Neden blogcu değilim?

02 Aralık 2007 Barış Atasoy blog, web 28 Yorum
Etiketler:

Aslında şaşırtıcı bir başlık oldu. Zira, blogcu olduğumu kabul ediyorum. Bazen de etmiyorum(!). Nasıl diyeceksiniz haklı olarak; şöyle:

Bertrand Russell, Bilim ve Din kitabındaki makaleleri blogger’dan bir hesap açıp yazsaydı, sadece blog girdisi olarak mı kalacaktı?

Pavarotti, aryalarını lucianopavarotti.wordpress.com adresinde, wav ve mp3 formatında yayınlasa, “vblogger” mı diyecektik?

Tersini de düşünelim:

Bu yazıyı, blogdan seçtiğim diğer yazılarla birlikte kitap haline getirsem, daha önemli biri mi olacaktım? (muhtemelen!), peki buradaki fikirler, fikirsel anlamda değer mi kazanacaklardı? Elbette hayır.

Demek istediğim şu: fikirlerin nerede yazdığı değil, muhteviyatı önemlidir.

Aslında bu konuda Levent uyandırdı beni. Yaptığımız işi “blog” diyerek küçümsüyorsun dedi, haklıdır. Şöyle bir Internet’i gezsem, bugün yazılmış blog girdileri arasında, para verip satın aldığımız gazetelerin köşe yazarlarının karaladığı köşe yazılarından çok daha nitelikli birsürü yazı bulabilirim. Oysa onların içi doldurulmuş bir “köşe yazarı” titri varken, bizler sadece “blogcuyuz”.

Burada bir yanlışlık var. Sözgelimi, Dali’ye, “kardeş senin resimlerin çok soyut, sana ressam değil de sözgelimi ’sessam’ desek daha uygun düşer” deseler, ama Picasso’yu “ressam” kabul etseler, bu alenen Salvador Dali’yi küçük düşürmek olurdu. Çünkü, “sessam” sıfatıyla, o artık yüzyıllardır sanat olarak kabul edilmiş bir disiplinin icracısı değildir artık.

Bence, blogculuk da böyle bir kulptur. Maalesef, Internet’te sesimizi duyurmaya çalışan kişisel yayıncılar olarak, biz de böyle bir tuzağa düşmüş bulunmaktayız.

Burada cansıkıcı olan şu: blogun bir tanımı yok. Herkesin kafasında bir tanım var. Bunlar genelde şekli tanımlar. Evet; şekli olarak bir blogcuyum, zira bir blog altyapısı kullanıyorum. Ama bu bir “günce” filan değil. “Sevgili günlük” diyerek, kız arkadaşımla nasıl kapıştığımı anlatan girdiler filan yazıyor değilim.

Genel olarak deneme yazıyorum. Birgün kalkıp şiir de, masal da, hatta opera filan da yazabilirim ve ne yazarsam yazayım, birileri isyan etmedikçe, sadece bir “blogcu” olarak kalacağım. Sizler de öyle.

Açık konuşalım; klasik medya bizi kekledi ve punduna getirdi!

Artık tavrımızı ve sıfatlarımızı daha net belirlemenin, adını koymanın vakti geldi, geçiyor, hatta geçti bile!

Ben sadece blog altyapısı kullanıyorum. Blogcu muyum bilemem; zira çok sayıda tanım var ve hepsi de muğlak, geniş kapsamlı. Umberto Eco da kitap çıkarmasa, sadece blogcu olacaktı. Dante de, Kemal Tahir’de, Asimov ya da Lem’de.

Yaptığınız işin adının bulunduğunuz ortama göre koyulmasının herhalde bir örneği daha yok! Bu biraz, tornacıda silahının pimini yaptıran polise tornacı demeye benziyor.

Kaldı ki, “yazarlık” da gayet ucu açık bir iş. “Yazar” olmak için, yazdığınız şeyin basılması mı gerek? Örneğin bu blogu alıp kitap yaparsam yazar mı olacağım? Ya da hem yazar, hem blogcu mu?

facebook
twitter
friendfeed
del.icio.us
stumbleupon
digg

28 Yorum “Neden blogcu değilim?”

  • 1 Baris Unver :

    İyi de abi blog bir altyapıysa kağıt kalemi de başka bir altyapı olarak görebiliriz. Yine konuyla ilgili olarak nasıl kötü kitap – iyi kitap ayrımı varsa kötü blog – iyi blog ayrımı da vardır, ama blog’ların çoğunlukla küçümsendiği konusunda haklısın. O da muhtemelen biz yazılarımızı yayarken pek masraf yapmıyoruz (internet faturası, elektrik faturasının bir kısmı, alan adı ve barındırma ücretleri vesaire); buna karşın kitap çıkarma olayı bazen çok masraflı olabiliyor.

    Yukarıdaki paragrafı yazarken bir şey daha aklıma geldi: Kitaplar satılıyor. Millet para verip de alıyor yani. İnsan ücretsiz edindiği malı ücretli edindiği maldan daha kalitesiz görür, doğaldır. Ayrıca ücretle aldığı ürünü, ücret ödemeden aldığı ürüne kıyasla daha çok sever, çünkü ona para vermiştir. Demem o ki biz blog’larımızı okuturken bir şekilde ziyaretçilerden para alsak (aylık abonelik vesaire), her ihtimalde direkt olarak çok seçkin yazarlar olacağız :) Ne yazarsak yazalım, üstüne bir de para aldığımız için parayı ödeyen kişiler bizleri, para ödemeden okuduğu kişilerden daha üstün görecekler. Yapsam mı aslında yav böyle bir şey…

  • 2 levent soyarslan :

    Barışın bu yazısının çıkacağını bildiğimden yazmayı beklettiğim bu megaönemli konu hakkında yazımı artık hazırlayabilirim.

    Bu yazıyı neredemi yayınlayacağım; kendi “BİREYSEL E-YAYIN ORGANIMDAN” (Böyle kulağa daha esaslı geliyor değilmi arkadaşlar. “Sütcü şükrü blogcu olmuş” gibi değil yani!!!!

    Resmen dediğin gibi tekelci basın tarafından uyutuluyoruz. Bi taraftan blogcu olarak tukaka edilirken. Şerefsizlerin çoğu yazılarını gene bloglardan araklıyorlar!! İspatı zor nedenmi? İnternet ISBN si yada benzeri bir şey yokda ondan!(Bu konuda da yazdım)

    Basın kartı olayımı! Evet internette basın organı olarak çalışan bir kurum GNU örneği gibi olsun şirket olsun basın kartı alacak -hemde allı pullu sarısından alacak- elbet bir gün ama ne gün?

    Haa amma velakin bir konu daha var. Her blog e-yayın organımıdır. bu tartışılır. Belkide bloglar blog olarak ciddi yayınlarda ciddi e-yayınlar olarak varlığını sürdürmelidir.

  • 3 levent soyarslan :

    BLOGLAR ÜSTÜ isimli bir siteden (bloglar üzerine master tezi için araştırma yapan bir siteden) şu blog yazısını buradan yayınlamak isterim.(Sanki dediğimiz tehlikeyi ispatlar gibi:)

    Neden bloglarüstü?

    Bloglarüstü tabiri beynimde çaktı ve hoşuma gitti. İçimden öyle geldi biraz kaçamak bir açıklama oluyor ama öyle..Böyle partilerüstü, uluslarüstü gibi çağrışımı var ama aslında gayet iddiasız bir oluşum. Beynimin dehlizlerinde dolaşacak olursam da sanırım bloglarla ilgili araştırma yapan ama çok da blog mevhumuyla profesyonel ilişkisi dışında kafayı bozmayacak bir blog olmasını, daha kuş bakışı bir şey olmasını istediğimden olabilir. Hakkını verebildiğim bir blog yazmak çok zor zira. Zaten bloglarla sıyrılmış bir kafaya sahibim, tepeden tepeden konuşup hiç bulaşmamak istiyor da olabilirim. Hafiften bir ğğğğğ yeter artık durumu var yanisi.Bir aşk ve sevgi yumağıdır bloglar gözümde. Yepisyeni ama bir o kadar eski ve sıkıcı bir dünya.

    Yağmur yağdı böyle oldu diyelim yani. Zamanla otursun nedeni niçini nasılı. Bir şuur akışıdır bloglarüstü. Zamanla bana kendisini anlatsın bakalım.

  • 4 levent soyarslan :

    EN ÖNEMLİ YER NERESİ BU YAZIDA???

    “Hafiften bir ğğğğğ yeter artık durumu var yanisi.Bir aşk ve sevgi yumağıdır bloglar gözümde. Yepisyeni ama bir o kadar eski ve sıkıcı bir dünya.”

    Durum bu hanımlar beyler… Ve sen Barış ve Ben bu düşünce kapsamında Blogçu yuz. Hayır ben bundan böyle sütcüyüm arkadaşlar.

    Bu alıntıların linki: http://bloglarustu.blogspot.com/

  • 5 Barış Atasoy :

    Şimdiye kadar yaptığım hiçbirşey “sevgi yumağı” şeklinde tanımlanmamıştı. Ne bileyim, astrofizikde doktora yaptıktan sonra, birinin kalkıp “Tanrıyı arama çabanızı takdirle karışılıyorum, bence siz öenmli bir din otoritesiniz” demesi gibi oldu.

