çok soru var. Sigara aldığım bakkalın suratı asıksa moralim bozuluyor. İnsanları çok mu seviyorum? Hayır. Sadece merak ediyorum. Adam belki o anda ciddi bir dram yaşıyor. İşin daha boktan tarafı şu; çoğu insan, ufak müdahalelerle düzelecek şeyler yüzünden, aptalca inançlar yüzünden, toplumun gerzekçe algıları ve müdahaleleri yüzünden bu dramı yaşıyorlar. Kanser olan biri beni çok da üzmüyor; çünkü hastalanıp ölmek, doğal hayat sürecinin değiştirilemez gerçeklerinden biri. Ama bir yanda açlıktan ölen insanlar gibi bir “insanın” asla kabul edemeyeceği gerçekler var.

İster kabul edin ister etmeyin, yaşadığınız hayatın çok çok küçük bir kısmı üzerinde kontrole sahipsiniz. Belki birinden hoşlanıyorsunuz, belki o da sizden hoşlanıyor; ama bir ilişkiniz olmayacak ve bu ikiniz istemediği için değil, arkadaşlarınız, toplum ya da sizin inançlarınız izin vermediği için böyle olacak.

En temel ahlak kurallarından biri “çalmamak”.

Muhtemelen, paranız olmadığı için hiç aç kalmadınız. Onun için, çalmak size çok ayıp gelebilir. Hatta, “asla çalmam” diye atıp tutabilirsiniz. İyi, ölün o zaman.

Çocuğunuz ilaç parası olmadığı için ölürken siz yine de çalmayın. Emin olun ikinizin mekanı da cennet olacaktır!

“Macera olsun diye” yapılan birkaç “market fareliği” dışında hiç çalmadım. Ama çalmam diyemem. Kendine saygısı olan her insan gibi -ahlak demiyorum-, daha iyi bir hayat standardı için, başarı için, daha çok kadınla yatmak için, daha pahalı bir viski, daha hızlı bir araba için asla çalmam. Gelgelelim, ortada bir ölüm kalım meselesi varsa, düşünmem bile. Evet; küçük kurallar da olmalı. Çaldığınız kişi sizin kadar zor duruma düşecekse ondan çalmamalısınız. İhtiyacınızdan fazla çalmamalısınız. Ama sizi bu duruma düşüren kişiden çalıyorsanız, bence bunun bir limiti olmamalı!

Ahlak sizi mi koruyor? Toplumu mu koruyor? Toplumun iyiliği içinmi?

İnsanlar pisi pisine ölürken, “çalma” kuralının toplumu korumadığı kesin. Sizi de korumuyor; zira ölen ya sizsiniz, ya da çok sevdiğiniz biri.

Toplumun iyiliği için mi? Ölen masum çocukların iyiliği için olmayabildiği kesin. Ama evet; ilaç şirketlerinin deposunu soymuyorsanız, ahlak onları koruyor.

Gerçek şu ki, ahlak çoğu zaman ahlaksızın işine yarıyor.

Sözgelimi, siz ilaç olmadığı için ölürken (gerçek), ilaç şirketinin deposunu soymadığınız için erdemli bir iş yapmış oluyorsunuz (mit). İlaç şirketi, ultra yüksek karlarla büyük paralar kazanıyor ama (gerçek), muhtemelen “öbür tarafta” siz ondan daha iyi durumda olacaksınız (mit).

Aptallık ve cehalet kardeştir!

Kendimden küçük bolca insan tanımaya başladığımdan beri şunu görüyorum: okulda öğrenilen yalan-yanlış ıvır-zıvır konusundaki bilgileri bile bizim kuşaktan az. Enteresan olan, İngilizce başarısının da düşük olması.

Oysa, son 10 yıla baktığınızda, bilhassa özel okullarda, kolejlerde sanki bir “eğitim reformu” yapılmış havası veriliyor.

Ben en azından ortalama olarak,günümüz çocuklarının zekasının bizim kuşaktan daha yüksek olduğunu düşünüyorum; ama belli bir yaşa kadar! İnsanlar daha iyi besleniyorlar artık, National Geographic gibi belgesel kanalları var, Internetten herşeyin cevabını bulabiliyorsunuz ve çocukların ceplerine kadar giren kullanımı karmaşık elektronik cihazlar -mesela smartphone’lar- ister istemez zekayı geliştiriyor. Bugün bir blog açmaya yeltenen 14 yaşında biri, bizim zamanımızda çok az çocuğun karşılaştığı ciddi bir öğrenme ve analiz sürecine giriyor.

