Bu yazı, şimdiye kadar yazdığım en uzun blog girdisi oldu. Konu çok dallı budaklı olduğu için, toparlamak konusunda ciddi sıkıntı çektim ve yazıdan hala da memnun değilim. Birçok yerde, özellikle örnekler vermek için, dipnotlar düşme gereği duydum; zira farkedeceğiniz üzere, bu not ve ekler, neredeyse yazının kendisiyle aynı uzunlukta. Uzun bir yazıdır; yazının kendisini muhtemelen kuru ve sıkıcı bulacaksınız (ben öyle buldum). Eğer çok sıkılacağınızı düşünüp okuyamayacağınıza inandıysanız, önce dipnotlardan başlamanızı öneririm. Bence şimdiye kadar yazdığım yazılar arasında, en önemli olan budur.
Aslında çok yanlış bir kelime uydurdum ama hemen ne “anlama gelmesini” istediğim anlaşılabilir. Latince’nin yalınlığı çok hoşuma gidiyor-örneğin bir kelime seçip, sonuna cracy ekleyin.
Demokrasi, “halkın gücü,iktidarı” gibi dilimize yerleşse de, bu bir yanlış çeviri.(1) Demokrasi’nin kusurlarından biri de, -temsili demokrasi gibi uygulama sakatlıklarını (2) gözardı edecek olursak- insanların karar alma süreçlerindeki rasyonellik yüzdesinin birçok durumda son derece düşük olabilmesi.(3) Aslında, kararların doğruluğu demek çok daha doğru-zira, örneğin politika sözkonusu olduğunda, o an rasyoya dayanan bir kararın uzun vadede en rasyonel seçenek olmayacağı ortaya çıkabilir.(4)
Ortaya attığım fikir şu: İnsanlar “karar verdiklerini” sanıyorlar; ama yaptıkları, inandırıcı gibi görünen bazı iddiaları yineleyip, doğru olarak kabul etmekten ibaret. Demokrasi, insanların karar alma süreci ile ilgilenmediğinden, aslında burada demokrasi’nin özüne aykırı bir durum yok. O zaman, demokrasi fikrini biraz daha temelden çürütelim: mesela, karar alanların insanlara özgü temel niteliklerinden birinden, düşünme yetisi ya da isteğinden yoksun olduğunu ileri sürelim!(5)
O zaman sorumuz şudur: Eğer koca bir ülkeyi kandırıp, X partisinin vatan haini olduğuna, Y partisinin iktidara gelmezse ülkenin istila edileceğine inandırırsanız ve insanlar Y partisine oy verirlerse, bunun adı demokrasi olur mu?
Bunu ileri sürmenin son derece antipatik olduğunu kabul ediyorum; ama çoğumuz, az ya da çok, düşünmeden kararlar alıyoruz – buna “karar almak” demek ne derece doğruysa. Filozofta yapıyor, din adamı da yapıyor, çoban da. Zira, rasyonaliteyi hayat biçimi haline getirmek, esasen zihni bir beceri değil (belli bir zeka ve bilgi düzeyinin karşılandığını varsayarsak), bir özdisiplin sorunu. Bazen de, düşünmek için zamanımız olmuyor. Örneğin, makarna alırken, düşünmek değil, iyi yemek yapan birine inanmak istersiniz. Öbür türlü, bütün makarnaları satın alıp denemeniz gerekir ki, kimsenin bu tip acılara katlanacağını sanmıyorum.
Zaman içinde inanç genelleniyor. Fikirleri genelde doğru çıkan bir arkadaşınız olduğunu, kendinizin de genelde rasyonel bir insan olduğunuzu kabul edin. Rasyonel biri, karşısındaki insanı önce dener. Örneğin, basit sorularla teste başlarsınız. Cevabını ve doğruluğunu kesin bildiğiniz birkaç test sorusundan sonra, daha ileri düzey sorular seçersiniz. Mesela, kendinizin de nasıl çalıştığını bilmediğiniz bir şeyi sorarsınız; açıklamaları dinler, eve gidince dediklerini doğruluğu şüphe götürmez bazı kaynaklardan kontrol edersiniz. Dedikleri doğru çıkarsa, ne kadar rasyonel olursanız olun, artık o insana “inanmaya” başlarsınız. Bu psikolojik bir gerçek. İnsan doğasında güçlüklerden kaçınma var.