  • 6 Barış Atasoy :

    @barış

    Küçümsenme nedeninin “masraf” olduğunu sanmıyorum. Daha fazla insana, daha yüksek sesle konuşanın otomatik bir inandırıcılığa kavuştuğu bir medeniyet(sizlik)de yaşıyoruz. Adamlar, parayla sahip olduğu iktidarı entellektüel alanda kullanmaya çalışıyor.

    İnsan psikolojisi hakkında %100 haklısın. Şimdi 5 milyona 5 sayfa gazete çıkarsan, “ulan 5 milyona gazete mi olur” diyene de, “ben çok üstün konulardan bahseden gazeteyim, bedelini ödemeye yanaşmayacak kadar cahilsen alma” dersen, küçük bir kitle “hırs yapıp” alacaktır. Ayda 50.0000 dolar alan bir köşe yazarı olup saçmasapan şeyler yazsan, öenmli bir kitle “vardır bir bildiği, yoksa adama o kadar parayı vermezler” der.

    Ama kalkıp blogunu paralı yapsan, birkaç kişi “yürü be, arkandayız” der; yılda da 10 dolar vermeye yanaşmaz.

  • 7 Levent soyarslan :

    Sayın Barış Ünver

    Kağıt kalem başka bir alt yapı değildir. Hepsi “yazın” dır. İster klavyeden yaz. İster kağıt kalemden. İstersende pastel boyayla duvara yaz. Hepsi “yazın” kapsamındadır. Kimisi şiir yazar-yazmaya çalışır- kimisi deneme kimisi hikaye masal kimi tez, makale…

    Bloglar sayesinde okumak ve yazmak işi özendirilmekte. Bu çok güzel ama ben ipe sapa gelmez yüzlerce şeyler blutu içinde kaybolmak istemiyorum. Ve blog formatından çıkardım sitemi. Artık blogCU değilim.

    Eski kategorileri kaldırdım ve yazın kategorileriyle değiştirdim. (Zira bu kategorinin kelime anlamıyla çelişikti)

    Giriş syfası yaptım yayınladığım yazıları listeleyen. Ve her sayfada sadece bir yazı var.

    Bu tepkim yukarıdaki zihniyete ve onun gibi düşünen diğerlerine, klasik basınadır.

    Artık benimki bir site. Bir bireysel yayıncılık sitesi. Beğenirsin beğenmessin bu böyle. Yaa o site için ben uğraşıcam yazıp bişeyler üretmek için kafa patlatıcam. Ayrıca bazı uç fikirlerimle birilerini rahatsız edecem “belkide kendimi tehlikeye atacam” ve master yaptığını söyleyen akademik camiadan biri gelip şunu diyecek:

    “Bir aşk ve sevgi yumağıdır bloglar gözümde. Yepisyeni ama bir o kadar eski ve sıkıcı bir dünya.”

    Yazmam ulan böyleyse herkeze. Siteme giriş kısıtlaması filan koyarım. Sadece kendime yazarım. Okur okur mastürbasyon yaparım…

    Varmı böyle bişey??? Olmaz tabii. Ben blogcu yada sütcü değilim arkadaş. Okuyucumu ciddiye alıp bişeyler yazıyorum ve eski yazılarıda sitemde yayınlamıyorum!! Belki yazdıklarım son derece zekasız aptal ve basit şeyler ama ciddiye alıyorum yazarken yaptığım şeyi saygı gösteriyorum okura referanslar kaynakçalar ekliyorum. (makale olsun olmasın!)

    Benim sitem sevgi ve aşk yumağı değil. Ama böyle giderse bir dehşet ve nefret sitesi haline gelecek. Zira artık eblehliklerden iyice sıkıldım ulan!

  • 8 Levent soyarslan :

    son olarak:

    “Yağmur yağdı böyle oldu diyelim yani. Zamanla otursun nedeni niçini nasılı. Bir şuur akışıdır bloglarüstü. Zamanla bana kendisini anlatsın bakalım.”

    Haa umarım küçüktende olsa size bişey anlatmıştır bu yazılanlar çizilenler umarım. Eğer hala sevgi ve aşk yumağı görünüyorsaak size ” “sadist ve mazoşistin” fıkrasını okumanızı tavsiye ederim. Zira bundan böyle o fıkradaki gibi seyreder ilişkimiz.

    Haa anladım bazı şeyleri derseniz o zaman başka tabii.

  • 9 Levent soyarslan :

    Didem hanıma ve genele:

    Akademisyen kimliğiniz olmasa bu kadar yazıp çizmezdim size. Sözlerim kişiliğinize değil asla. Ayrıca en naif veya en saçma blog bile önemlidir. (bana dediğiniz gibi buna katılıyorum) Ama bu yazılanlar bambaşka ve önemli bir başka konunun altını çizmekte. Cehaletin prim yaptığı “bunca cehalet ancak tahsil ile mümkündür!” dedirten “lümpen” bir toplumda yaşıyoruz -lafım size değil! öyle olsa bu kadar dil dökmezdim zaten.
    Özetle açıkladığım sebeplerden sizi sade vatandaş olarak göremiyorum.

    Özetle bloglarıda lümpenleştirmek tehlikelidir diyorum! Lümpen, Çetin Altan’ın bir yerde zorlamasıyla dilimize katılmış bir cümle. Tanımını ise yazmalıyım! Zira bu çok önemli

    Ulu TDK şöyle buyurmuş:
    Lümpen;
    {1. Sınıfsız. 2. isim Ayaktakımı:
    “Turist Ömer gülmeyi unutmamış, horlandıkça iyimserliği pekişmiş bir kesimin simgesidir, lümpenin çaresizliğidir.”- S. İleri.}

  • 10 Levent soyarslan :

    Cümle demişim düzeltme: kelime

  • 11 Levent soyarslan :

    Evet işte düşünce özgürlüğü budur. Burada fikirlerimi ortaya atıp birer otorite tafrası yapmadan “dış” diyalektiğe açıyoruz. Ne güzel bir şey değilmi bu!

  • 12 Onur Yalazı :

    Toplumumuzun bir kısmı, 30 – 40 yıllık ağır zorluklar yaşamış, 2 tane ihtilal görüp, silahı alıp kardeşini “gomonist oldu” ya da “faşist” diye vurarak bugüne gelmiş, ortayaş üstü insanlardan oluşuyor. Bu insanlar için internet bir ortam değil. Onlar için Internet bir oyuncak. İnternet üzerinden yayın yapan gazete/dergi vb. de sadece eğleniyor. Doğal olarak – haberleri varsa – blogcularda..

    Aynı toplum parçası için günümüz bir eli yağda – diğer eli balda, öyle canı istediği gibi yaşayan, “hayatı tanımamış” gençlerinin ahkam kestiği, karı kız avladığı bir ortam internet. Tabii bir de suç yuvası, klasik medyanın ve siyasi erkin zoruyla.. “Korkutarak, erkini kabul ettirme”. Nedense aynı paternler Türk Erki ile Amerikan erkinde görülebiliyor. Ancak bu konu ap ayrı bir yazı konusu.

    Bunun yanı sıra toplumun diğer bir kısmı için, yeni internetin gücünün farkında olan ancak bunu sosyal bir olgu olarak değil kişisel bir olgu olarak anlayan, iletişim aracı ( ister e posta yolu ile, ister irc vb sohbet araçlarıyla ) gören bu insanlar için internet üzerinden yapılan bloglar bir kendini kanıtlama mecrası. Yani sadece bir reklam panosu. Reklam verirsiniz ama başkasının reklamını izlemezsiniz. Bu yüzden de reklam panosundan öte olanlar ilgi alanları dahilinde değil. “Benim siyasetle işim olmaz boğazımın derdindeyim ama punduna getirirsem dişi kuş açmaz radardan” kısmısı bir bakıma.

    Tabii bu işi ciddiye alan, bu gücü farketmiş ama gücü tabana yayamayan insanlar için ise çok zorlu bir ölüm kalım savaşı ve yine kendini kanıtlama davası. Bu insanlar zaten bir avuç olduğu için takipçileri de yine bu bir avuç insan oluyor.

    Daha dün klavye de tuşa basmayı öğrenmiş, interneti http den ibaret (http mi o da ne?) sanan kişi bir de köşe yazarı aramaya çıkacak değil ya. Zaten bir çoğu için “çocuğum ders çalışsın diye bilgisayar aldım”dan ibaret konu. Kaçı gazete okuyor ki internette köşe yazısı da okuyacak?

    Tabii gnellemeler genellikle yanlıştır demekten de alamıyorum kendimi. Yani belki hala bir umut vardır internet medyası için. Tırmalamaya devam!

