Aslında şaşırtıcı bir başlık oldu. Zira, blogcu olduğumu kabul ediyorum. Bazen de etmiyorum(!). Nasıl diyeceksiniz haklı olarak; şöyle:

Bertrand Russell, Bilim ve Din kitabındaki makaleleri blogger’dan bir hesap açıp yazsaydı, sadece blog girdisi olarak mı kalacaktı?

Pavarotti, aryalarını lucianopavarotti.wordpress.com adresinde, wav ve mp3 formatında yayınlasa, “vblogger” mı diyecektik?

Tersini de düşünelim:

Bu yazıyı, blogdan seçtiğim diğer yazılarla birlikte kitap haline getirsem, daha önemli biri mi olacaktım? (muhtemelen!), peki buradaki fikirler, fikirsel anlamda değer mi kazanacaklardı? Elbette hayır.

Demek istediğim şu: fikirlerin nerede yazdığı değil, muhteviyatı önemlidir.

Aslında bu konuda Levent uyandırdı beni. Yaptığımız işi “blog” diyerek küçümsüyorsun dedi, haklıdır. Şöyle bir Internet’i gezsem, bugün yazılmış blog girdileri arasında, para verip satın aldığımız gazetelerin köşe yazarlarının karaladığı köşe yazılarından çok daha nitelikli birsürü yazı bulabilirim. Oysa onların içi doldurulmuş bir “köşe yazarı” titri varken, bizler sadece “blogcuyuz”.

Burada bir yanlışlık var. Sözgelimi, Dali’ye, “kardeş senin resimlerin çok soyut, sana ressam değil de sözgelimi ’sessam’ desek daha uygun düşer” deseler, ama Picasso’yu “ressam” kabul etseler, bu alenen Salvador Dali’yi küçük düşürmek olurdu. Çünkü, “sessam” sıfatıyla, o artık yüzyıllardır sanat olarak kabul edilmiş bir disiplinin icracısı değildir artık.

Bence, blogculuk da böyle bir kulptur. Maalesef, Internet’te sesimizi duyurmaya çalışan kişisel yayıncılar olarak, biz de böyle bir tuzağa düşmüş bulunmaktayız.

Burada cansıkıcı olan şu: blogun bir tanımı yok. Herkesin kafasında bir tanım var. Bunlar genelde şekli tanımlar. Evet; şekli olarak bir blogcuyum, zira bir blog altyapısı kullanıyorum. Ama bu bir “günce” filan değil. “Sevgili günlük” diyerek, kız arkadaşımla nasıl kapıştığımı anlatan girdiler filan yazıyor değilim.

Genel olarak deneme yazıyorum. Birgün kalkıp şiir de, masal da, hatta opera filan da yazabilirim ve ne yazarsam yazayım, birileri isyan etmedikçe, sadece bir “blogcu” olarak kalacağım. Sizler de öyle.

Açık konuşalım; klasik medya bizi kekledi ve punduna getirdi!

Artık tavrımızı ve sıfatlarımızı daha net belirlemenin, adını koymanın vakti geldi, geçiyor, hatta geçti bile!

Ben sadece blog altyapısı kullanıyorum. Blogcu muyum bilemem; zira çok sayıda tanım var ve hepsi de muğlak, geniş kapsamlı. Umberto Eco da kitap çıkarmasa, sadece blogcu olacaktı. Dante de, Kemal Tahir’de, Asimov ya da Lem’de.

Yaptığınız işin adının bulunduğunuz ortama göre koyulmasının herhalde bir örneği daha yok! Bu biraz, tornacıda silahının pimini yaptıran polise tornacı demeye benziyor.

Kaldı ki, “yazarlık” da gayet ucu açık bir iş. “Yazar” olmak için, yazdığınız şeyin basılması mı gerek? Örneğin bu blogu alıp kitap yaparsam yazar mı olacağım? Ya da hem yazar, hem blogcu mu?