Birsüre sonra, inandırıcılık ve ikna edicilik de birbirine karışıyor ve önceden doğru olduğuna inandığınız kaynaktan gelen bilgileri, herhangi bir süzgeçten geçirmeden kabul etme sakatlığı başlıyor. Bir dönem popüler olan “kanaat önderleri” kelimesinin sembolize ettiği gerçek tehlike de bu. Akılcılığın yerini, kanaat önderine olan inanç aldığında, artık gerçeklerden değil, sadece dogmalardan konuşabiliriz. (Her dogma da yanlış olmak zorunda değil; tehlike bunların doğruluk ya da yanlışlığının tartışılamaz hale gelmesinde)
“Modern dogma” olarak isim uydurduğum yeni ve dini olmayan dogmaların en önemli kaynaklarından birisi kuşkusuz medya.
Medyanın gücü, sadece geniş halk kitlelerine ulaşıyor olması değil. Medya, aynı zamanda asıl bilgi kaynağına ulaşmanın giderek güçleştiği günümüzde(6), bilginin kaynağı ile insanlar arasındaki en güçlü aracı kurum.Bu da aynı zamanda şöyle bir sonuç yaratıyor; medya bu kadar yaygınlaşmadan önce ancak birinci elden bilgilerle fikir yürütebileceğimiz bazı olay ya da konular, medya tarafından bize ulaşan bilgilerle, üstelik bu bilgilerin doğruluğunu teyid etme ihtiyacı bile duymadan, “gerçekmiş” gibi algılanıyor. Yani, eskiye oranla çok daha fazla “bilmeden fikir yürütme”, “kanıtlamadan inanma” tuzaklarına açığız.
Artık herkesin kabul ettiği gerçek medyanın ekonomiden sanata, siyasetten kültüre kadar her konuda belirleyici bir rolü olduğu. Medya, edilgen -anlatıcı, gösterici- rolünden çıkalı çok uzun zaman oldu; o artık değiştirici, etken bir güç.
Medyanın “gerçek” ve algılarımız, düşüncelerimiz üzerinde çok sayıda silahı var. Bir gerçeği tamamen farklı olarak aktarabilir. Gerçeği abartabilir. Gerçeği gizleyebilir. Gerçek üzerine doğru ve olası gözüken, tamamen yanlış bir yorum getirebilir.
Haber ile yorumun giderek karıştırılması, bazen birbiri yerine kullanılması çizgiyi daha da belirsiz hale getiriyor. Medya, aynı zamanda çoğu insanın yumuşak karnı olan duygulara da oynamasını çok iyi biliyor. Örneğin, Şişli’deki bir trafik kazası, hiç ölü olmadığı halde (bu haliyle verilirse haber) “yüzlerce ölü olabilir” (yorum) şeklinde verildiğinde, sizde yaratacağı etkiyi düşünün; hele hele o saatlerde Şişli’den evine dönen karınız, çocuklarınız, kocanız, anneniz, babanız ya da arkadaşınız varsa.
Bir diğer tehlike de, medyanın artık sadece bir iş kolu olarak ekonomik değer ifade etmekten çıkmış olması. Bugün bir gazetenin en düşük karı, gazete satışı. Asıl para reklamlardan, daha da kötüsü siyasi teşviklerden geliyor. (7) Bunlar görünen gelir kalemleri. Saydığım kalemler arasına moda, cep telefonu, otomotiv, hatta belki ilaç ve silah gibi daha “karanlık” sektörlerden gelen, “gayrıresmi”, açık veya kapalı birtakım ayni ve nakdi değerleri de ekleyebilirsiniz. Örneğin, endüstriyel tavukçuluk sektöründen çok sayıda reklam alan, hatta bu reklamları da şişirilmiş reklam fiyatlarıyla alan basının, kuş gribinin aslında abartılmış, saptırılmış bir paranoya olduğu hakkında haber yapmasını bekleyemezsiniz. (8)
Bugün medya, inanılırlığını büyük ölçüde enformasyon miktarının çokluğuna borçlu. Modern insan çok fazla sayıda (dez)enformasyona maruz kalıyor ve bunların hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu seçecek zaman, bilgi ve imkanlara sahip değiliz. Çoğu insan, bu bilgileri şüpheli olarak mimlemek yerine, inanmayı seçiyor.
Bir daha sandık başına gittiğinizde, pusuladaki partilere ve bunların kaçını medyada duyduğunuza, gördüğünüze dikkat edin.
Vaktiniz varsa, meclis kararları ve resmi gazeteye göz atın.
Ulaşabiliyorsanız, meclis araştırma komisyonu raporlarına bir göz gezdirin.