  • 13 Bloglarüstü :

    Bu tanıma göre biz blogcu mu oluyoruz ya da yaptığım iş nasıl sevgi yumağı olarak nitelendirebilir benzeri yorumları yanılmaya, yanlış anlamaya bağlıyorum. Verdiğiniz örnekler de blogtur, sizin yaptıklarınız da. Barış Ünver de blogunda gün içinde neler yaptığını yazmaktadır. Levent Bey, sütçü de blog açarsa ben bayılırım şahsen. Makale yazıyorum fakat referans vermekten acizim derse haddini de bildiririz. Ha derseniz ki, özene bezene yazdığım bir girdiyi, blog konusuna karşı beslediği ambivalans hislerini ve yabancılaşmasını komikçe yazmış bir blogcu girdisiyle aynı kefeye koyup değerlendirenlere lafım ve bunu(beni) afişe etmekse derdiniz çekinmeden yapınız. Benim blogum bir tez blogu değildir, öyle resmi bir iddiası yoktur. Benim tez yazmak gibi bir iddiam vardır, sorgulamak isteyen sorgular. Aşk, nefret ve sevgi yumağımdır bloglar benim.Üstüne çok kafa patlattığım kitaplarımın, filmlerimin, dinlediğim müziklerin de öyle olması gibi. Siz ve sizin blogunuz ya da yaptığınız iş değil Barış Bey. Bu sevgi ve nefret yumaklarımın değerinden hiçbir şey azaltmadığı gibi, çıktığı yolculuklardan başka yerlere gittiklerini de göstermez. Gösterse de bendeki yolculuğudur. Yaptığınız analojiyi bu açıdan çok anlamsız buldum. Astrofiziği kimse astral seyahatle falan karıştırmış değil.

    Resmi olarak kişisel e-yayıncılık yaptığınıza inanınız, bunu yarattığınız içerikle beraber ortaya koyunuz. Umarım bloglar gazeteceliğin sonu mu diye bir dönem feryat figan eden gazetecilere rağmen hakettiği yeri bulur. Ama bunu yaparken diğer blog yazarlarını ve blog türlerini aşağılayarak yapamazsınız. İtibar görmenin yolu bu değildir. Onlar yüzünden bu hallerdeyiz anlayışı, olayın binde birlik kesitine dürbünle bakmak kanımca.

    Gazetecilik blogları, proje yönetimi blogları, kütüphane blogları, komunite blogları, organizasyonel bloglar, bir event, ürün blogu ya da kurumsal bloglar, kişisel bloglar ve bu kategorinin altında da makale ve araştırma blogları, kişisel ilgi ve hobi blogları, kişisel gazetecelik blogları, veya günlük tarzında bloglar var. Şimdi siz hyperlink ve ters kronolojik sıra mantığıyla yazılmış, yorum dostu dinamik sitelere blog deseniz ne olur, demeseniz ne olur? Blog ne ki diyen onca kişi varken?

    Yaptığınız işe ciddiyet atfedilmesini istiyorsanız ve haklı olarak da bunun aksinin olmamasından yakınıyorsanız kelimelere haddinden fazla anlam yüklememelisiniz. O kelimeyi birilerinin beynine bence daha çok çakıp, ne çeşitleri olduğuyla, buna görmesi gereken saygıyla ilgili düzenlemeler yapılması için harekete geçmeye ve geçirmeye çalışalım.

    Kalkıp benim yaptığım şeyle ya da benim gibilerle (kendimi ehven-i şer olarak görüyorum ve memnunum halimden çünkü bana şu an böylesi keyif veriyor, yanlışlık da göremiyorum ve bu özgürlüğü destekliyorum!) sütçü, tornacı, fason çağrışımlı benzetmeleri birarada anarsanız bu yaptığınız işi sadece şu dar çerçevede yüceltirmiş gibi görünür, başka da bir naneye yaramaz. Çeşit beni özen oldukça mutlu ediyor. Kimse okumaz etmez ünlü olmadıkça dediğiniz blog yazarlarını severek okuyan, gün boyunca ne yaptıklarını kullandıkları dil sayesinde okutan insanlar artsın. Bu sizin yaptığınıza verilen değeri düşürmez. Mikro tarih güzel birşeydir, hor görmeye de gelmez.

    Barış Bey’in sıraladığı maddelerle ilgili gelişmelerin olabilmesi herkesin hayali. İnternet kullanımıyla ilgili kanunların yetersizliği ve uzmanlıktan uzak oluşu bloglara gelene kadar pek çok derdimiz olduğunu hatırlatıyor. Bunun bir sırası yok ama bloglardaki kişisel gazetecilik anlayışını en kısa sürede müstahakını bulmasını ben de temenni ediyorum. Değer, her yerde değerdir.
    (burasını da benim bloguma benzetmek gibi olmasın ama yazdım mı yazıyorum elimde değil.)

  • 14 levent soyarslan :

    Eğer bir blogcu olarak var iseniz. Diyecek bişey yok. İstediğinizi söyleyebilirsiniz. Saygı duyarım ama eğer tezimde yardımcı olun derseniz. Anket filan yollarsanız. Ozaman rica edicem okulunuzun size atadığı .edu uzantılı email üzerinden bunu yapın. İnternet düzenbaz dolu süslü püslü -terminolojiye hakim- laflar edenlerle dolu. Taktir edersiniz ki biz yardıma açığız ancak resmiyete dökünüz bu işi ve .edu lu mailinizi kullanınız.
    Açıklayınız sitenizde. Ben bu .edu lu maili görene kadar bu konudaki yorumlarınıza yanıt vermek istemiyorum. Ama fener beşiktaktaş maçı ne olacak hususunda sınırsız muhabbete açığım tabii.

  • 15 levent soyarslan :

    Alaksız olacak ama aklıma gelmişken Barış; Yaa bizim şu bilimsel, felsefi, helenistik kelimelerle cümleleri süslemek huyumuz nezamanlarda kaldı??? Orta – Lise?? Hatırlar gibiyim araya bir iki felsefi kelime kodukmu başımız göğe ererdi. Bide mümkünse cümleyi uzun tutacaksın ki dinleyen başını kıçını kaçırsın.(acaba?) Ama bu türden cümleler bazılarını etkilesede içerik hepten boş olurdu tabii.. Neydi o eski günler heyyy…heyyy:)

    Lafım kimseye değil sadece barışa ve bana alınmasın kimse…

  • 16 levent soyarslan :

    levent soyarslan dedi ki,
    12-3-2007 tarihinde, saat 18:05:27

    Bu arada eğer mümkünse yazmış olduğunuz bir makale yada tez varsa okumak isteriz. Sitenizde böyle bir şeye rastlamadım. -kusura bakmayın siz “ambivalens” deyince çağrışım yaptı ve ben daha da bir septik yaklaşır oldum. “Acaba” dedim…? Zira bazı bazı astral sehayete çıkıyor insan sizi okurken.

    demişsinizki;

    Ha derseniz ki, özene bezene yazdığım bir girdiyi{bu biziz anlaşılan}, blog konusuna karşı beslediği ambivalans hislerini ve yabancılaşmasını{bu ne şimdi cümlenin süsümü??? Şizofreniye girdik bir anda ilginç…} komikçe yazmış bir blogcu girdisiyle aynı kefeye koyup değerlendirenlere lafım {biz diyoruz bu lafı onlara. Onlar ki şizolarla bizi aynı kefeye koyanlar…okey} ve bunu(beni){Didem hanımı} afişe etmekse derdiniz çekinmeden yapınız.{Şimdi siz nereden çıtınız bir anda?? Biz ve onlar vardı. Sonra “Bunu(beni)” diyosunuz {bunu=beni}???? Neyi allah aşkına??? (Bunu) dan bir önce {bizi şizolarla aynı kefeye koyanlara olan lafımız} vardı siz bu lafmısınız??? Nedir??? Yoksa {Onlar ki şizolarla bizi aynı kefeye koyanlar…} mı (bunu=beni)… nedir allah aşkına????

    Ya güzel arkadaşım şu cümleleri süsleyip püslemek yerine allayıp pullayıp yılan hikayesine çevirmek yerine kısa, açık, net olarak nedemek istediğini yazarmısın! Türkçesi; bir tekrar rica ediyorum…

  • 17 Hasan Karaboğa :

    Hoş ve ufuk açıcı bir yazı olmuş, güzel yorumlar gelmiş. Ben yorumuma TDK’nın “yazar” tanımı ile başlamak istiyorum:
    1 . Yazma özelliği olan şey.
    2 . Bilim, edebiyat, sanat alanlarında kitap yazan veya kitap hazırlayan, bir eseri ortaya koyan ve eserin sahibi olan kimse, müellif.
    3 . Özellikle gazete ve dergilerde herhangi bir konuda yazı yazan kimse, muharrir.
    diyor, Türk Dil Kurumu’muz. Ve birleşik sözler olarak söz yazarı, köşe yazarı, komedi yazarı, oyun yazarı gibi kelimelere yer verilmiş. Kim bilir, ileride “blog yazarı” sözcüğünü de eklerler. Yani aslında fikirlerini yazarak ifade eden herkese “yazar” diyebiliriz.
    Bence sorun, yazarlığı bir meslek olarak kabul etmemizle başlıyor. Tabii ki, geçimini yazarak temin eden insanlar var; fakat hobi ya da ek iş olarak yazarlık yapan insanların yazar olmadığını söyleyemeyiz sanki?
    Sonuçta, bir kitap yazan insan, o kitabı yazmak için kimseden izin ya da sertifika almıyor. Şöyle bir soru sorayım: Ben blogumda ya da herhangi bir sitede yazarken “yazar” sayılmıyorum diyelim ki, fakat bir dergi benim sitemdeki yazıları görüp beğenerek yazarlık teklif ediyor ve orada yazmaya başlayarak “yazar” sayılıyorum. Bu durumda “yazar” sayılmamı basılı bir dergi mi sağlamış oluyor? Böyle olmaması gerek…
    Örneğin, mühendislik yapmak için bir üniversite bitirmek lazım. Fakat herhangi bir mesleğe sahip olan bir insan tecrübelerini yazıya dökerek kitap çıkarabilir.
    Bloglar, insanların fikirlerini ifade etmeleri için bir fırsat bence. Gerçek aydın insanlar bence bu durumdan korkması değil sevinç duyması gerekir. Aydın’ın amacı toplumu aydınlatmak değil midir? Ne kadar çok insan yazmaya başlamışsa, o kadar insan araştırmaya ve aydınlanmaya başlamış demektir, ki bu sevindirici bir gelişmedir bence. Bu sözüme “birçok boş blog var” şeklinde bir itiraz gelebilir. Fakat, Barış beyin de ifade ettiği gibi:
    “Şöyle bir Internet’i gezsem, bugün yazılmış blog girdileri arasında, para verip satın aldığımız gazetelerin köşe yazarlarının karaladığı köşe yazılarından çok daha nitelikli birsürü yazı bulabilirim. Oysa onların içi doldurulmuş bir “köşe yazarı” titri varken, bizler sadece “blogcuyuz”.”
    Yazar, popülerlik kaygısını en aza indirerek yazmalı bence; yani amacı popüler olmak, internetteki tabirle fazla hit almak olmamalı. Yaşadıkları devirde anlaşılamamak pahasına, üreten daha çok insana ihtiyacımız var; blog yazarı olsun başka türlü yazar olsun…
    yaşarken değerini anlayamadığımız bir aydın olan Oğuz Atay’ı da ölümünün 30. yılında anıyorum, bu vesileyle.

