Nihayet, geçen hafta sanırım, Lars Von Trier’in Epidemic’ini seyredebildim. Çok parlak bir konu, iyi oyunculuk, ama film bana temposuz geldi. Daha doğrusu, daha iyi çekilebilirdi. Açıkçası, bence tam Stanley Kubrick’in çekmesi gereken bir filmdi. En azından, bu veba salgını hakkında tekrar düşünüp yazmamı sağladı Lars Von Trier.

Aslında bu meşhur hıyarcıklı veba salgını, tarihte takıntılı olduğum konulardan biridir; zira büyük bir trajedi olduğu kadar, aynı zamanda Avrupa’yı biçimlendiren birkaç olaydan biri. Diğer favorilerim Magna Carta, Rönesans, ve elbette I ve II. Dünya savaşları (Roma başlı başına ayrı bir konu).

Hıyarcıklı veba salgını, kara ölüm, 1347′de patlıyor. (Umarım yanılmıyorumdur). 4 sene gibi kısa bir sürede, kıta Avrupa’sının üçte biri, (30 milyon gibi bir rakama denk geliyor) bu salgın yüzünden ölüyor. Salgının kaynağı aslında Moğollar; yani Avrupa değil. İleride bu konuyu AIDS’e karşı genetik bağışıklığı olan insanlara da bağlayacağım, çünkü ilginç ipuçları yakaladım. Heyecan verici şeylere ulaşabilirim; ancak şu an araştırma olanaklarım sınırlı.

Hastalık, Moğollar tarafından önce Karadeniz’e, oradan İstanbul’a taşınıyor; -o zaman Konstantinapolis tabi!-, oradanda gemilerle Avrupa’ya. (İstanbul, o zamanlar da, dünyanın en gelişmiş ve kalabalık şehirlerinden biri)

Gemilerden inen sıçanlar, hastalığı tüm Avrupa’ya yayıyor. Hastalığın hızlı ve çok yayılmasının nedenlerinden biri de, ilk ve büyük şehirlerin limanlar etrafında kurulmasından kaynaklanıyor.

Avrupa, hastalığın yayılması için ideal koşullara sahip; insanlar banyo ve hijyen nedir bilmedikleri için, vucutları zaten dirençsiz. Bunun temel nedeni, tarım alanı açmak için kesilen ormanlar. Ormanlar kesildiği için, insanların sıcak suyla banyo yapma şansları da yok. Özellikle de sert geçen kışta, insanlar hem soğukalgınlığından dolayı zayıf düşüyorlar, hem de banyo yapma şansları tamamen ortadan kalkıyor.

Gariptir ki, daha sonra kale kuşatmalarında mancınık gibi savaş aletleriyle kale duvarı arkasına vebalı cesetler, sıçanlar atmak son derece yaygın kullanıldığı halde, Avrupalılar yüzyıllar boyunca salgına neyin yol açtığını öğrenemiyorlar. Hıyarcıklı veba salgınının baş sorumlusu Yahudiler ve günahkarlar olarak görülüyor, insan avı başlıyor, hatta kimisi vebaya neden olarak kötü kokuları gösteriyor.

Veba salgını bittiğinde ise olanlar daha da ilginç. Herşeyden önce, nufüs birdenbire üçte birine düştüğü için, toprak sahipleri toprağı işleyecek köylü bulmakta zorluk çekiyor; bunun sonucu olarak ücretler çok büyük oranda tırmanıyor! Köylüler birdenbire büyük refaha kavuşuyor, daha iyi hijyen ve beslenme şartları sayesinde sağlıklı nesiller yetişiyor. Bu esnada, kilise sorgulanmaya başlıyor; zira bütün “dinibütün” çabalara rağmen, kilise hastalığı yoketmekte, hatta nedenini bile anlamakta çuvallıyor. Aslında, reform ve rönesansın fitilini ateşleyen olaylar zinciri, bu veba salgını ile başlamış oluyor.

Tarım üretimi azaldığı için, toprak sahibi aristokrat kesim artık eski gelirlerine sahip değil; dolayısıyla eski yaşam standardını sürdürmek amacıyla daha çok savaş istiyor, zira savaş, ganimet demek.

Bu arada, daha önce değersiz olan kadınlar, erkek işgücünün çok önemli bir kısmının kaybedilmiş olmasından dolayı, toplumsal ve ekonomik bir değer ifade etmeye başlıyor; bazı erkek işleri kadınlar tarafından yapılmaya başlanıyor; bunun neticesinde artık kadınlar da para sahibi olmaya başlıyor ve ister istemez belli bir saygınlık kazanıyorlar. Bunun mecburiyetten kaynaklanan bir durum olduğunu söylemek gerek; zira kadını ikinci sınıf insan olarak gören kilise, henüz gücünü ve inanılırlığını tamamen de kaybetmiş değil. Kadınların savaşlar ve olağanüstü durumlarda ekstra güç kazandıkları bir gerçek; bizim tarihimizin karanlıkta kalan sayfalarından biri olsa da, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmeden önce de, bu ülkede bir kadınlar partisi vardı! Feministler başlarını saçmasapan işlerden kaldırabilirlerse, bunları da araştırıp yazsınlar!

Maalesef, tarihte büyük gelişmeler genelde büyük insan ölümlerinden sonra gerçekleşir; çünkü medeniyeti ileri götürmek için gerekli yaşam standardına, en azından orta ve alt tabaka, ancak o zaman ulaşabilir. Toplumları üst tabakaların geliştirdiği düşünülse de, bu külliyen yalandır. En azından modern dünyada, birçok gelişme, hırslı ve giderek zenginleşen orta tabaka tarafından ortaya çıkarılmıştır. Üst tabaka gelişmeyi pek de istemez; zira bu durumda, diğer sınıflar biraz daha zenginleşeceğinden, kendi de göreceli olarak fakirleşecek ve siyasi güç kaybedecektir. (Son dönemdeki laiklik-şeriatçılık savaşının aslında asıl nedeni, bu güç dengelerinin değişiyor olması)