Ekonomik göstergeleri, tarafsız ve bilgili bir ekonomist ile tartışın.
Sonraki yazılarımda örnekler de vereceğim ama inanın karşılacağınız bilgi ve gerçekler, medyada rastladıklarınızdan çok farklı olacak.
Ülkenin gerçek sorunlarını -dünyayı da geçtim- yakın çevrenizdeki polis,asker,doktor, işadamı gibi kendi dallarında uzman kişilerle tartışın, tecrübelerine, yaşadıklarına kulak verin. Gerçek insanların yaşadığı gerçek sorunların -örneğin açlık,işsizlik, tırmanan suç oranı- gibi bilgilerin medyada nasıl, ne sıklıkta haber olduğunu, ne kadar gerçeği yansıttığını düşünün. Bu sorunların, ne kadar akılcı bir zeminde ele alındığını göz önünde bulundurun. Mümkünse farklı çevrelerde gözlemlerinizi tekrarlayın-örneğin şehirde yaşıyorsanız, bir köy kahvesine gidin.
Benim ulaştığım nokta, Türkiye’yi medyanın yönettiği gerçeği oldu.(Dünya konusuna sonra geliriz) Bir televizyon kanalı düşünün, genelkurmay başkanına “paşam darbe var mı?” diye soruyor, ertesi gün kanalın gazetesinde darbe yapılmazsa şeriat geleceği yazılıyor. Aynı gazete, bu sefer hükümete dönüp darbe söylentilerinden bahsediyor, ne yapacaklarını soruyor.
Bir başka televizyon, kuş gribi nedeniyle ancak büyük endüstriyel tavukçuların sattığı yumurta ve tavukların yenmesi gerektiğini söylüyor ve özellikle çocuk ve yaşlıların risk grubunda olduğunu vurguluyor. (Üstelik, gazetecilik hayatında son derece ciddi skandallar olan bir gazeteci, bu tesislerin sıhhiliğini tescil eden uzman havasıyla televizyonda boy gösteriyor) Çünkü kendinizin ölmesinden çok endişe duymazsınız ama kim çocuğunu ya da annesini öldürmüş olma düşüncesinin vicdan azabı ile yaşayabilir ki? Bu oyunun farkında olanların bile çoğu, “ya gerçekse” korkusu içinde “inanmanın” gereklerini yerine getiriyor.
Bu bilgiler ışığında, tamamen rasyonel kararlar aldığınızı, bu kararları alırken de kaynağından emin olduğunuz bilgileri kullandığınızı, hatta özgürce düşündüğünüzü ve duygularınıza teslim olmadığınızı iddia edebilir misiniz?
Eğer bu soruya kesin bir “evet” cevabı veremiyorsanız, hür iradeden bahsedemeyiz.(9) Kararlar sizin kararlarınız değildir, dayatmadır. Siz sadece “tasdik” mercisisinizdir. (10) Dolayısıyla bu sistem demokratik olamaz; çünkü insanlar kendi kararlarını açıkladıkları halde, bu kararlar onlara empoze edilmiş sakat, eksik, yanlış ve taraflı bilgilerin ürünüdürler. Ya da en azından, bunun böyle olabilme ihtimali vardır; çünkü çoğumuz kaynakları sorgulamayız.
Ben bu sisteme mediakrasi dedim. Bu uydurma bir kelimedir; ancak bir gün birilerinin buna benzer daha yere basan bir kelime üretip, kavram olarak ta içini çok daha güzel dolduracaklarını düşünüyorum. Bu totaliter bir sistemdir; hatta totaliter sistemlerin en amansız, korkunç ve adi olanıdır. Çünkü düşmanın tam olarak kim olduğu belli değildir. Totaliter diğer sistemler gibi, sadece somut korkularla değil -idam,işkence gibi- soyut korkularla da iliklerinize işler. Yine totaliter sistemlerde olduğunun aksine, somut bir düşman -Yahudi, zenci, vs- yoktur. Düşman, çıkar ilişkileri çok hareketli ve değişken olduğu için sürekli değişebilir. Düşman sadece bir ırk, din, millet olmak zorunda değildir. Öyleki, mediakrasi, birincil düşman olarak bilimi, aklı bile hedef alabilir.