  • 18 Barış Atasoy :

    Sonuçta, bir kitap yazan insan, o kitabı yazmak için kimseden izin ya da sertifika almıyor. Şöyle bir soru sorayım: Ben blogumda ya da herhangi bir sitede yazarken “yazar” sayılmıyorum diyelim ki, fakat bir dergi benim sitemdeki yazıları görüp beğenerek yazarlık teklif ediyor ve orada yazmaya başlayarak “yazar” sayılıyorum. Bu durumda “yazar” sayılmamı basılı bir dergi mi sağlamış oluyor? Böyle olmaması gerek…

    Bende tam olarak bunu söylüyorum. “Basılmış fikirler”, “yazılmış fikirlerden” üstün olmamalı.

    Yazar, popülerlik kaygısını en aza indirerek yazmalı bence; yani amacı popüler olmak, internetteki tabirle fazla hit almak olmamalı. Yaşadıkları devirde anlaşılamamak pahasına, üreten daha çok insana ihtiyacımız var; blog yazarı olsun başka türlü yazar olsun…

    Haklısınız. Ama benim derdim popülerlik değil zaten. Ciddiye alınmak. İstatistiksel olarak, tüm insanlığın %2’si üstün zekalı. Bunu neden söylüyorum; çok üstün nitelikli, sadece üstün zekalı insanlara hitap eden bir iş yaptığınızda zaten popüler olmanız düşük ihtimal. İstisnalar var; Dali gibi. Bunlar bana göre gerçek sanatçılar. Öylesine muazzam eserler ortaya çıkarıyorlar ki, hemen herkesi şoka uğratabiliyorlar! Ama salt fikir üzerinden hareket edip yazıyorsanız, bunu başarma şansınız -IQ 200, yaratıcılık tepede olsa bile!- neredeyse imkansız. Demek istediğim şu; 50 yaşında, Internet ile tanışması 30 tane copy-paste bloga denk gelerek, 3 uyduruk site görerek olmuş, son derece zeki,kültürlü ve tartışmasız entellektüel birini düşünün. Elbette entellektüel dürtülerle bir değerlendirme yapmadan Internet’te bulduğu birşeyi “ikinci sınıf” ilan etmeyecektir ama, otomatik olarak Internet’i “kaynak” sıralamasında çok altlara itecektir. Yani, Internet’in maalesef kötü bir imajı var. Bir kitapçıya gittiğinizde, üçüncü sınıf romanlarla felsefe kitapları ayrı raflarda durur. Internet böyle bir tasnif yapmadığı gibi, onunla çok haşır neşir olmamış birisi için fazla karmaşık. Yeni bir dünya. Elbette, belki 50, belki 100 yıl sonra, “büyük blog romancısı, Beckett’in mirasçısı bilmemkim”, “büyük Internet filozofu X” gibi şeylerden bahsedebiliriz. Zaman kaçınılmaz olarak herşeyin dengeye gelmesini bir aşamada sağlıyor; benim istediğim bunun acısız ve hızlı olması adına bir düşünceyi tetiklemek aslında.

  • 19 Levent Soyarslan :

    Bireysel olarak en büyük sıkıntım internet üzerinden yayınlanan her hangi bir şeyin 1.Tacize açık oluşu 2. Referans teşkil edememesidir.

    Zaten her iki maddede bir biriyle bağlantılı. Yani biri çözülecek olursa diğeride çözülür. (Aslında tartışmaların çözüm noktası burada yatıyor. Blogcu blogcudur çünkü Sarı Çizmeli Mehmet Agadır. Ki bu aga fikir hırsızı, bir şarlatan da olabilir, 21. yüzyılın dehalarından biride)

    Mesela Hasan bey sadece günce babında karaladığı bir yazısında çok yenilikçi bir fikri ortaya atabilir. Ve ben onun bu fikrini referans göstermek isteyebilrim. Üstelik ofset baskı kitabımda. Yada yazdığım gazetede.(misal)

    Ama ne diyeceğim falanca linkteki blogun felanca satırında Hasan bey şöyle mi demiş diyeceğim? Nereden bileceğim Hasan bey o fikri kendi yaratmış. Belkide copy paste bir arak bu? (Sadece örnek veriyorum) Yada derleme. Ama bir isbn si filan olursa yazsının derim şu nolu yazı falanca filanca derim. Topu atarım üstümden.

    Fikri mülkiyete saygılı biri olarak bir dip not düşüp genede bu şekilde bir açıklama düşerim ama bu bir referans göstermek -resmi olarak- olmaz bu. Fikir hırsızlığı ve internet üzerinde fikri mülkiyetin korunması üzerine bir yazı yazdım:
    http://levent.pozitifpc.com/serbest-yazi/fikir-hirsizligi-ve-fikri-mulkiyetin-internet-ortaminda-korunmasi-serbest-yazi

    İncelenebilir.

    Gerçekten sanırım tüm bu tartışmalarımız çözümü böyle bir resmi tasdik mekanizmasının kurulması gibi gözüküyor. Bu yazıyı okursanız ve yorum yaparsanız çok sevinirim. Bu konuda birkaç avukata mail attım ama cevap bile gelmedi ki bunlar internet üzerinden site açmış bize yazın diyen kişilerdi.(Sarıçizmeli Avuıkat olmasın?)

    Haaa istemeyene, “sarı çizmeli” olarak kalmak istiyorum diyene lafım yok. O kendi seçimi, aynı bu şekilde bir blogcu olarak devam eder. Ama isteyene bu imkan tanınmalı.Sadece internet üzerinden yazanada “ciddiye alınan bir yazar olma” şansı verilmeli.

  • 20 Levent Soyarslan :

    Yaa arkadaşlar birer Türk olarak böyle bir oluşumu bizler başlatsak ve bir ilke imza atsak ne olur????

    Sanırım Türk olduğumuz için böyle bir organizasyon ve kooperasyon ilk duyuşta ütopik gelebeilir. -Bencede öyle- Ama ne dersiniz bir Tarihi ilk başlatabilirmiyiz?
    Bir mucize daha gerçek olabilirmi?

    Ben yeterince kişi toplanırsa İTÜ ile resmi bağlantı kurabilirim. Hasan beyde sanırın ODTÜ ile böyle bir bağlantı kurabilir. Barış beyde Marmara ile.

    Atalım bir el derim şu işe: “İNTERNET ORTAMINDA FİKRİ MÜLKİYETİN KORUNMA İŞİNE ” diyorum…

    Ve lütfen destek olmak isteyenler lsoyarslan@yahoo.com a mail atsınlar.

    Maksadım liderlik filan değil eğer arzu eden biri varsa hemen bu işin liderliğini üstlensin. Full destekle arkasındayım şahsen ben. Hasan bey? Barış bey? Onur Pay bey? Didem Hanım?

  • 21 Levent Soyarslan :

    Şimdi ikinci soru şu. Özellikle bu Hasan bey’e bir soru. Diyelim ki bu gün mühendislik alanında hazırladığım bilimsel bir makaleyi -demeyin nasıl yaptınız diyelimki richard branson um ve evimde test laboratuvarı falan var. – Sadece internetten yayınlasam ne olur. Dikkate alırmısınız? Sarı çizmeli mehmet ağ makale yazmış okumalı diyip üzerinde çalışırmısınız? Mevzu bir edebiyat eseri mevzusu olmadığından saatlerce matematiksel modelleri etüt edip notlar alırmısınız. Belki evet diyebilirsiniz ama ya bu adam bir sahtekarsa. Yada bir başka -anonim- Sokal vakası ise budurum. Vakit kaybı ve sinir bozukluğu olurdu.