Peki ya sonra? Bunların çoğu aptallaştırılıyor! Çünkü bahsettiğimden ötesi genelde yok. Okul eğitimi son derece yetersiz ve bu çocukların sosyalleşme şekilleri aşırı derecede maddesel (materyalist demiyorum) öğeler etrafında dönüyor. Sözgelimi, bizim yaşlarda bir denizaltı oyununda -ki denizin dibinde görmeden ilerleyerek, karmaşık sonar görüntülerini değerlendirip denizdeki “piksellere” torpido gönderiyordunuz- en çok gemiyi batıran takdir toplarken, şimdi son çıkan telefonu cebe koyan ilgi görüyor. Ki bu da sadece aptallık ve tüketimi körüklüyor!

Günümüzde bir çocuğa aptal dediğinizde gülümsüyor; bizim çocukluğumuzda ise savaş nedeniydi!

Zeka ve bilginin bu kadar değersiz hale gelmesinde en etkili olan faktör ise medya. Aptallık adeta özendiriliyor.

Hayata zeki olarak başlayan çocukların aptallaştırılması kasıtlı bir iştir!

Herkes, dünyanın daha fazla zeki insana ihtiyacı olduğunu düşünse de, mevcut sosyal,ekonomik ve kültürel sistemin buna ihtiyacı yok. Bugün, eskiden çok fazla zeki insan gerektiren alanlarda vasat insanları istihdam edebiliyorsunuz. Programcılık örneğin. Eski programcılar, çok kısıtlı sistemler üzerinde, hemen herşeyi sıfırdan yapmak zorundaydı. Kaynaklar çok sınırlı olduğu için, herşeyi başından öngörmeniz, adımlarınızı düşünerek atmanız gerekiyordu. Oysa bugünkü programcıların RAM miktarı,CPU hızı,disk alanı gibi kısıtlamalarla karşı karşıya olduklarını söylemek gülünç olur! Yine, eskiden programcıya düşen pekçok iş, hazır bileşenler, güçlü diller, sürükle-bırak IDE’ler ile yapılabiliyor. Tabiki hala nitelikli insanlara gerek var; hala birileri kernel yazmak, simulatör algoritmaları oluşturmak, roket güdüm sistemleri üzerinde çalışmak zorunda. Ama bu işlerde ihtiyaç duyulacak insan sayısı çok az. Nufüsun yüzde yarımının siz istemesiniz bile dahi olduğunu düşünürsek, o insanları bulmak çok da zor değil! Ama, eskiden üstün zekalı insanların yapabildiği işleri bugün normal zekaya sahip biri kolaylıkla yapabiliyor.

Devletler,şirketler çok iyi eğitim almış,çok yüksek zekaya sahip insanları istemiyor,hatta onlardan nefret ediyorlar!

Üstün zekalı birini, yaşam ortalamasının emeklilik yaşından düşük olduğu bir ülkede yaşamaya nasıl ikna edersiniz?

Bir dahi, şirket sahibinin günlük puro masrafı kadar bir paraya nasıl 1 ay boyunca çalışır?

Dolayısıyla,günümüzün politikaları insanları aptallaştırmak üzerine kurulu.
ABD bile istisna değil, hatta başı çekiyor: Lise öğrencilerinin matematik, fizik gibi derslerdeki başarı düzeyi, neredeyse bize yakın! Peki, kim başı çekiyor? IQ ortalamaları dünya ortalamasının oldukça üzerinde olan İsveç,Finlandiya gibi kuzey Avrupa ülkeleri!

Bir araştırma büyük tartışma yaratmıştı; Türklerin IQ’sunun çok düşük çıktığı şu meşhur araştırma..

Zekanın ırk, millet ya da dine bağlı bir şey olduğunu söylemek faşistlik ve ahmaklıktır. Ama evet; kültür,yaşam tarzı, gelir düzeyi,yaşadığınız ülke zeka seviyenizi belirler!

Koyun gibi yönetilmek, inek gibi çalıştırılmak için insanlara daha çocukluklarında abuk sabuk oyuncaklar,içi boş hayaller veriliyor. Bu insanların çoğu zevkin dibine vurmuş, ama mutsuz ve anlamsız bir hayat yaşamış olarak ölecekler.