-
Demos, ortak paydaya sahip insanlar bütünü,çoğunluk demek. Kelimeleri bile doğru anlamlarında kullanamamaktan dolayı çok sık olarak “tartışma kazaları” yaşıyoruz. Bunlardan biri de, cumhuriyet ile demokrasinin özdeş görülmesi. Örneğin, en azından teorik olarak, bize demokrasi 1945′de, çok partili seçimlerle gelmiştir. Yine benzer bir şekilde, İran Cumhuriyetinin demokratik bir yönetime sahip olduğunu iddia edemeyiz.
Kelimenin etimolojisine inersek, bir başka konuda daha “ezber bozmamız” gerekebilir; bu da popüler devlet tarihi anlayışımızdaki “ümmet-halk” ayrımı ve bundan doğan “ümmetçi topluluklarda demokrasi olamaz” anlayışıdır. Oysa en azından kelime anlamı olarak, demokrasinin olabilirliğinden ya da varlığından bahsedebilmek için üniter devlet ya da halk gibi önkoşullar yoktur. Sözgelimi, sol kulağına küpe takan müslüman erkekler de, sağ kulağına küpe taken hıristiyan erkekler de, taşıdıkları pasaporttan bağımsız olarak demokratik gruplar oluşturabilirler.
2.Temsili demokrasinin ne kadar demokrasi olduğu son derece tartışmalı. Örneğin demokratik anayasa vaadiyle gelen bir parti, çok daha faşist bir anayasa hazırlayıp yürürlüğe sokabilir; sizinse tek yapabileceğiniz bir dahaki seçimlerde oy vermemekten ibaret olacaktır. Oysaki, o parti zaten bunu hesaplamıştır ve bir daha seçilmemesinin çok da önemi yoktur. Bu durumda yeni gelen partinin anayasayı değiştirmesini ummak durumunda kalacaksınız. Aradaki periyodlar, son derece uzun. “Geç tecelli eden adalet, adalet değildir”.
-
Son seçimlerde bunu gördük; ama AKP örneğini verecek değilim. MHP, bütün seçim propagandasını Abdullah Öcalan’ı asmak fikri üzerine kurmuştu ve bu arada, PKK’yı ortadan kaldırmak konusunda fikir bile üretmemiştir. Garip ama beklenilen şey, sırf Apo’yu asma vaadinin oy getirmesi oldu. Oysa rasyonel bir seçmen, Apo’nun asılması ile değil, PKK’nın çökertilmesi ve Güneydoğu sorununun çözülmesi ile ilgilenirdi.
Geniş insan kitlelerinin yanılmasına en güzel örnek olarak, dünyanın yuvarlak olduğunun gayet deterministik biçimde ispatlanmış olmasına rağmen, neredeyse tüm dünya tarafından reddedilmiş olmasını verebiliriz. Dünya, gözle görebileceği ispatı görmek yerine, inanmayı seçmiştir.
-
Kendi tarihimizden örnek verecek olursak, Osmanlı’nın yayılmacı politikası birsüre sonra aleyhine dönmeye başlamıştır. Kuşkusuz emperyalist bir devletin yayılmacı olması beklenir, ama fethettiğiniz toprakların ekonomik getirisi, masrafların altında kaldığında Osmanlı ekonomik çöküş yaşamıştır. Örneğin, Mekke’ye harcanan para akıl almaz miktardadır ve bu toprakların hiçbir reel getirisi olmamıştır. Osmanlı, burada prestij ve gücünü göstermek amacıyla çok fazla lüks harcama yapmıştır. Bunu sadece o bölge için değil, Balkanların bir kısmı içinde söyleyebiliriz. Bu öylesine bir çılgınlık halini almıştı ki, bazı devletler açık açık “gel bizi al” mesajı vermiştir, en azından Osmanlı’nın gelişmiş bayındırlık anlayışından istifade edebilsinler.
Elbette, Mekke’nin Osmanlı toprağı olması, kısacası Osmanlı padişahının aynı zamanda halife olması, uzun bir dönem politik,dini, hatta askeri bir katkı yapmıştır; ta ki özellikle İngilizler, bölgede milli devlet fikrini pompalayana kadar. Fetih anında gayet rasyonel olan bir karar, milli devlet fikri yayılmaya başlayınca, Osmanlı’nın aleyhine gelişmiştir. Dikkat edilecek olursa, Atatürk’ün hilafeti kaldırması, kronolojik olarak oldukça geçtir; muhtemelen hilafetten yararlanabilmenin potansiyel yollarını düşünmüş, ancak gerçekten akılcı bir açılım olmadığını görünce kaldırarak akılcı bir karar alarak feshetmiştir.
