Sokal olayı ve SCIgen”den daha önce bahsetmiştim

17 Ağustos”taki meşhur depremden sonra, ben de küçük çaplı bir Sokal olayı yaratmaya karar verdim. Amacım aslında “Bu mektubu 100 kişiye yollamazsan pipin kurur ve düşer” tarzı mektup zincirlerinin modern versiyonu olan mail zincirlerinin nelere kadir olduğunu görmekti.

O yıllardaki çok kısıtlı Internet olanaklarına rağmen, mail”ın nerelere kadar uzandığını görmek enteresandı. İster inanın,ister inanmayın o maildan sonra “hadisenin boyutlarını” daha yakından incelemek isteyen bazı akademisyenlerden mail aldım! Daha da ilginç olan,”kusura bakmayın,bu Entelektüel bir şakaydı” diye cevap yazdığım maillardan birine aldığım yanıt oldu. Cevabım “can güvenliğimi korumak istemem” olarak yorumlanmıştı!

Fazla uzatmadan tam metni yayınlıyorum:

Depremlerin Hipertransandantal Kollektif Bilinçaltı Yoğunluğu teorisiyle açıklanması

1992 yılında UCLA Deprembilimleri Enstitüsünden iki genç bilimadamı,Carl Weismüller ve Henry Albertson çok şaşırtıcı bir iddia ile ortaya çıktılar.1994 yılına kadar,yani kompleks modellemeleri matematiksel olarak formüle edilip haklı oldukları ortaya çıkana dek, kendi üniversiteleri tarafından bile şöhret arayan,hırslı ve düzenbaz iki akademisyen olarak görüldüler.Weismüller ve Albertson,sismodinamik rezonansların fay hatları üzerindeki etkilerini araştırırken çok ilginç bir gerçekle karşılaştılar:rezonatif vektörel kuvvetler tahmin edilenin aksine lineer değil;tam tersine hiperbolik bir fonksiyondu.Bunu da Alp fay kırığı üzerinde NASA”nın yeni geliştirdiği TRI (Thermodynamic Resonance Imager=Termodinamik Rezonans Görüntüleyici) aleti ile görüntüleyince şüphe kalmamıştı.Gerçeğin yıllarca keşfedilmemiş olmasında depremler ve fay hatları üzerine mevcut çok az araştırma bulunmasının dışında,o güne kadar kullanılan sismografların vektörel kuvvetleri değil,doğrusal kuvvetleri ölçmesinin büyük payı vardı.Ancak termodinamik ölçüm dinamik kuvvetlerin oluşum anından sönümlenme anına kadar tam bir kartogramının çıkarılmasına olanak sağlamıştı.İki genç akademisyen henüz yüzyılın,belkide insanlık tarihinin en büyük buluşunu yaptıklarının farkında değillerdi…

Ortaya çıkan sonuç o ana kadar ortaya atılan sismolojik teorilerin temelden yanlış olduğunu meydana çıkarıyordu.Bu buluş UCLA”ya büyük bir prestij kaybına maloldu ve iki genç akademisyen fon kısıtlamaları ileri sürülerek derhal ve apar-topar kapı dışarı edildiler.Birtakım akademik çevreler ise bu büyük hatanın ileride yolaçabileceği muhtemel facialardan son derece rahatsızdı.Basında çok az yankı bulan olay,akademik çevrelerde büyük bir sansasyon ve paniği de beraberinde getirdi.Ünlerindeki 4 ay ise 2 genç deha için hayatlarının en zor dönemi olacaktı.Nitekim,UCLA”dan kovulmalarından daha 48 saat geçmeden NSA (National Security Agency=Ulusal Güvenlik Ürgütü) tarafından gözaltına alındılar.

“Hayatımın en zor haftasıydı” diyor Albertson:”6 gün boyunca,konuyla ilgili ilgisiz onlarca insan ifademizi aldı.Oradan çıkabileceğimizi bir an bile düşünmedik.Bizi yerin altında,3 metreye 4 metre bir odada tutuyor ve her hareketimizi izliyorlardı.Üok tehditkar ve sinirli bir halleri vardı.Orada geçirdiğimiz 6 gün boyunca 10 saat bile uyuyamadık;odanın her köşesinde çok parlak ışıklar vardı ve bunları hiç söndürmüyorlardı.Bir ara Carl halüsinasyonlar görmeye başlayınca ışıkları söndürüp biraz uyumamıza izin verdiler”.

