Biraz hayal kuralım: Devletsiz bir dünya

Çocukluğumdan beri, ABD’nin tez vakte kadar yıkılacağına dair hikayeler dinlerim; bu teoriler daima fos çıkmıştır. Elbette ABD’de yıkılacaktır birgün; zira devletlerin varlık nedenleri insanlardır. Eğer 300 milyon ABD vatandaşından 200 milyonu durumdan memnun değilse, dünyanın en büyük gücü olmasına rağmen, ABD de yıkılır. Devletlerin milliyetçiliği pompalaması da temelde bundan kaynaklanır; günümüzde kralların gücü bürokrasiye aktarılmış olduğundan, güçlerini kaybetmek istemezler.

Çoğu askerin, sivil bürokratın, hatta filozofun söylediği şey, ABD topraklarında savaşmayı göze alamayan bir devletin, ABD’yi yenemeyeceği. Bunun nedeninin önemli bir kısmı, az önce söylediklerimle ilgili. ABD, büyük refah içinde yaşayan bir ulus. Özellikle, tüm dünyadaki milliyetçilerin, “gerçek bir millet olmadıkları” halde, ABD’nin nasıl ayakta kaldığını anlayamaması da bu yüzden. ABD, işi gücü olan her vatandaşa, birinci sınıf bir adalet ve sağlık hizmeti sağlıyor. Bunlar da zaten bir insanın temelde istediği iki şey. Eğer güçsüzken devlet ölmenize izin vermiyorsa, herkese (en azından görünürde) eşit mesafedeyse, devlete karşı bir öfke duymuyor insanlar. Başka bir ülkede tutuklanan, esir düşen ABD vatandaşı, herşeye rağmen kendini güvende hissedebiliyor, çünkü elleri heryere uzanıyor. Dikkat ederseniz, militarist ABD filmlerinde en gözde konu, esir alınan tek bir asker için, ülkenin ve ordunun bütün imkanlarını seferber ederek onu kurtarmaya çalışması. İşte, ABD askeri dünyanın bir ucuna giderken, bilinçaltında bu özgüvenle hareket ediyor. Aynı şekilde, diğer ülkeler ABD’ye karşı gelmek isterken, bu korkunun esiri oluyorlar.

ABD’nin ekonomik gücü ise, çokuluslu şirketlerden geliyor. Dünyayı artık çokuluslu şirketlerin yönettiği sır filan değil. Çokuluslu şirketlerle ABD’nin çıkarları hemen her noktada kesiştiğinden, ortaya önünde durulması zor bir güç ittifakı çıkıyor.

Şimdi şöyle bir hayal kuralım: Pasifik’in ortasında bir ada satın alıyoruz. Varsayalım yeterince de büyük; örneğin İstanbul kadar bir ada. Stratejik bir önemi de yok. Petrol gibi, başka ülkelerin gözünü dikmek isteyeceği kaynaklara da sahip değilsiniz.

Adamız çok güzel, yine bir varsayım olarak, okyanuslardaki şiddetli doğa olaylarından (fırtınalar,tsunami vs) etkilenmediğini düşünelim. Bu adayı satın alıyoruz. Uluslar arası sularda olduğundan, ada belli bir ülkeye ait değil. (O zaman nasıl satın alıyoruz da demeyin, bu çok spesifik bir hukuk alanına giren, cevabını bilmediğim bir soru)

Adayı satın aldıktan sonra, buraya bir okul, üniversite,hastane ve gerekli bazı örgütleri kuruyoruz (polis, itfaiye filan gibi). Bahsettiğim kurumların hepsi, dünyadaki en iyi örneklerinden daha da iyi. Yönetim sistemi, kanton demokrasisi örnek alınarak tesis edilmiş; gerçek anlamda bir devlet olmadığımız için, hayali bile kurulamayacak kadar demokratik yasalarımız var.

Adada sadece 100.000 kişi yaşayacak. İstanbul kadar bir alan olduğunu atlamayın! Gecekondu, trafik, suç, hava kirliliği sorunları yok. Dünyanın en zengin 100.000 adamına mektup yazıp, adamızda yaşamalarını öneriyoruz. Hatta, gelirken işlerini de yanlarında getirmelerini!

Bu ada, aslında bir devlet değil, şirket!