5.En azından hukuk bunu yapıyor; cezai ehliyet gibi bir kavram var. Elbette, oy veren kitlelerin ne kadar düşünebildiğini, ne kadar şartlandırmalar ile karar aldığı ölçülebilir -pratik nedenlerden ötürü- ya da ölçülmesi istenen bir parametre değil. (Mevcut siyasi düzenler gerçekten bilinçli seçmen kitlelerine tahammül edebilir miydi?)
6.Bir yandan iletişim devrimi, Internet gibi kavramlarla tanışırken, bir yandan da dünya sanki kainat gibi genişliyor ve fiziksel sınırlar (ya da sınırlamalar) giderek önem kazanıyor. Modern insanın yüzyüze kalmak zorunda kaldığı bilgi miktarı inanılmaz boyutlara ulaşırken, bilginin kaynağına ulaşma olasılığı çok daha yavaş artıyor. Bunu Thomas Malthus’un nüfus-gıda kaynakları teorisine uyarlayabiliriz. Evet; iletişim imkanları artıyor ama sözgelimi ulaşım imkanları daha yavaş gelişiyor. (Paris, bu hafta sonu okuduğunuz gibi olmayabilir). Wikipedia’da çok sayıda bilimsel girdi var ama, üniversitede bu bilgiyi doğrulama şansınız, muhtemelen 19.yüzyılda olduğundan daha zor. (kalabalık okullar, akademik heyecanın giderek azalması sonucu ketumlaşan akademisyenler, akademik ünvanların elitist bir paye olarak kullanılması, vs) Basit bir soru: Televizyonda şimdiye kadar gördüğünüz trafik kazalarının yüzde kaçına “gerçek hayatta” şahit oldunuz? Eğer 1940′ların Türkiye’sinde yaşıyor olsak, bu yüzde çok daha yüksek olacaktı.
7.Hemen her devlet, sanki medya hala desteklenmeye muhtaç bir kurummuş gibi, bu sektöre büyük bağışlar, son derece düşük faizli krediler aktarmaktadır. Bunun “dile getirilen” gerekçesi, halkın bilgi alma özgürlüğünü teminat altına alma, bunu sağlayan kuruluşların bağımsız kalmalarını temin edecek ekonomik bağımsızlığı sağlamaktır. Görünürde haklı bir gerekçe olsa da, bu paralar küçük ve özgür girişimlere değil, medya kartellerine akmaktadır. Bu sayede siyasi otorite -ki bu devletin kendisi, hükümet, ya da “siyasi” bile olup olmadığını tartışabileceğimiz kurumlardan(!) herhangi biri, bir kısmı ya da tümü olabilir- toplumu istediği gibi “marine edebilmektedir”.
8.Kuş gribi konusunu ayrı bir yazıda ele alacağım; çünkü bu konu medya arsızlığı ve ahlaksızlığının, bizleri doğal felaketlere bile sürükleyecek kadar ciddi sonuçlar doğurmasının hikayesidir. Üstelik burada global bir medya dezenformasyonu vardır; sadece Türk basını ile sınırlı değildir.
9. “Hür iradesiz seçime” en güzel örnek, Kenan Evren’i cumhurbaşkanı “seçen” ve değil Cumhuriyet tarihinin, Osmanlı’nın da en anti demokratik anayasasını kabul ettiren referandumdur. Bu referandumu sorduklarım -ben o yıllarda ilkokula bile gitmiyordum- zarfların “transparan” olduğunu ve sandığın başında asker beklediğini söyler. Kısacası, çıkan %90′dan fazla evet oyunun yüzde kaçının “gönüllü” olarak verildiğini bilemeyiz ama, ben sorduğum herkesten “korkudan verdik” cevabını aldım.
10.Tarihimizdeki talihsiz ifadelerden biri de, “çok partili demokrasiye geçiş” konusudur. Çok partili demokrasi demek, aslında tek partili demokrasinin varlığını kabul etmekten gelir. Bu nasıl bir demokrasidir ki, önünüzde sadece tek bir seçenek vardır? (Seçenek çok yanlış bir kelime, karşıtlık olsun diye yazdım; zira seçim olabilmesi için, arasından seçebileceğiniz en az iki alternatif olmalı!)
Popularity: 7% [?]
Bu yazıyı beğendiyseniz, şunları da sevmeniz olasıdır: |
| No related posts |




1 yorum
Anlamıyorum zorla değil,
Ne diyorsunuz yahu Anlaşılır yazı yazmak bu kadar zormudur,
Önemli değil; saçmalamak Moda