    (ASLINDA AKADEMİNİN BİR ŞEKİLDE İNTERNET ORTAMINA TAŞMASINI ARZU ETTİĞİMİ BELİRTMEYE ÇALIŞIYORUM)

    Haa bana ozaman gir doktora yap diyebilirsiniz. Ama diyelimki kredi kartı borçlarımdan dolayı hapisanedeyim ne olacak şimdi?? Her neyse önce birinci sorunu çözelim sonra dallanırız.

  • 22 Levent Soyarslan :

    Eklenti: Richard Branson isem ev hapsinde olabilirim. :)

  • 23 Onur Pay :

    (uzun yazıları okumaktan hoşlanmıyorsanız sadece yorumumun ne olduğunu görmek için sondan 4. paragraftan başlayınız.)

    “Avra Kedabra”. Hani şu ilizyonistlerin söylediği söz. Her sihir gösterisine başlamadan önce söyledikleri.. Aslında zamanında Tanrı’nın ağzından çıktığına inanılan bir söz. En eski dillerden bir cümle. Anlamı ise “söylediğim gibi yaratırım!”. Ben ise Tanrı’nın söylediğine adım kadar eminim, neyse. Sihirbaz da pardon ilizyonist te hatta ve aslında yine zamanının en okkalı büyücüleri de kullanıyordu bu sözü. “Söylediğim gibi yaratırım” Müslümanlık inancındaki “OL” gibi.. Şu -zımbırtı- Secret’ta ki “sadece iste”, Belki bir başka yerde “kelebek etkisi” vs. gibi.

    Sözün çıktığı ağızdan çıkan söz önemliyse sözün çıktığı ağız da önemlidir. Otorite, bir kişi ya da grubun, öteki kişi ya da gruplar üzerindeki meşru gücüdür. Fikirsel düşüncenin anayasal boyutta serbest olduğu topraklarda söz otoritedir. Güçtür..

    Ne var iki paragrafta? “Söylediğim gibi yaratırım” “Otorite yasal güçtür.” “Türkiye’de söz sahibi olmak otorite sahibi olmaktır” (en azından kağıt üstünde)

    Ne anlatmak istedim ben? Öncelikle önemli bir söz söylenmişse, kişiyi önemli kılar ve kişi söylediği sözde söylediği gibi yarattığını ortaya koyarsa, o kişi eşyaları oradan buraya uçuran büyücü gibi söylediğini gerçek kılar.

    Eğer siz bu şekilde ben blogcu değilim dijital yayıncıyım/yazarım/şairim deyip kendinizi pazara bıraktığınızda birileri sizi fark edip, söylediklerinizi dikkate değer alıp sizi şair olarak, yazar, yayıncı olarak kabul ettikten sonra sizi adıyla sanıyla söylediğiniz kişi yapar.

    Bir sıfatın verilebilmesi için, bu sıfatı verebilecek kişi ve sıfatın verileceği nesne olması gerekir. Evrensel olarak söylediğinin doğru olabilmesi için “doğru” sıfatını bir başka kişinin önceki “yazar” sıfatını veren kişi -aslında nesne- gibi yeni kişiye sıfat olarak vermesi gerekir. Zincirleme reaksiyon gibi tüm dünya tarafından bu söz doğru olarak kabul edildiğinde bu şey “gerçek olur”. Güneş sıcaktır der herkes. Göreceli de olsa “güneş sıcaktır”. vs. vs.

    Yazının önemli olup olmadığını okuyucu belirler. Bir otorite olarak okuyucu, okuduğu kişiyi istediği gibi sıfatlandırır. Okumayan kişinin bundan haberi yoktur zaten, deneye katılamaz.

    Her birey sadece bir kişi olduğu için bireydir. Söylenenin gerçek olabilmesi için pazara girdiğinde alıcılar tarafından değerlendirilmesi gerekir. Söyleyen, söylediği, pazar, alıcı hepsi bir tane. Oylar bir adet yani. Söyleyen diyor ki “ben yazarım”. Maça 1-0 önde başladı (Barış bey cevap versin diye diyorum maça 1-0 önde diyerek, hani demiş ya akademik bir tartışma/bilgi istiyorsanız akademisyen olduğunuzu gösterin yoksa cevap alamazsınız ama futbol tartışmaya gelin kim olursanız tartışırız), neyse. O kişinin yazarlığının gerçekliği 1, gerçek olmayışlığı sıfır. Evrensel mi? Daha kimseye söylemedi kendinden başka yazar olduğunu, o zaman evreni ve pazarı 1 kişiden ibaret. 1-0 demek o kişinin yazar olduğunun gerçek olduğunu göstermek demek. Sonra bu kişi kendini bir arkadaşına yazar olarak tanıttı, kişi okudu yazar olmadığını düşündü. Durum 1-1 ama berabere çünkü 2 kişi var. Eşitliği bozmak, gerçeği aramak için 3. kişi lazım. Ona soracaklar, o da “yazar değil” diyecek. Kişi sayısı giderek artacak gerçeği ararken sunduğunuz pazardaki kişiler olacak hep gerçeği öğrenebileceğiniz. Eğer çoğunluk kabul ederse siz yazar olacaksınız. Ama hep seçtiğiniz pazarın içinde. Dünya çapında bilinen bir yazar olmak istiyorsanız yazdıklarınızın ne olduğunun tüm dünya çapında kabul edilmesi gerekecek. Ve yazdıklarınızın tüm dünyayı etkileyecek kadar önemli/kaliteli olması gerekecek.

    Sizin blogcu değil de yazar olarak kendinizi sunduğunuz pazar içerisinde, siz kabul edildiğiniz şekilde yer alırsınız. Eğer medyanın küçümsediği bloglar olarak kalmak istemiyorsanız, bugünün otoritelerinden, güç sahibi birimlerinden medyanın gücünü bastırmasanız da yani bunu istemeseniz de yani mutlak güç olmak yani otorite olmak istemeseniz de en azından başkalarının sizi yazar olarak kabul etmesini, diğer otoritenin size saygı duymasını sağlarsınız.

    Medyanın sizi yazar olarak tanıyıp saygı göstermesi için onların sahip olduğu güç gibi bir güce sahip yazılar yazınız ve kendi pazarınızı kurunuz.

    Internet’te ki yayınlara bakın. Her gün yeni çıkan aletleri yazan, yeni programları, siteleri duyuran bir siteniz var. Blog yazılımı kullanıyorsunuz. Sizi okuyanlar sizi “haber gazetesi” gibi gördüğü yerde siz bir haber yayıncısısınızdır. Başka blog yazılımını kullanan bir kişi kendi şiirlerini yazıyor, altına not düşüyor ben yazdım diye, şiir yazdım diyor, “şairim” diyor. O kişiyi şair ortaya koyduğu esere de şiir diyebilir sunduğu kişiler.

    Yanisi, yapmak istediğinizi siz ortaya koyun, olmak istediğinizi söyleyin. Yeteri kadar önemli/kaliteli/yararlı yazdığınızda saygı duymasını arzuladığınız kişilerin size söyledikleriniz konusunda saygı duymasını ya da ne yapmak istiyorsanız onu sağlarsınız.

    Avra Kedabra, söylediğiniz gibi yaratırsınız. Çünkü siz kendi yarattığınız evreninizin kendi Tanrısı olursunuz size inananları görerek. 8O

  • 24 Yeşil adam ve Blog nedir? Blogcu kimdir? üzerine... | Onur'un Kişisel Şeysi :

    [...] Ama o gölün alkışlanırlığını etkilemiyor bu. Bloglarüstü’nde başlayan tartışma, pozitif pc editör bloğunda devam ediyor. Blogcuların önemi, blogcuların aslında alkışlanacak yayıncılar olduğu. [...]

  • 25 Barış Atasoy :

    Otorite, bir kişi ya da grubun, öteki kişi ya da gruplar üzerindeki meşru gücüdür. Fikirsel düşüncenin anayasal boyutta serbest olduğu topraklarda söz otoritedir. Güçtür..

    Otoritenin meşruiyeti bu kadar kolay “ispatlanabiliyorsa” -ki burada bir ispat değil, sadece bir önerme görüyorum- o zaman Hitler’in, 2.Leopold’un, Stalin’in katliamlarını da meşru olarak kabul etmemiz gerekir. Bu çok sakat bir bakış açısı. Otorite kavramı ayrıca tartışılmalı. Ancak, otorite meşru güçtür demek, faşizme ve dogmaya giriş dersinin ilk cümlesi olabilir ancak. Kendinden sonra gelen her önermenin dogma olarak kabul edilmesi gerektiğini empoze eder.

    Söz, her zaman güç olmayabilir. Deli saçması ancak geniş kitlelere ulaşan, yine de bir etki yaratamayan sözler güç değildir. Düşüncenin anayasal serbestisinin konuyla ilgisini göremedim. Nitekim, düşünce özgürlüğünden bahsedemeyeceğimiz Hitler Almanyasında, Hitler “ari ırk” kavramını ortaya atıp, bahsettiğiniz anlamda güç olmuştur. Ama ne serbestlik vardır, ne fikri doğrudur.