Cehalet, birini aptallaştırmanın en etkili yollarından biri. Eğer hiçbirşey düşünecek kadar bilginiz yoksa, beyniniz doğal olarak çalışmayacaktır. Zekanın gelişimi için binlerce kitap okumanız gerekmez; ama insanın düşünebilmesi için bazı kritik bilgilere ihtiyacı var. Bilginiz olmazsa analiz yapamazsınız. Analiz edemezseniz, senteze varamazsınız. Senteze varamıyorsanız, bir şey yaratmanız, bir konuda sonuca varmanız olası değildir.

Türbanlılar değişiyor

Mehmet Şevket Eygi diye bir yazar vardır; ne dünya görüşünden hazzederim, ne de yazdıklarını okurum.

Laf aramızda, şeriat yanlısıdır.

Lakin, Şevket Eygi eski Osmanlı beyefendisi bir adamdır. Kötü konuşmaz,kılık kıyafetine dikkat eder.

Bir programda, “Müslüman alemi maalesef çok kırodur” gibisinden bir laf etmişti. Şevket Eygi karavat takmaz, yakalı gömlek giymez ama aralarında bit ve pire dolaşan pis sakalıyla, cüppe ve şalvarla dolaşan biri değildir. Nursuz ve seri katil suratlı da değildir; yemek yapsa bu adam temizdir diye gönül rahatlığıyla yersiniz.

İslami kesimin hali, gerçekten işler acısıydı.

Fatih’e gidiyorsunuz, yanınızdan geçenler teke gibi kokuyorlar…

Hani İslam’da temizlik farzdı ulan?

Üstleri başları da dökülüyordu. İslam’da erkeğin sakal ve saç uzatması (evet, uzun saçlılara laf atan “müslüman” gençler!) sünnettir. Ama sakalını uzatıyorsan, arasında bit ve pire de gezmeyecek!

Şimdi, en azından genç kadınlarda bir değişim var. Bu “tarzı” sevmiyorum; mini etekli, yarı çıplak kadınlar görmeyi tercih ederim ama demokrasi olan ülkelerde herkes istediğini giyer. Tarafsız gözle baktığımda, artık bu kadınların “şık” olduklarını görüyorum.

Artık iğrenç renkli, uyduruk kesimli pardesüler yerine Chanel tarzı pardesüler giyiyorlar. Renkler daha canlı,uyumlu. Muhakkak şal gibi aksesuarlar filan var. Hacıyağı değil, çoğumuzun bir aylık maaşının yetmeyeceği parfüm ve makyaj malzemesi kullanıyorlar. Başları açık olsa, kendinizi Paris’te sanabilirsiniz.

Ha,bu giyim tarzının İslam’a uygun olduğunu söylemek güç; çünkü çoğunun kıyafetleri fena halde dar! Vucutların kıvrımları ortada, göz makyajı filan fena derecede vurucu. Bir de nasıl oluyorsa, çoğu uzun boylu,renkli gözlü!

İddia ediyorum,türbanı kimse iplemese,çoğu açılıp saçılacak da.

Çok bilinen birşeydir; gurbete giden dinsiz ve milliyetsiz insanlar bir anda faşistlik derecesinde milliyetçi ve dindar oluverir! Çünkü,size yan gözle bakanlar karşısında ya sinecek, ya daha da dikleneceksiniz.

Yani,yan gözle bakmazsanız, onlar da diklenmeyecekler.

Henüz yaz başında, sabahın köründe Suadiye sahilinde gördüğüm manzara son derece garipti.

Tam da anlattığım tarz bir kız, ayağında 4-in-a-line (4 tekerlekli paten), sahilde süzülüyor.

Dumurdan çıkıp,fotografını çekebilsem, Oğuz Haksever’e gönderilecek bir fotograf olurdu.

Uzun lafın kısası: İslami kesim zenginleşiyor. Zenginleştikçe daha iyi eğitim alıyor, dünyayı görüyor, kültürü de artıyor.

Onlar da,kısa bir süre sonra bu kültür çatışmasını daha da sert yaşayacak, “müsade edilirse” kendi içlerinde devrim yapacaklar.

1, toplam 4 sayfa1234»