İnsanlar vergi ödemiyor, sadece bizden aldıkları hizmetlerin katılım payını ödüyorlar. Bazı hizmetlerden herkes eşit oranda yararlandığından -örneğin yol-, bunun da taksitlendirilmiş ödemeleri var. Nasıl apartmanınızın bahçesine gül dikildiğinde, parasını apartman sakinleri ödüyorsa, bu da onun gibi bir sistem.

Yine devletten farklı olarak, herkesin bildiği bir kazanç yüzdeniz var. Örneğin, ben buraya 1 km yol yaparsam, km başına 100 YTL ödersiniz, ben de bundan %15 kar ederim diyorsunuz. Kimse kalkıp daha ucuza yol yapmaya çalışmayacağından, verdiğiniz fiyatlar da gerçekten serbest piyasadaki en iyi fiyat olduğundan, insanlar hayatından memnun. Adanın şirketi de, başta bu büyük yatırımı yaptığı için belli ayrıcalıklara sahip, örneğin Çinli müteahhit Long Chui gidip orada kafasına göre inşaat yapamıyor:)

Elbette böyle bir adada herkes yaşamak ister. Ancak bazı sorunlar var; hayat biraz pahalı. Ne de olsa, hiçbir altyapı ve üst yapınız yok, herşeyi sıfırdan, kısa bir sürede yapmak durumundasınız.

Size rakip adalar da çıkabilir. Nufus daha yoğundur, biraz trafik sorunu vardır, evler çok büyük değildir.

Bu şekilde 10 ada olduğunu düşünün. Zaman içinde, artık altyapı ve üstyapı giderlerinin önemli bir kısmı karşılanmış olduğundan, adada yaşamak oldukça ucuzlamış. Hatta, İsveç gibi ülkeler bir bakıyorki, insanları ülkeyi terkedip sizin adanıza yerleşiyorlar; hayat hem daha ucuz, hem daha güzel.

Elbette, İsveç bu duruma kızacak ve bir bahaneyle size saldıracaktır. Çünkü müşterisini çalmaya başladınız artık!

Peki, büyük bir ülkenin, mesela Çin’in, topraklarının yarısını bu şekilde kullanmak niyetiyle “piyasaya girdiğini” düşünün!

Hindistan’ın da, Çin’e saldıracak askeri gücü olmadığından, aynısını yaptığını farzedin.

Bu durum, sadece ABD’deki değil, tüm dünyadaki silah şirketlerinin canını sıkacak; hangi ülkenin şirketiyseler, devletin başındakileri bu yeni “şirketlere” karşı kışkırtacaklar.

Hadi daha da uçalım; ABD’nin başında son derece mert bir başkan var, suikastten filan da korkusu yok, ABD’yi de bu şekilde şirketleştirsek mi diye referandum yapıyor, 250 milyon ABD’li kabul ediyor!

Dünyanın ekonomik gücünün üçte birinden fazlasını emen silah şirketlerinin olmadığını düşünün.

Peki ya fakir insanlar, örneğin Afrika?

Yeni şirket-devletler, daha fazla müşteri için daha fazla toprağa ihtiyaç duyacaklar. Düşünün, böyle bir şirket, örneğin Etyopya’yı satın almış. Aynı “arsa payı karşılığı daire” gibi düşünün bu sistemi, bizde çok yaygındır. Etyopya’da bir anda tarım başlar, üretim başlar, iç savaşlar biter. Öyle ya, para verip yaşıyorsun, hizmet kötüyse başka şirkete geçersin, oranın şirketi batar! Bir bakıyorsunuz, artık silah işinden ekmek çıkmayacağını anlayan devler de bu piyasaya girmişler!

Star Trek gibi dizilerde, devletsiz dünya (hatta evren!) kavramı sık sık gündeme gelir; ancak oradaki sistem daha ütopiktir, insanlığın geldiği üst düzey medeniyetten dolayı, devletlere gerek kalmadığı için, bir konfederasyon kurulur, filan.

Thomas More’un Ütopya’sını tavsiye ederim; adam bu yolda kelle vermiştir. Utopya, “olmayan yer” demektir, ama gelecekte olmayacağını kimse garanti edemez.




Siz de birşey söyleyin!