    “Türkiye’de söz sahibi olmak otorite sahibi olmaktır”

    Aslında, “Türkiye ya da dünyanın önemli bir kısmında, otorite sahibi insanlara söz hakkı verilir” demek daha doğru. Bugün Türkiye ve ABD’de çok ciddi basın kartelleri var. Türkiye’de 70 milyonun üzerindeki insanın çoğunluğu, bu anormal güce sahip insanlar tarafından yönlendiriliyor. Şimdi düşününki, Bosna maçını aslında 5-0 kaybettik ama basın ve televizyon kazandığımızı söylüyor. Gerçeği sadece statta olan 40-50.000 kişi bilecektir. Bunların “gerçeği” yayma gücü son derece sınırlıdır. Medyanın diğer tehlikesi, sadece gerçeği saptırabilme gücü değil, yalana inananların “palavra” istatistiklerini de duyurarak daha çok insanı inanmaya çağırması. Sorun belki insanın yeterince şüpheci olmaması, ama sonuç olarak gerçek böyle.

    Öncelikle önemli bir söz söylenmişse, kişiyi önemli kılar ve kişi söylediği sözde söylediği gibi yarattığını ortaya koyarsa, o kişi eşyaları oradan buraya uçuran büyücü gibi söylediğini gerçek kılar.

    Gerçek kavramını metafizik örnekle açıklamanız çok hoş olmuş! (eşyaları oradan buraya uçuran büyücü gibi söylediğini gerçek kılar. ) Umarım benim “gerçeklerim” bu niteliğe sahip değildir. (Olsa yazmaz, büyü yapardım)

    Bundan sonraki yazdığınız şeyleri tekrar okuyun. Piyasa ekonomisi üzerinden, gerçeklere ulaşmaya çalışıyorsunuz. Oysa, burada temel varsayım, “bireylerin eksiksiz ve doğru bilgiye sahip olmalarıdır”. Piyasanın temel varsayımı budur; pratikte bu çalışmadığı için sistem kusursuz işleyemez. Sözgelimi, bir şey satın aldığımızda, iki dükkan ötede fiyatını sorup kazıklandığımızı anladığımız çok olmuştur. Üstelik, hareket noktanız “fiyat” gibi somut bir gerçek değil; işin içine toplumun sağduyusu, zeka ve kültür seviyesi gibi niteliksel değerleri son derece tartışmalı, soyut kavramlar giriyor.

    Benim tartıştığım şey, önemli bir söz söyleyip söylemediğim değil. Benim anlatmak istediğim şey, “kişisel yayıncılığın piyasa şartlarına sahip olamadığı, tekelciler tarafından bastırıldığı”. Bu bir önermedir; böyle olup olmadığı tartışılır.

    Düşüncelerin gücüne çok fazla önem atfediyorsunuz. Buna inanabilmeyi bende çok isterdim. Ama tarih bunun böyle olmadığını göstermiştir. Ortaçağ ile rönesans arasında geçen yüzyıllara bakın. İnsanların gerçeği anlaması, ya da sistem içinde bir güç teşkil edebilecek bir kitlenin oluşması yüzyıllar sürdü. Zaten “yalancının gücü”, foyasının ortaya çıkmamasından değil, bunun çok uzun zaman almasından gelir!

    “Dünya düz değildir” gerçeğinin kabulu (toplumsal olarak; bilimsel altyapısı olanların önemli bir kısmı zaten idrak etti gerçeği ama toplumu değiştirmeye muktedir değillerdi) “aa hakkaten değilmiş!” diye laf ağızdan çıktığında olmadı. Hatta, Galile bir güç değil, bir tehditti. Galile gibi adamların çoğalması, dogmaların yıkılması için çalışan sınıfı bir güç haline getirebilmiştir. Benim iddialarımın doğruluğu belki 50 sene sonra anlaşılır; o zaman ölü ama önemli biri olurum (ki bence bu bana önem vermek için yeterli değildir; sizin önermenizden yola çıkarak önemli diyorum).

    Sorun şu: zaman mefhumunu ortadan kaldırarak bir iddia ortaya atıyorsunuz. Mesela diyorumki “bütün dünya gelecekte tek devlet olacak”. Burada bir süreç var; belirsiz ama gelecekte bir zaman var. Bu şuna benzer; “hani, tek devlet olacak dedin hala olmadı!”. (İspatlanamayan her iddia yanlıştır yanılgısı)

    Ha, bu birgün olursa, “önemli adammış, bilmiş!” mi diyeceksiniz? Bu sadece bir tahmin de olabilir! (Gerekçeleri, hatta aşamaları somut olarak ortaya koyamıyorsam, bunun sadece tahmin olduğundan şüphe edebiliriz!) Oysa, gerekçe ve olası süreçleri ortaya koyarak bunu ortaya atmak bile, belli derecede bir Entelektüel faaliyettir ve o insana çok az ya da çok fazla bir “önem atfedilmesi” için nedendir. Çünkü fikrini rasyonalize ederek bir teori ortaya atmıştır. Bu aşamadan sonra, teorisinin gerçeğe dönüşmemesi bile mazur görülebilir; atıyorum uzaylı istilası olmuştur da tüm dünyanın sistemi alt üst olmuştur. “Mücbir sebeptir”; kimse bunu öngöremez.

    Eğer siz bu şekilde ben blogcu değilim dijital yayıncıyım/yazarım/şairim deyip kendinizi pazara bıraktığınızda birileri sizi fark edip, söylediklerinizi dikkate değer alıp sizi şair olarak, yazar, yayıncı olarak kabul ettikten sonra sizi adıyla sanıyla söylediğiniz kişi yapar.

    Bakın zaten tartışmanın çıkış noktası burasıdır; Internet ortamı bahsettiğiniz pazar değildir! (İlerideki açıklamalarınıza istinaden, “pazarın” klasik medya olduğunu kabul ediyorum)

    Çünkü sanat ya da bilim hakkında karar veren otoriteler Internette mevcut değildir. Örneğin, Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin en iyi blog hikayecisini seçtiğini gördünüz mü? Yok. Gerçekten yok. Örneğin burada şiir yazıp şair olduğumun gayri resmi olarak tescillenmesi için, onu kitap olarak basmalıyım. O zaman, bir edebiyat dergisi “Barış Atasoy’un şiir kitabı…” diye benden bahseder ve birilerinde “evet, iyi kötü bu adam şairdir” fikri oluşur. Ha, o kitapla bir de saygın bir ödül alırsam, o zaman şairliğim tescillenmiş olur.

    “Birilerinin fark etmesi” çoğu zaman son derece zayıf ihtimal. Çoğu sanatçı, yazar, fikir adamı öldükten yüzyıllarca sonra farkedildi. “Ama farkedildi” diyebilirsiniz; olabilir, ben de zaten bu zamanı kısaltmak gerektiği için bu konuları tartışmaya açıyorum. Bakın çok karanlık bir dönemden geçiyoruz. Şu an Noam Chomsky gibi adamlar bütün enerjilerini medyanın çirkin yüzünü ortaya çıkarmaya harcıyorlar. Birileri biliyor Chomsky’yi; ama Chomsky ancak bestseller olursa birşeylerin değişme ihtimali belirmeye başlar! Bana göre Chomsky farkedilmemiştir.

    Kişisel yayıncılık, medya kartellerinin rakibidir, alternatifi değildir; çünkü kendi içinde evrim geçirip -en azından bir kısmı- Interneti kullanarak kitlesel yayıncılığa dönecektir. (ki örnekleri mevcut) Ama siz, birine “yazar” payesi verebilen dev kartellerin, kendine rakip bir ekosistemi “tanıyabileceğini” söylüyorsunuz. Piyasa şartlarından ve basit mantıktan hareketle, bu imkansız. Bugün herhangi bir günlük gazete, “X sitesi benim kalitemde bir Internet gazetesidir” dese, müşteri kaybeder. Herhangi bir yazar, “blogcu Ahmet’in hikayelerini beğenerek okuyorum” dese, telif ve kağıt-baskı parası ödeyerek o yazarın kitaplarını alan kitleyi böler.

    Klasik medyanın Internet’i rakip olarak görmesi “bir his” filan değil. Fox, YouTube’u almak için milyar dolarları gözden çıkardı ama başaramadı. Bugün bazı gazeteler, İstanbul’un en pahalı yerlerinden kendi web sitelerinin reklamını yapıyor! Bunun açılımı şudur; “cephe Internet’e doğru genişlemeye başladı; orada da güçlenmeliyim”.

    Bugün klasik medya anlayışı, kişisel yayıncılığı “tanırsa”, kendi yokolma sürecini hızlandırır. Bakın bilgisayar dergileri neredeyse yokolmuştur. Neden ilk bilgisayar dergilerini vurduğu açık; akademik ya da otoriteye dayanan “tanınma” kriterine sahip değiller. Aylık çıkan dergilerden daha hızlı hareket ediyorlar. İçerik çok daha fazla; çünkü bilgisayar konusunda içerik üretmek kolay ve ucuz. (oysa moda dergisi olsa, yayıncı Louis Vuitton ile anlaşıp fotografçıya-mankene para ödemek zorunda!)

    Ama günün birinde internetteki moda dergilerinin Harpers Bazaar’ı filan silmeye başladığını okumaya başlayacağız; ya da Harpers Bazaar Internet’te rekabetini sürdürecek.