NSA 6 gün sonra Weismüller ve Albertson”u serbest bıraktı.3 ay boyunca işsiz kalan ve akademik çevrelerde hain ilan edilen ikiliye Alman hükümeti vasıtasıyla reddedemeyecekleri bir teklif geldi:Almanya”nın önde gelen şirketlerinden Siemens AG Aachen”daki sismoloji laboratuarını ve 200 milyon DM tutarındaki ayni ve nakdi araştırma bütçesini ikiliye tahsis etmeyi teklif etti.

Aslında Siemens”in ilgilendiği konu Sismoradyasyon teorisinin geliştirilebilir olup olmadığını görmek ve buna dayalı uydu sisteminin yerini alacak yeraltı haberleşme vericileri geliştirmekti.Teori 1960”lı yıllarda Norveçli fizikçi Torvald Edmundsen tarafından ortaya atılmış olmasına rağmen ilgi görmemişti,1990”ların başlarında Motorola firması Edmundsen”i bu konuda çalışmaya ikna etmiş;fakat Edmundsen şaibeli bir biçimde intihar edince proje rafa kalkmıştı.

Geçen 6 ay boyunca bütçenin yarısı bitmiş olmasına rağmen Weismüller ve Albertson hiçbir cesaret verici sonuca ulaşamamıştı.Siemens”in sabrı ve hoşgörüsü tam tükenmek üzereyken Weismüller ve Albertson Moskova Üniversitesinden bir teklif aldılar.Teklifin kaynağını öğrenince gözlerine inanamayan Albertson anlatıyor:”Aachen”daki evime üzerinde Moskova Üniversitesi anteti taşıyan bir zarf geldi.Doğal olarak bunun meslektaşlarımdan gelen sonu gelmeyen kınama mektuplarından biri olduğunu düşündüm ama yinede okumaya değer diyerek zarfı açtım.Moskova Üniversitesine gelmemiz ve teorimizle çok ilgilenen Natalia Drozdova ile görüşmemiz isteniyordu.Mektubun sonunda Natalia Drozdova”nın kim olduğunu öğrenince hem çok şaşırdım hemde çok meraklandım.Drozdova,Sosyal Psikometri kürsüsünün kurucusuydu.Kötü bir şaka olduğunu düşünüp Moskova Üniversitesine faks çektim.Hayır,şaka değildi.Ertesi gün kendimizi Moskova uçağında bulduk”

Drozdova,üstdüzey bir politbüro üyesinin tek çocuğu olduğu için dehası gözardı edilmiş,pek sevilmeyen bir profesördü.Drozdova”nın inanılmaz bir zekası vardı;4 yaşında analitik geometriyi öğrenmiş,9 yaşında ise liseyi bitirmişti.3 sene aradan sonra 12 yaşında Leningrad Üniversitesi psikoloji bölümüne 2.sınıftan başlamış 14 yaşında ise bitirip Astrofizik okumak üzere Boston”a gitmiş burada doktora tezini vermişti.23 yaşında ise profesör olmuş,sadece 2 yıl sonra Moskova Üniversitesinde Sosyal Psikometri kürsüsünü kurmuştu.Dünyanın gelmiş geçmiş en zeki insanı olarak gösteriliyordu.27 yaşındaydı ve kainatın belki de en önemli sorusunun cevabını bulmak üzereydi:İnsan beyninin sınırı nedir?

“Weismüller ve Albertson ne kadar büyük bir keşif yaptıklarının farkında değillerdi.Ancak onlar olmadan bende teorimi ispatlayamazdım.şu anda sonuca çok yakınız.İnsanlık tarihi yeniden yazılmak üzere” diyor Drozdova.Ve ekliyor:”Eğer bir Tanrı varsa;ya insanlık misyonu tamamlandığı için bizi yokedecek ya da hazineyi bulduğumuz için bizi ödüllendirecektir.Her ne olursa olsun;insanoğlu yaşadığı gezegenin ve belki ilerde kainatın efendisi olacaktır..”