    Bir sıfatın verilebilmesi için, bu sıfatı verebilecek kişi ve sıfatın verileceği nesne olması gerekir. Evrensel olarak söylediğinin doğru olabilmesi için “doğru” sıfatını bir başka kişinin önceki “yazar” sıfatını veren kişi -aslında nesne- gibi yeni kişiye sıfat olarak vermesi gerekir. Zincirleme reaksiyon gibi tüm dünya tarafından bu söz doğru olarak kabul edildiğinde bu şey “gerçek olur”. Güneş sıcaktır der herkes. Göreceli de olsa “güneş sıcaktır”. vs. vs.

    Dünyanın düz olabilmesi için kaç kişinin “dünya düzdür” demesi gerekiyor? Çünkü bu söylediğiniz o kapıya çıkar. Başka bir örnek vereyim; yazar olduğu kabul edilip kitabı basılan, The Secret isimli palavranın “yazarı” Rhonda Bryne, çok daha az satan Dostoyevki’den daha mı büyük yazardır?

    Güneşin sıcak olduğunu ispatlamak için birilerinin bunu söylemesi gereksiz; doğal bir nükleer reaktörden bahsediyoruz!

    Yazının önemli olup olmadığını okuyucu belirler. Bir otorite olarak okuyucu, okuduğu kişiyi istediği gibi sıfatlandırır. Okumayan kişinin bundan haberi yoktur zaten, deneye katılamaz.

    Okuyucu, kendisi için neyin önemli olduğunu belirleyebilir sadece. Seçmekle önemine karar vermek farklı şeyler. Süperiletkenlik konulu bir ders kitabı elbette toplumun çoğu gözünde önemsizdir (bilime “inanlar”); daha küçük bir kitle içinde “değersizdir”. (Bilimi inkar eden azımsanamayacak sayıda şaşkın var).

    Her birey sadece bir kişi olduğu için bireydir. Söylenenin gerçek olabilmesi için pazara girdiğinde alıcılar tarafından değerlendirilmesi gerekir.

    Bu çok tehlikeli bir laf! Yani “gerçek” yoktur; ta ki birisi onun gerçek olduğuna “inanana” kadar!
    Ben elmayı yere attığım anda, yerçekimi gerçektir. Bunu “baksana, yerçekimi var” şeklinde söylemem, onu gerçek yapmaz. O zaten gerçektir. Söylenmeyen gerçek, gerçek değil midir?

    (Barış bey cevap versin diye diyorum maça 1-0 önde diyerek, hani demiş ya akademik bir tartışma/bilgi istiyorsanız akademisyen olduğunuzu gösterin yoksa cevap alamazsınız ama futbol tartışmaya gelin kim olursanız tartışırız)

    Nerde söylemişim?

    Evrensel mi? Daha kimseye söylemedi kendinden başka yazar olduğunu, o zaman evreni ve pazarı 1 kişiden ibaret.

    Evrensel yanlış anlaşılmalara yol açabilecek bir kelime, ama demek istediğinizi sanırım anladım. Galiba “diğer herkesi” kastettiniz. Dediğiniz gibi, evrensel olup olmadığıma ben karar veremem. Siz de veremezsiniz. Bunun yargıcı zaman ve medya üzerine çalışan akademisyenler, sosyologlar, hatta antropologlar olacaktır. Ben sadece yazar olduğumu ileri sürdüm. Bunu da şuna dayanarak yaptım; yazarın tanımı muğlaktır. Milliyetteki köşe yazarı yazar olduğunu iddia ederse, bende edebilirim. “Aynı zamanda antropologum” diyemezdim; çünkü bu alanda bir akademik ünvanım yok. (Bilimsel bazı gerçeklere ulaşırsam, bunları mantık, matematik gibi araçlarla ortaya koyarsam, belki gerçek antropologlar zaman içinde “evet, bu adam fahri antropolog, okumamış bir bilim adamı” diyebilirler. Da Vinci’ye bilim adamı değildir demek gaflet olur; ama yaptığı işleri çizmiş, matematiksel olarak ispatlamış, hatta hayata geçirmiştir.)

    Yazar olmak için belli evrensel kriterler ya da geçilmesi gereken sınavlar yok. Karşılaştırmalı olarak akıl yürüttüm. Mesela gittiği gece kulübünü pazar ekinde tanıtan kız yazarsa, ben de yazar olmalıyım mantıken. (Çünkü yazıyorum işte!). Yazar olmak, basılı bir şeylerin olması ise, printerdan bastırırım yazdığımı, yine yazar olurum. İlla kitap ya da gazete diyorsanız o da zor değil; parayla kitabınızı basan yerler var. Minimum 1000 basıyorlar; 3000-5000 dolar harcamak lazım.

    Eğer çoğunluk kabul ederse siz yazar olacaksınız. Ama hep seçtiğiniz pazarın içinde. Dünya çapında bilinen bir yazar olmak istiyorsanız yazdıklarınızın ne olduğunun tüm dünya çapında kabul edilmesi gerekecek. Ve yazdıklarınızın tüm dünyayı etkileyecek kadar önemli/kaliteli olması gerekecek.

    Ben yazarım dedim; dünya çapında önemli bir yazarım demedim.

    Kalite konusuna The Secret gibi örneklerden dolayı katılamıyorum. “Oy çokluğu” prensibine de.

    Eğer medyanın küçümsediği bloglar olarak kalmak istemiyorsanız, bugünün otoritelerinden, güç sahibi birimlerinden medyanın gücünü bastırmasanız da yani bunu istemeseniz de yani mutlak güç olmak yani otorite olmak istemeseniz de en azından başkalarının sizi yazar olarak kabul etmesini, diğer otoritenin size saygı duymasını sağlarsınız.

    Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir zaman, iki karşıt grup birbirinden icazet almamıştır. Bu, kraldan destek alarak monarşiyi yıkmaya benzer. Başkalarının beni yazar olarak kabul edip etmemesi bir süreç ve tanınırlık meselesi. Artı, ben kendi fikirlerini yazan herkesin yazar olduğunu söylüyorum. “Şu kalitede yazan, bu kadar okunan yazardır” gibi Bir şey ileri sürmedim. Benim dediğim şu: medyada giydiği donu yazan birisi yazar olarak anılıyorsa, internette yazan biri de yazar sıfatını kazanabilmeli. Çünkü, “blogcu”, daha az okunan bir yerin, daha niteliksiz adamı gibi kabul görüyor toplumda. Sıfatları, daha prensipli kullanmaktan yanayım. Şunu diyebilirsiniz: “ben kişisel yayıncılık yapan, blog formatında yazan bir yazarım”. Çünkü gerçek şu ki, blogun sadece şekli özelliği üzerinde anlaşabiliriz (ters kronolojik sıralama, blogroll vs). Bu tanım, genelleşip, muğlaklaşıp sanki “içeriğide kapsarmışcasına” bir hava yaratılırsa, evet, “blogcu” olarak kalitesiz, ikinci sınıf oluruz. Ki şu anki manzara budur.

    Bugün ciddi ciddi çok kaliteli “bloglar” var. Bu adamlara “blogcu” demek saygısızlık olur. (Bunu insanların blog hakkındaki genel görüşlerine dayanarak söylüyorum) Çok satan bir gazetede don tercihi üzerine yazı yazan birine “yazar” deyip berikine “blogcu” derseniz, bu ayıptır. (Tırnak içinde kullanıyorum)

    Medyanın sizi yazar olarak tanıyıp saygı göstermesi için onların sahip olduğu güç gibi bir güce sahip yazılar yazınız ve kendi pazarınızı kurunuz.

    Sizin önerdiğiniz şeyin adı “konformizm”.

    Bugün sadece medya genelinin %95′inin aksini söylediğim, deşifre ettiğim için beni okuyan insanlar var; ben bu insanlara saygısızlık edemem, bu bir.

    İkincisi, döneklik karakterimde olan bir şey değil.

    Bahsettiğiniz, “blog camiasını” bir güç haline getirmek ise, blogcuların önce bu özgüvene sahip olup, “evet, ben yazarım ve bu yolda ekonomik, sosyal ve hukuki zorlukları göz önüne alarak mücadele edeceğim” demesi gerekir. Bakın kişisel, bağımsız yayıncılıktan bahsediyorum ben. Eğer bu camiayı etkileyecek bir maddi gücüm olursa, o zaman bu bir özgür ortam olamaz. Kişisel olamaz. Ben bir pazar kurarsam, blog yazarı artık kişisel yayıncı değil, benim çalışanım olur. Bu ancak consensus ile sağlanabilecek birşeydir ve Internetin doğasında da bu vardır. Wikipedia’yı düşünün; anormal büyük bir sistem ve teklifsiz, kanunsuz, hiyerarşisiz kendi içinde organize olabiliyor. Elbette, kaosu önlemeye yönelik basit kurallar var ama dikkatli bakarsanız Wikipedia temelde bir devlet kadar karmaşık yapıda.

    Medyanın gücü, siyasi ve ekonomik gücünden ve akla değil, paranoyaya oynamaktan geliyor.

    Kendimi kişisel yayıncılık konusunda çok başarılı buluyorum. Bunu öğünmek için söylemiyorum; çünkü gerçekten ciddiye alıp aşırı emek harcıyorum. Başarılıyım diyorum, çünkü hedef kitleme ulaştığımı görüyorum. Bu insanlarla az çok etkileşim içindeyim, ki amacım da buydu. Bugün çok çok daha fazla hit alan, tamamen “benden” soyut bir site açabilirim. Yapmıyor olmamın iki nedeni var; amacım herkese değil benim gibi düşünen insanlara ulaşmak. Ayrıca, bu işi ticari bir iş olarak görmüyorum. Adsense gelirim domain ve hostingi finanse ediyor. Arada keyifle yazmak için daha büyük monitör alacak kadar para da kalabiliyor. Para gelmesi çok güzel, çünkü bir çabanın en azından kendini finanse edebilmesi hoş bir duygu. Bana bunu daha disiplinli yapma motivasyonu da sağlıyor. Öte yandan, bunu iş olarak yapacak insanların çok para kazanmasını da isterim. Bu iş kazançlı olsun ki, atıyorum biri çıkıp bilim dergisi yapabilsin Internet üzerinde. Bu pahalı ve benim yaptığımdan çok daha meşakkatli bir iştir. Aynı zamanda, çok daha değerlidir. Bu insan, yorgun argın işinden gelip, bir de bunlarla uğraşmak zorunda kalmamalıdır; işi bu olmalıdır.

    Internet’te ki yayınlara bakın. Her gün yeni çıkan aletleri yazan, yeni programları, siteleri duyuran bir siteniz var.

    Evet var. Zamanında dergide çok sayıda programcılık makalesi de yayınlandı. Birçok dergi, eski işelmciler reklamverenlerin elinde patlamasın diye “şimdi işlemci almanın tam zamanı” derken, biz “sakın almayın, büyük indirim geliyor” diye haber de yaptık aynı ay içinde. Bilgisayarı efektif kullanıp donanıma para gömmeyin diye sayısız yazı yazdım. Dergiyi Linux üzerinde, Scribus gibi, Inkscape gibi özgür yazılımlarla hazırladık. Şimdi bizden sonra gelenler, Scribus kullanıyor, ben de bundan dolayı gururlanıyorum. Küçük de olsa bir kıvılcım çakmışım, ne mutlu bana. Üşenmedim, bir de üstüne Scribus’u Türkçeleştirdim. Oturdum daha yokken Windows kurulum paketi hazırladım. Alternatif özgür yazılım kullanımı için gerçekten işe yarar yollar gösterdik. Scribus yazıları, videoları vardı mesela. GIMP, NVU videoları koyduk. O yüzden, Pozitif PC’yi “piyasa yapan” bir yayın olarak göstermeniz haksızlık olur. Arada dediklerinizi de yaptık. Bu “davaya ihanet” filan değildir.

    Sağda solda GNU/Linux hakkında soru soranlar terslenirken, kalkıp “bu işler kolaydır, kimse çok akıllı geçinmesin” dedik. Dağıtım geliştirme konusunda bile makale yazdım, öğünmek yerine “kolay, kendinize güvenin” dedim. Daha ne yapayım bilemiyorum!

    Sizi okuyanlar sizi “haber gazetesi” gibi gördüğü yerde siz bir haber yayıncısısınızdır.

    Umarım öyle görmezler. Ben “haber ajansı” değilim. Reuters filan o işi hakkıyla yapıyor. Ben sadece fikirlerimi yazıyorum; açıkçası kimin beni ne klasmana soktuğuyla alakalı değilim. Gazete hiç değilim.

    Yanisi, yapmak istediğinizi siz ortaya koyun, olmak istediğinizi söyleyin. Yeteri kadar önemli/kaliteli/yararlı yazdığınızda saygı duymasını arzuladığınız kişilerin size söyledikleriniz konusunda saygı duymasını ya da ne yapmak istiyorsanız onu sağlarsınız.

    İnsanlar kendi yaptıkları işe saygı duysunlar. Bunu yaparkende, kendilerini olmadıkları yerde görmesinler. Yaptığı işe saygı duymakla kendini beğenmişlik tamamen farklı şeyler. Ben blogcu değilim diyerek, aslında yazarlığı ciddiye alan insanlara “siz de kendinize “blogcu” deyip, değerinizi düşürmeyin” düşüncesini aşılamak istiyorum.

    Çünkü siz kendi yarattığınız evreninizin kendi Tanrısı olursunuz size inananları görerek.

    Bir şaşkınlık ifadesi koymuşsunuz, hak veriyorum. Daha önce dediğiniz gibi; insan “beni şu kadar kişi okuyor, o zaman çok önemliyim” şaşkınlığına düşerse, gerçekten kopar. Aynı şekilde “beni bu kadar az insan okuyor öyleyse fikirlerim değersiz” diye düşünürse, yine gerçekten kopar. Önemli olan etkileşimdir. Örneğin, “Mein Kampf” ın neden çok sattığını yanlış değerlendirmek kolaydır. Belki insanlar “ne yazmış bu köpek acaba” diye sinirle okuyor kitabı; beğenerek ya da benimseyerek değil. Salt merakta olabilir.

    “İnancın” olduğu yerde kaçınılmaz olarak Tanrı ya da peygamber olacaktır.

    Lütfen kimse bana “inanmasın”. Ben peygamber değilim. Yazdıklarım vahiy değil, şahsi fikirlerim. Arasıra bilimsel gerçekleri de hatırlatmak, paylaşmak babında aktarıyorum. Okuyucularımda “inanmıyor”, belki daha önce düşünme fırsatı bulamadığı, kaçırdığı şeyleri, bilmediklerini “idrak ediyor”. Beni okuyan insanlara, “inanıyorlar” diyerek en büyük hakareti etmiş olurum!

  • 26 levent soyarslan :

    Elimden geldiğince kısa bir cevap yazmak istiyorum sayın Onur Pay’a.

    Barış bey’in yazısındaki fikirleri savunduğumdan yorumunuzu banada yaptığınızı kabul ediyorum. Diyeceğim şu; kısmende olsa “Argumentum ad populum” sezdim yorumunuzda. Ama asıl kötü olan tartıştığımız gerçek mevzudan şaşıp Barış Bey e kişisel bir eleştiri yazmanız olmuş. Kişileri değil fikirleri tartışmak üzere sizi davet etmiştik buraya. Şu an bir forum haline dönüşen bu sayfada lütfen bundan böyle sadece fikirleri tartışalım. Kişileri değil!

    Saygılarımla.

  • 27 Onur Pay :

    Sanırım kullandığım özneler yanlış anlaşılmış. Bahsettiklerimde kişiye yönelik bir yorum söz konusu değildi. Verdiğim örneklerde sadece genelleme yapmak istemiştim. Ama “siz” derken sanırım Barış Bey’i kastettiğim zannedildi. Verdiğim örnekteki haber sitesi de pozitif pc yayınıyla örtüştüğü için böyle bir yanlış anlaşılmaya mahal vermiş. Ama yorumum tamamen şu yöndeydi “Fikirlerin muhteviyatı”nın yanı sıra fikirleri ortaya koyan kişinin ne ortaya koyduğunu belirtip o yolda devam etmesi ve çevresindeki okuyucu/izleyicinin kabullendiği kadar ortaya koyduğu şeyi yapmış olacağını söylemek istedim. Yani etrafınızda ki kişileri çevre gibi evren gibi nitelendirdim. O yayına ulaşan kişi kadar bir çevrede edinilmek istenen sıfatı edinebilineceğini söyledim. Kısacası blogcu ya da yayıncı söylediğini yapsın ve söylediği şey olsun gibi anlam vermek istedim. Kişilere herhangi bir tepki göstermedim. Daha önce küçük bir sürtüşme yaşadığımız için böyle düşünmüş olabilirsiniz ama verdiklerim sadece örnekti. Size ait olan siteler ya da sizin ürettikleriniz değil. Dediğim gibi özneyi yanlış kullanmamdan kaynaklı olarak hatanın bende olduğunu kabul ediyorum. Ayrıca size karşı sahip olduğum ön yargıdan sıyrılıp iletişim kurmaya çalıştığımı ve bu yüzden saldırgan veya savunmacı bir tavrım olmadığını bilmenizi isterim. Sadece konuyla ilgili bir önermede bulunmuştum. Barış Bey de gerekli cevapları vermiş. Teşekkürler. Başka yorum yapmak istemiyorum. Yorumlarımda ifade sorunum olduğunu farkettim. 8O

  • 28 Barış Atasoy :

    Arasıra yanlış anlaşılmaların olmasını doğal karşılıyorum ve bu yüzden kimseye diş bilemiyorum. Bir tarışmanın daha medeni bir şekilde sonuçlanmış olması beni mutlu etti ve halk olarak doğru dürüst tartışmaya başlayabileceğimiz konusundaki inancımı artırdı. Şunu çok samimi söylediğime inanın; aklın,mantığın, insanlığın ipten kazıktan kurtulduğu böyle bir dönemde o kadar ciddi bir sıkıntı ve endişe duyuyorumki, öncelikli derdim benim endişelerimi taşıyan insanlara ulaşmak, tartışmak, kendi yapabildiğimce bir hareket oluşturmaktır. Kesinlikle ego tatmini gibi bir hastalık içinde değilim. Zaman zaman ciddi hatalar da yaptım ve blogu tararsanız bunları dürüstçe itiraf ettiğimi göreceksiniz. Bunları da sizin şahsınıza yönelik değil, genel olarak söylüyorum. Umarım bu bağlar zaman içinde artarak daha da kuvvetlenir.

Yorum Yaz